Mevcut İslam inancında reenkarnasyona şiddetle karşı çıkılır. Sorularlaislamiyet.com adresinde Kuran-ı Kerim’de Reenkarnasyonun olduğu iddia ediliyor. Bu konuda nasıl cevap vermeliyiz? Kuran ayetleriyle açıklar mısınız? Sorusuna verilen cevabı incelemek istiyorum.

Öncelikle benim düşündüğüm yeniden doğuş inancını tarif etmeliyim. Çünkü pek çok farklı yeniden doğuş inancı olduğu için yanlış anlaşılmayı engellemek gerek. Çünkü yazıda reddedilmeye çalışılan reenkarnasyon inancı benim düşüncelerimle tam örtüşmüyor.

İnsan tekâmül eden bir varlıktır. Kastettiğim tekâmül beden olarak değil, ruhsal gelişimdir. Fakat maddesel olarak da sonuçları vardır. Tekâmül dediğim şey: İnsanın daha zeki ve daha kâmil insan olmasıdır. Bu gelişim tamamen ruhumuzun gelişimidir ama ruhun bedene hükmetmesi yüzünden insanın yapısına direk olarak yansır. Ve asla geri gitme yoktur. Her seferinde insan olarak doğulur. Her seferinde farklı deneyimler yaşamak için farklı yaşamlarda bedenlenilir. Ruh yaşayacağı şeyleri kendisi belirlemez ama yaşadığı şeylerden sonra verdiği tepki tamamen özgür iradesiyle olur. İşte tekâmül dediğimiz şey bu deneyimlerin toplamından olur. Ve asla bir deneyim tekrar edilmez. Tüm hayatlardaki her deneyim farklıdır. Fakat yanlış anlaşılmasın tekâmül denilen şey ancak ölümden sonra öte dünyada ruha yüklenir. Yani yaşarken herhangi bir gelişim olmaz.

Şimdi yazıdan pasajlar alarak inceleyelim…

 Tenasüh ve Reenkarnasyon Olmadığını İfâde Eden Ayetler

Kur’ân-ı Kerim’de, insanın yeniden diriltilişinin kıyamet günü olacağı, iâde tabirinden insanların kıyamet gününde tekrar diriltilmelerinin kasdolunduğu, bu diriltmenin bir defâya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı açıktır. Bu hususta pek çok âyet vardır. İşte bunlardan birisi: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim! beni geri gönder. Tâ ki, boşa geçirdiğim dünya hayatında iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah  vardır” (Mü’minûn, 99-100).

Bu âyet dünyaya yeniden gelmenin olmayacağını açık ve kesin bir şekilde ifâde ediyor. Nitekim İkbâl, “Kur’ân-ı Mubîn’de iyice açıklanmış ve hiç bir fikir kargaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir” dedikten sonra ikinci noktada: “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet açık bir şekilde açıklanmıştır: ..”  diyerek, yukarda takdîm ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğunu ifâde ederken tekid sadedinde innehâ kelimetun huve kâiluhâ “o, söylediği boş bir laftan ibarettir” buyurmuştur.

“Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” ifâdesi de, onların diriltilecekleri güne kadar berzah âleminde bekleyeceklerini, yani dünya hayatıyla âhiret hayatı arasında bir hayatta olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. “Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk, yeniden tekrar oraya dönemiyorsa, bu dünya hayatından çıkarak, kabir hayatına giden bir rûh da, oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir”.

Ayet incelendiğinde “Rabbim! beni geri gönder. Tâ ki, boşa geçirdiğim dünya hayatında iyi ameller işleyeyim.” sözü, kişinin yanlış yaşadığı hayatına geri dönmek isteğini açıkça göstermektedir. Yani kişinin geri dönme isteği tamamen o hayatına geri dönme isteğidir. Kişi geri gittiğinde de her şeyi hatırlamak istemektedir. İşte kabul edilmeyen geri dönüş budur. Asla reenkarnasyonla bir ilişkisi yoktur. Zaten tekâmül sürecinde de yaşanan deneyimlerin tekrar edilmesinin istenmediği bilinir. Eğer Kuran’da tekâmülün varlığı kabul edilirse; bu geri dönüş isteğinin aynı deneyimlerin tekrarı olacağı için kabul edilmediği anlaşılır. Yoksa yeniden doğuşu engellemek için geri dönüşe karşı çıkılmaz. Zaten ayette açıkça “yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” diyerek yeniden dirileceklerini söyler. Yani ayetin yanlış anlaşılması pek mümkün değil ama mevcut İslam inancı ayeti kıvırarak anlamı değiştirmektedir. Ayette yeniden dirilmenin kıyamette olacağını belirten hiçbir ifade olmamasına rağmen mevcut İslam inancı bunun kıyametteki dirilme olduğunu söylemesi tamamen yapılan kabul sebebiyledir.

Aslında Vakıa suresi yeniden doğuşu çok açık anlatmaktadır.

 

Vakıa 60. Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

Vakıa 61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

Vakıa 62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

Vakıa 63. Ektiğinizi gördünüz mü?

Vakıa 64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Vakıa 65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz. 

 diyerek tek bir yaratılış olmadığını söyler. Vakıa 61′de açıkça “sizi biz öldürüyoruz ve eski şeklinizden başka şekilde var ediyoruz. İlk yaratılışınızı biliyorsunuz ve bundan ibret almanız gerekmez mi?” diyor ve insanın ibret alması için de bitkiyi örnek veriyor. Bitkiyi örnek vermesi boşuna değildir. Çünkü bitki tohumdan oluşur ve tekrar tekrar ekilir. Bitkiyi ektiğimizde kuru bir çöp olmuyorsa bizimde tohum gibi bir kökenimizin olması gerektiği açıktır. Yani bitki örneği bizim tohumumuzun da ruh olduğunu göstermesi için verilmiştir. Eğer bitkilerin genleriyle uğraşıp onları geliştirirsek ondan elde edeceğimiz tohum yeni durumun tohumu olacaktır. Yani gelişecektir. Her ekim sırasında ona genetik müdahale eder ve geliştirirsek tohum bu gelişimi genleriyle sonraya taşıyacaktır. İşte ruh da öyledir. Sonraki hayatında tekâmülde ulaştığı noktadan devam eder. Fakat bilgi olarak sıfırlanır. Zekâ ve kâmil insan olma yönüyle ulaştığı son nokta ruhunda yüklü olur. Günümüzde bir dede ile torun arasında ki zekâ farkı gözle görülecek seviyededir.

Ayette “ilk yaratılışı bildiniz” diyor ama bizim ilk yaratılışta olmadığımız kesindir. Fakat biz önceki hayatlarımızı hatırlamadığımız için hatırladığımız tek yaratılışımızı ilk yaratılışımız olarak düşünüyoruz. Ayette onun için ilk yaratılış diyor.

 

Bu apaçık ifadeden sonra, “bu âyet rûhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifâde ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil” veya, bu âyet “reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delîldir” gibi iddiâların gerçeği yansıtmadığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine, ne de bu sözü söyleyenin dünyaya bir kaç defa geldiğine dâir bir alamet yoktur. Eğer bu istek dünyaya bir kaç kere gelen bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedin mi… gibi ifâdelere yer verilirdi… Nitekim buna benzer bir başka âyette, pişmanlığını dile getiren inkârcıya şöyle cevap verilmiştir: “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti.” (Fâtır, 37). Bu âyette de, insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, fakat bir kaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Bu ayet açıkça reenkarnasyonu reddettiği halde, dünyada 25 yıl kalanla 100 yıl kalanın bir sayılamayacağı, böyle bir şeyin Allah’ın adaletine uygun düşmeyeceği, söylenerek tam aksine, reenkarnasyona delîl getirilmeye çalışılmış, az yaşayan ve böylece öğüt almak için gerekli süreye ulaşamayan insanların tekrar dünyaya gönderileceği sonucuna varılmak istenmiştir.

Yazar “bu âyet rûhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil” düşüncesine itiraz ediyor ama sözlerinde bir delil yok. Tek yaptığı savunma  “Çünkü ayette ne eski bedene dönme isteğine, ne de bu sözü söyleyenin dünyaya bir kaç defa geldiğine dair bir alamet yoktur. Eğer bu istek dünyaya bir kaç kere gelen bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedin mi… gibi ifadelere yer verilirdi…” şeklinde olmaktadır. Yani açık bir ifade beklemektedir oysa konuyu tam tersinden de değerlendirdiğimizde açıkça “yeniden doğuş diye bir şey yoktur” anlamına gelecek bir ayet olması gerekmez mi?

Yazar, Fatır 37 ayetini de cevap olarak sunmaktadır. Oysa insan kaç defa yaşarsa yaşasın hiçbirini hatırlamamaktadır. Bu hatırlamamak tekâmülün gereğidir. Geçmiş hayatlarını hatırlamayan insana “defalarca dünyaya gönderilmedin mi?” gibi bir cevap verilemeyeceği aşikâr olmasına rağmen fatır 37 ayetiyle cevap verilmesini yeniden doğuş yoktur mantığı için kullanmıştır. Oysa verilebilecek normal cevap verilmiştir ve yeniden doğuş vardır ya da yoktur savı için kullanılamaz.

 

Aslında böyle bir iddia, reenkarnasyon ilkesine de aykırıdır. Çünkü bu ilkeye göre dünyaya yeniden gelmenin sebebi kusurlu, günahkâr insanların, kendi kusur ve hataları sebebiyle tekâmüllerini tamamlayamamalarıdır. Hem insana neden yeterli bir süre tanınmasın da dünyaya bir daha getirme ihtiyacı doğsun ki! İlk seferde bunu gerçekleştirmek varken ömrü parçalara ayırmaya gerek var mıdır?

Yazarın, bu paragraf ile yeniden doğuşun sebebinin “Tekâmül” olduğunu anlamadığını gösteriyor. Yeniden doğuş, laf olsun diye değildir. Ruhun tekâmülünün oluşabilmesi için gereklidir. Tek bir hayatta kâmil insan olunamayacağına göre bunun çok kereler olması kaçınılmazdır. İnsan gibi vahşi bir yaratığın tanrıya layık olmadığı çok açıktır. Tanrıya layık seviyeye gelebilmek için çok daha fazla tekamül gerekir.

Kuran’dan tekâmülü kaldırırsanız bazı ayetlere olmadık anlamlar vermek zorunda kalırsınız. Bu ayetlere en güzel bir örnek Mearic 4 ayetidir. Tekâmülü anlatan ayet bir yolculuk olarak çevrilmektedir. Ayette  “Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.” demektedir. Mevcut inanç bu durumu bir yolculuk olarak düşündüğü için genelde ya yolculuk olarak düşünülür ya da “ayet müteşabihattandır” diyerek bilinmezlere sokulmaktadır. Oysa çok açık olarak meleklerin ve ruhların tekâmül ederek O’na çıkmaları anlamı es geçilmektedir. Bu ayetin yolculuğu anlatmadığını anlamak için “miraç” olayını düşünmek gerek. Miraçta da Peygambere bir melek (Cebrail) eşlik etmiştir ve geri dönüldüğünde yatak henüz soğumamıştı. Miraç olayına inanan birinin bu ayeti yolculuk olarak düşünmesi çok abestir

Eğer Kuran’dan tekâmülü kaldırırsanız cehennem mantığını açıklayamazsınız. Mevcut İslam inancı;

1-Tek bir hayat yaşanacağını savunur. (Ayet yok ama öyle inanılıyor)

2-Suçluların bazıları ebedi cehennemde kalacaktır. (Bakara 162Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır., Bakara 217Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O'nu inkar etmek, insanları, Mescidi Haram'dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır., Enam 128(Allah), onların hepsini topladığı gün, cinlere: 'Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız' der. İnsanlardan cinlerin dostu olanlar da şöyle derler: 'Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Nihayet bize tayin ettiğin vademize ulaştık'. Allah da:'Sizin durağınız cehennemdir. Orada, Allah'ın dilemesi müstesna, ebedi olarak kalacaksınız' der. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilendir., Tevbe 17Müşrikler kendi inkârlarına kendileri şahit olup dururlarken Allah'ın mescidlerini imar etmeleri mümkün değildir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Ve onlar ateş içinde ebedi olarak kalacaklardır., Tevbe 63Bilmiyorlar mı ki, kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, ona muhakkak ki içinde ebedi kalınacak cehennem ateşi vardır. İşte rüsvaylığın büyüğü de budur., Yunus 52Sonra o zulüm yapanlara 'Tadın bakalım şu ebedi azabı!' denilecek. 'Vaktiyle kazandığınızdan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?', Zuhruf 74Şüphesiz ki suçlular, cehennem azâbında ebedi olarak kalacaklardır. vs.)

3-Allah bazıları inanmasın diye kalplerini mühürlemiştir. (Bakara 7Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır., Nahl 108Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir.)

4-Allah cehennemi dolduracağına yemin etmiştir. (Hud 119Ancak Rabbinin rahmetle yarlığadığı kimseler başka. Onun içindir ki, onları yarattı. Ve Rabbinin 'Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım' sözü böylece tamam oldu.)

5-İnsan ve cinlerin çoğu cehennem için yaratılmıştır. (Hud 119, Araf 179Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.)

6-Cehennemde insanın derileri yenilenerek acıyı sürekli yapmak garanti altına alınmıştır. (Nisa 56Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.)

Bu ayetlerden şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Allah, insanların ezici çoğunluğunu cehennem için yaratmıştır ve tek bir hayat yaşamalarına rağmen ebedi cezaya layık görülmüştür. Üstelik cehennemi doldurmak için yemin etmiştir ve bu yeminini tutabilmek için çoğu insanın kalbini mühürlemiştir. Bu yetmezmiş gibi birde acıyı daha iyi hissedebilmeleri için derileri yenilenecektir. Bilmem farkında mısınız, bu tarifi dünya üzerinde karşılayabilecek bir kelime yok. “Sadist” bile çok çok hafif kalır.

 

Ayrıca, hidâyeti bulma hususunda insanların durumu farklı farklıdır. Bin yıl yaşayan bir kimse hidâyete erişemeyeceği gibi, bir kaç saatlik bir mükellefiyet zarfında hidâyeti  bulup vefât etmek de mümkündür. Hidâyet için illa da belli veya uzun bir süre gerekmez. Her insana verilen ömür, o insanın hidâyeti bulması için yeterli olabilir. Allah kimin ne kadar zamanda öğüt alacağını bilir, dolayısıyla ömürleri de ona göre takdir etmiş olabilir. Âyet de, bu duruma işâret ediyor. Bu süre o insanın imtihân süresidir ve öğüt almak için yeterlidir. Uzun veya kısa olması önemli değildir. Hatta uzun olması aleyhe de olabilir.

Ayrıca, Allah’ın herkese imkânları ölçüsünde, yaşadığı şartlara ve hayat müddetine göre muâmele edip, hesaba çekeceği de muhakkaktır . Hem böyle bir iddiâya göre, kıyametten az bir zaman önce dünyaya gelenlerin durumu nasıl izâh edilebilir?

Yazarın hidayetle, tekâmülü birbirine karıştırdığı görülmektedir. Oysa tekâmülde hem zekâ hem de kâmil insan olma yönüyle ilerleme vardır. Bu durumu IQ ve EQ zekâ artışı olarak anlamalıyız. Tekâmül her iki zekânın toplamıdır. Hiç bir insan tek bir hayatta Nirvana’ya ulaşamaz. Üstelik tekâmül artışı ruha berzah hayatında yüklendiği için yaşayan insanlarda tekâmül artışı asla fark edilemez.

 

Yukarıdaki âyetin ifâde ettiği manâyı yani dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını ifâde eden diğer âyetler de şunlardır:

Onların, ateşin karşısında durdurulup, âh! keşke dünyaya geri gönderilsek de, bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Onlar dünyaya geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” (En’âm, 27-28),

…Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti“(A’raf, 53),

Rabbimiz bizi cehennemden çıkar, eğer bir daha dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Allah buyurdu ki, susun! konuşmayın!..” (Mü’minûn,107-108).

En’âm, 28. âyette, “Eğer dünyaya geri döndürülselerdi kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı” ifâdesi mevzûmuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifâdeyle, farazâ o insanlar dünyaya tekrar gelseler de, yine aynı şeyleri yapıp, Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek, insanların bu dünyaya neden bir kere daha gönderilmediklerinin hikmeti beyân edilmiştir.

Bu ayetlerde tıpkı yukarıdaki ayet gibi yaşanmış olunan hayata geri dönüşü engellemektedir. Fakat Enam 28 ayetinde çok önemli bir ayrıntı daha vardır. Eğer “kişi geri gönderilse ve yaşadığı hayatı hatırlamazsa yine eskisi gibi yaşayacaklardır” demektedir. Yazar bu durumu geri gönderilmeme gerekçesi olarak görmektedir. Aslında bu durum yeniden doğuş mantığıyla çok örtüşmektedir. Çünkü sunulan yaşam şartları değişmezse kişi aynı şeyleri yaşar. Böylece yaşanmış olan hayat tekrarlanır. Oysa aynı deneyimlerin yaşanmasının tekâmüle katkısı olmaz. Bir deneyim yaşayan o deneyimden aldığı tekâmülü almıştır. Aynı deneyim tekâmül açısından hiçbir şey ifade etmez. Onun için tekrar olacak hayatlar planlanmaz. Onun için kişi, başka şartlarda ve oluşumlarda tekâmüle sokulur. Tıpkı Vakıa 61′de dediği gibi… “Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).” diyerek ayet, tekâmül edebilmenin şartlarını ortaya koyar.

 

Onlardan önce nice kavimler helâk ettiğimizi görmüyorlar mı?! Onlar bunlara tekrar dönüp gelmezler (Yâ-sîn, 31) âyeti de helâk edilen insanların, daha sonra gelen insanlara dünyaya tekrar gelmek sûretiyle dönmediklerini açıkça ifâde ediyor. Helâk edilen kavimlerin kusurlu, tekemmül etmemiş insanlar olduğu düşünülürse, bu âyetin reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delîl olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir başka âyette ise, bu manâda, “Helâk ettiğimiz bir karye ehline tekrar dönmek haramdır” (Enbiyâ, 95) buyrularak, dünyaya dönüşün kesinlikle olamayacağı haram tabiriyle tekidli bir sûrette bildirilmiştir.

Kuran; felaket ile kıyameti özdeşleştirmiştir. Bir nesil dünyasal tekâmülünü tamamladığında kıyametini yaşayarak bedensiz yaşama alınır. O nesil için dünyada bedenlenme sona erer. Onun için ayetteki geri gelemezler sözü yeniden doğuş yoktur ile ilgili bir delil olarak kullanılamaz.

Kuran’ın iki görevinin olduğunu söylemiştim. İşte ilk görevini yapabilmesi için kıyametle felaketi özdeşleştirmiştir. Böylece tekâmül olayını gizleyebilmiştir. Aynı mantıkla kıyameti tanımlarken “(Kehf  47) “dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin” diyerek büyük bir felaketi anımsatan tanım kullanır. Oysa bu ayetteki dağlar inançlardır. Bir dağ İslam, bir dağ Budizm, bir dağ Hıristiyanlık vs. olarak düşünmek gerek. İşte kıyamette bu dağlar dümdüz olacak. Sadece gerçek bilgi hâkim olacak ve inanç yönünden dünya tek bir inanca sahip olacak yani dümdüz olmuş olacak.

Kuran kıyametteki görevini zamanında yapabilmesi için sembol dili ile yazılmıştır. Geçmişteki insanlar sembol dili çözemedikleri için kelimelerin gerçek anlamlarıyla bir inanç oluşturmaya çalıştılar. Sembol dil ve bilimsel yetersizlik yüzünden pek çok ayet anlaşılamadı. Flynn etkisi dediğimiz olgu yüzünden de Kuran anlaşılamamıştır. İşte anlaşılamayan bu ayetleri (yalan yanlış) hadisler ile anlamlandırılarak bu günkü inanç sistemi oluştu.

Allah sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmez vaziyette çıkardı” (Nahl, 78) âyeti de reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delîldir. Çünkü bu fikri savunanlara göre, insanın yeniden dünyaya gelmesi tekâmül içindir. Tekâmülün olabilmesi için ise, önceki hayattaki birikimin mevcûd olması gerekir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyin olmadığını, doğan çocukların hiç bir şey bilmez bir halde dünyaya getirildiğini ifâde ediyor.

Nahl 78 ayeti yeniden doğuşun olmadığına delil olarak sunuluyor ama hiç bir şey bilmeden doğmak tekâmül için de olmazsa olmazlardandır. Çünkü tekâmül edebilmek için öğrenmek çok önemlidir. Zaten kişi en büyük tekâmülü öğrenim hayatında yani çocukluğu ve gençliğinde elde eder. İşte bu eğitimi onun tekâmülü için olmazsa olmazlardandır. Onun için de bir şey bilmemesi gerekir. Yani bu ayet tekâmüle de güzel bir delil teşkil eder.

Yazar tekâmülde elde edilen şeyi yanlış düşünüyor. Çünkü tekâmülde elde edilen şey, bilinç ve kâmil insan olma durumudur. Onlar da berzah hayatında ruha yüklenir ve yeniden doğduğunda daha zeki ve daha insancıl biri olarak doğar. Zaten dünyaya baktığımızda insanlık hem daha zeki hem de daha insancıl yönde gittikçe ilerlemektedir. James Robert Flynn, insan popülasyonunun IQ düzeyinde, her on yılda bir yaklaşık 3 puanlık bir artış olduğunu söylemektedir. Eğer insan tek bir hayat yaşıyorsa; neden sonraki nesil, öncekinden daha zeki oluyor? Allah sonraki nesle torpil mi yapıyor? Bunun tekâmül sonucu olduğunu anlamak çok mu zor?

 

Orada ilk ölümden başka ölüm tadmazlar(Duhân, 56) âyetinde ölümün bir kereye mahsûs olarak yaşandığı ifâde edilmiştir. Dolayısıyla bir kaç veya birçok defâ ölümü gerekli kılan reenkarnasyon bu âyetle de reddolunmaktadır.

Duhan 56Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah onları cehennem azabından korumuştur. ayeti yanlış anlaşılan ayetlerden biridir. Ayette “Ölmeyen kişi” ile kastedilen kişi cennette yaşayan biridir. Kuran’da cennet altınçağı sembolize eder. Altınçağ döneminde insanlar ölüp dirilmeyecek. Fakat dönemin ilk başlarında kişiler makro felsefe mantığına yeteri kadar hâkim olamayacakları için bir defaya mahsus olmak üzere öleceklerini anlıyoruz. O ölümlerinden sonra bir daha ölmeyecekler ve yeterli seviyeye geldiklerinde bedensiz yaşama geçeceklerdir.

Duhan 56 ayetini yazarın verdiği anlamda kullanırsak Mümin 11Kâfirler diyecekler ki: 'Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?' ve Bakara 28Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. ayetlerini tevil etmek zorunda kalırız. Zaten yapılan da odur. Bir sürü laf kalabalığıyla ayetlerin anlamı değiştirilmektedir.

 

Vakıa sûresinin son âyetlerinde de ölüm anında insanların durumu tasvîr olunduktan sonra: “(Ölen kimse) eğer mukarrebînden ise… Eğer ashab-ı yemînden ise… Ve eğer yalanlayıcı ve dalâlete düşmüşlerden ise…” (Vakıa, 88-94) buyrularak, öldükten sonra, insanların gidecekleri yerler sıralanmış fakat bunlar içinde tekâmül etmemiş, günahkâr ve kusûrlu kimselerin tekrar dünyaya döneceğinden bahsedilmemiş, bilâkis yalanlayıcı ve dalâlete düşmüş olanların yerinin cehennem olduğu bildirilmiştir: “Ve eğer yalanlayan ve dalâlete düşenlerden ise, ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme giriş vardır (Vakıa, 92-94).

Hep “Kuran sembolik bir dille yazılmıştır” diyorum. Bu sembollarden biri cennet diğeri cehennemdir. İşte bu sembollerden cehennem “öte dünyayı”, cennet ise “altınçağ” dönemini sembolize eder. Ve cehenneme gideceklerin “mevcut sistemi kabul etmeyenlerin”, “kurallar içine girmeyenlerin” olacağını söyler ve ateşle tehdit edilir. Aslında ruh, enerjiden olduğu için ateşte yanmaz. Fakat mevcut sistemin oluşması için cehennem kötüymüş gibi lanse edilir. Bu ayetlerde de aynı şeyi görüyoruz.

 

Müşriklerin “hayat ancak dünya hayatımızdır. Ölürüz, yaşarız, bizi zamandan başka bir şey helâk etmez” (Câsiye, 24) şeklindeki sözleri hakkında da, bazı müfessirler, bu sözleriyle inkârcıların, müşriklerin inancı olan tenasühü ifâde etmiş olabileceklerini söylemişlerdir ki, Cenab-ı Hakk’ın onların bu görüşünü red makamında zikretmesi de tenasüh aleyhine bir delîl sayılabilir.

Kur’ân âyetlerinin yanında, kabir azabını ve nimetlerini haber veren çok sayıda hadîs-i şerîf de reenkarnasyonu reddetmektedir. Acaba âhiret âleminin bütün aşama ve safhalarını detaylı bir şekilde anlatan Peygamberimizin, eğer hakikat olsaydı, reenkarnasyondan da bahsetmemesi mümkün olur muydu? Böylesine önemli ve itikadî bir meseleye hiç değinmemesi düşünülebilir mi? Hem böyle bir şeyi haber verseydi, bazı insanlar büyük bir müjde olarak bu haberi yayıp rivâyet etmezler miydi? Bütün bunlar reenkarnasyonun İslâm’da yeri olmadığını göstermiyor mu?

Zaten bu son paragraftaki mantık, mevcut İslam inancını oluşturmuştur. Yani “kimse peygamberden daha iyi bilemez ve eğer yeniden doğuş olsaydı peygamber söylerdi” mantığı farklı düşünmemizi engellemektedir. Oysa peygamber bir aracıdır. Asla ona vahiy edilenden başka hiç bir şey söyleyemezdi. Eğer ona vahiy edenler öyle düşünmesini istemiş ise o farklı düşünemezdi. Ayrıca hadislerin doğruluğu da çok tartışmalı bir konudur. Onun için hadislerle inanç oluşturmak doğru değildir. Peygamber hadislerle inanç oluşturmamızı isteseydi hadisleri kendi yaşarken yazdırırdı. Yazdırmadığına göre sonradan yalan yanlış bilgileri alıp inanç oluşturmak Kuran’a güvenmemekten başka bir şey değildir. Bakılması gereken tek kaynak Kuran’dır. (En azından benim için öyledir.) Onun için bu mantığı çok hatalı görüyorum.

Gerçi, geçmiş dönem insanları Kuran’ı; sembolik yazılımı sebebiyle anlayamazlardı.  Bu durumda başka kaynak aramaları ve hadislere sarılmaları anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bu durum pek çok din dışı şeyin, din diye algılanmasına sebep olmuştur.

 

Tenasüh veya reenkarnasyon ifâde ettikleri iddiâ olunan âyetlere gelince, öncelikle şunu belirtelim ki, geçmişte tenasühe delîl olarak gösterilen âyetlerin sayısı günümüzde reenkarnasyona delîl olarak gösterilenlerin aksine, çok azdır, üç-beş taneyi geçmez. Bu âyetlerden birisi, “onların ciltleri cehennem ateşinde pişip kavrulduğu her seferinde, azabı tatsınlar diye yeni ciltlerle (bedenlerle) değişiriz” (Nisâ, 56) âyetidir.

Bu âyette açıkça, cehennem azabı ve bu azabın şiddetini ifâde etmek için, kavrulan bedenlerin yenilenmesinden bahsedilirken, âyette zikredilen cehennemin bu dünya hayatı olduğunu iddiâ edilerek, bu âyetin insanların rûhlarının bedenlerinden ayrıldıktan sonra başka bedenlere girip dünyaya gelmelerine işâret sayılmış, beden içinde olgunlaşamayan rûhun azap çekmek için başka bedenlere girerek bir cehennem olan şu dünya hayatına geri döneceklerini söylenmiştir. Tamamen bâtınıyye kokan, cehennemi bu dünyada arayan bu görüşün ne derece sakat ve bâtıl olduğu açıktır.

Bu konuda bende tenasühü reddettiğim için bir yorum yapmayacağım. Çünkü bu ayetleri bende delil olarak görmüyorum. Bu tür ayetler mevcut İslam inancının oluşması içindir.

 

Geçmiş tenasühçülerden bazıları da, “Ey İsrail oğulları! size in’âm ettiğim nimetleri hatırlayın…” (Bakara, 40, 47, 122) âyetinden hareketle, âyette hitap edilenlerin bizzât o zamanki yahudîler olduğu, ölüp, çürüyüp, aradan uzun zaman geçtikten sonra, Allah’ın kendilerine olan nimetlerini unuttukları için hatırlatma yapıldığını iddiâ etmişlerdir. Halbuki, Arapçada böyle bir üslûp yaygındır. Bir kimseye dedesi ve ataları kasdedilerek, ona söylüyormuş gibi hitap edilebilir.

Bu konuda yazara katılıyorum. Kuran çok değişik bir dille yazılmıştır. Geçmiştekilere seslenerek şimdiki zamandakilere ya da gelecektekilere seslenebilir. Ya da geçmişteki bir olayı anlatırken aslında gelecekteki bir olayı anlatmış olabilir. Fakat bu ayetin hangi anlamda olduğu açık değildir.

 

Yer yüzündeki bütün hayvanlar ve gökte kanat çırpıp uçan bütün kuşlar sizin gibi bir ümmettirler (toplu halde yaşayan canlılardır) (En’âm, 38) âyetinde de tenasühçüler, bu âyetin yer yüzündeki hayvanların ve kuşların bizim emsâlimiz olduğuna delâlet ettiğini, emsal olma durumunun ve eşitliğin (musâvât) bütün zatî sıfatlarda bulunmasını gerekli kıldığını söyleyerek, tenâsüh ifâde ettiğini iddiâ etmişlerdir. Onlara göre bu misliyet potansiyel olarak mevcuttur, fiili olarak değildir. İnsanlar da hayvanların potansiyel olarak mislidir. “Her ümmete mutlaka bir nezîr (cehennemle uyaran) gelmiştir” (Fâtır, 24) âyetinden hareketle de, önceki âyette ümem olarak tavsîf olunan bu hayvan topluluklarının her birine Allah tarafından birer resûl gönderildiğini savunmuşlardır.

Ayette ifâde edilen emsal olma durumunun, ümet olmada, yani toplu halde yaşama husûsunda olduğu açıktır. Nitekim karınca, arı gibi hayvanlarda bu durum daha açık olarak görülmektedir. Bu misil olma durumu bütün zâtî sıfatlarda olması için ise, hiç bir sebep yoktur.

Enam 38 “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.” Ayeti benim için en önemli ayetlerden biridir. Bu ayette memeli hayvanlar ile kuşların ümmet olduğu belirtilmektedir. Bu hayvanların ümmet olması ve Rabbin huzurunda toplanıyor oluşları, onların da insan gibi ruh taşıdığı anlamına geliyor. Çünkü madde beden asla öte dünyaya gidemez. Öte dünyaya giden şey ancak ruhtur.

Ayrıca ayette yürüyen ve uçan kuşları zikretmesi ince bir ayrıntıyı belirliyor. Yürüyen hayvanlarla kastedilen sürüngenler haricindeki memeli hayvanlardır. Benim anladığım memelilerle, kuşların ruh taşıdığı yönündedir. Bu mantığa göre böcekler, sürüngenler ve balıklar ruh taşımaz.

Ruhun varlığını anlayabilmemizin belirgin işaretleri vardır.

1-Ruhu olan canlılar rüya görürler.

2-Ruhu olan canlılar belirgin şekilde akıl emareleri gösterirler. (Fakat her ruh taşıyan akıl emaresi gösteremeyebilir ama her akıl emaresi gösteren ruh taşıyor demektir.)

3-Ruh taşıyan hayvanların yavruları yaşamayı öğrenirler. Onları ebeveynleri bakar. Ayrıca yavrular oyun oynar. Örneğin yılan ya da timsah yavruları eğitim almazlar. Böcekler de doğumdan itibaren içgüdüleriyle hayatta kalırlar. Oysa bir kuş ya da memeli yavrusu ebeveynleri sayesinde hayatta kalır. Onları bakan ebeveynlerinden de hayatta kalmayı ve beslenmeyi öğrenirler. Eğer işin içinde bir öğrenme işi varsa, o varlığın ruhu vardır ve tekâmül ediyor demektir. Ruhu olmayan bir canlı öğrenemez. O ancak içgüdüleriyle yaşar.

Bu ayetin yeniden doğuşla ilişkisi yoktur.

 

Bazı tenasühçüler de, kâfirlerin cehennemde ebedî kalacaklarını ifâde etmek maksadıyla zikredilmiş olan, “Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir…” (A’raf, 40) âyetinden hareketle, kötü rûhluların bedenden bedene geçerek temizleneceklerini, neticede deve bedeninde olan insanın, iğne deliğinden geçebilecek bir meyve kurdu bedenine intikâl ederek saflaşacağını söylemişlerdir.

Araf 40 ayetinde anlatılan şey çok başkadır. Cehennemde yaşama bilincine varan biri asla cennete geri gitmez. Dediğim gibi cehennem ruhun yaşayacağı asıl ortamdır ve orada yaşama bilincine varan ruhlar cennete gitmezler. Çünkü cennet altınçağ dönemidir ve yeterli tekâmüle ulaşamayanların gittiği yerdir. Yani ayetin yeniden doğuş ya da tenasüh inancıyla ilgisi yoktur.

 

Geçmişte tenasühe delîl olarak sunulan az sayıdaki bu âyetlere karşılık, günümüzde reenkarnasyonu savunanların, görüşlerini desteklemek gayesiyle zikrettikleri âyetlerin sayısı insanı şaşırtacak derecede çoktur! Bazıları bu hususta elli civarında âyet sıralamıştır. Bu âyetlerin pek çoğu birbirine benzeyen, aynı manâyı ifâde eden âyetlerdir. Bu âyetlerden bir kısmı da, açık bir şekilde dünyaya dönüşün olmayacağını ifâde etmektedir! Şimdi bu fikri savunanların pek çoğu tarafından takdîm edilen âyetleri inceleyelim:

Günümüzde reenkarnasyonu savunan ve Kur’ân-ı Kerim’de bu inanca yer verildiğini iddiâ edenlerin pek çoğunun ilk fırsatta delîl olarak belirttikleri, şu âyettir:

Sizler ölü iken (ölü varlıklar halinde iken) sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz?! Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek, sonra da O’na döndürüleceksiniz“(Bakara, 28).

Bu âyette reenkarnasyonun dile getirildiğini iddiâ edenlerin hareket noktası, âyette zâhirde, iki ölüm ve iki diriltmenin olmasıdır. Onlara göre âyetteki ve küntum emvâten (halbuki siz ölü varlıklar halinde idiniz) ifâdesi, insanların ömürlerini tamamladıktan sonra ölmeleri manâsındadır. Âyetin yanlış değerlendirilmesinde rol oynayan ifâde budur. Dolayısıyla bu ifâdeden ne kastedildiği açıklığa kavuşunca, mesele de kendiliğinden hallolacaktır.

Geçmişte yazılmış birçok tefsîre göz attığımızda bu âyetin hiç bir müfessir tarafından, hatta tenasüh iddiâsında olanlar tarafından dahi, bu şekilde, yani reenkarnasyon ifâde ediyor veya bu âyet dünyaya bir kaç defâ gelmekten bahsediyor şeklinde anlaşılmamış ve böyle bir iddiâya tesadüf edilmemiştir. Çünkü eğer böyle bir iddiâ mevcûd olsaydı, bu fikri kabûl etmeyenler tarafından reddedilecek, tefsîrlerde bu hususta cevap bulunacaktı. Böyle bir şeye rastlanmaması, geçmişte bu âyet hakkında böyle bir iddiânın da bulunmadığını göstermektedir.

Tefsirlerde ve küntum emvâten (halbuki siz ölü varlıklar halinde idiniz) ifâdesine, hepsi de insanın bu dünya hayâtına gelmeden önceki tavırlarından olan, çeşitli manalar verilmiştir. Buna göre bu âyetteki emvât tabirine, hiç bir şey değildiniz, Adem ve zürriyyetinden misâk alındıktan sonraki ölü halinizdeydiniz, toprak idiniz, babalarınızın sulbunde nutfe halinde idiniz, ana rahmine nutfe olarak intikâl anında ölü varlıklar idiniz, zikredilmeyen kendisinden bahsedilmeyen varlıklar idiniz gibi manâlar verilmiştir ki, bu manâlar insanın dünyaya gelmeden önceki hallerine delâlet ediyor. Dolayısıyla âyette, bu devrelerden biri veya bir kaçının kastolunması mümkündür. Emvâten “ölüler, ölü varlıklar”‘ın çoğul olarak gelmesi de, buna işâret sayılabilir. Nitekim bazı müfessirler bu devrelerden bir kaçını birden zikrederek âyete manâ vermişlerdir. Razî, ulemânın bu ifâdenin beyanı hakkında “toprak ve nutfe idiniz” şeklinde ittifak ettiklerini söylemiştir.

İbn Aşûr bu ifâdeyi şöyle izah ediyor: “”Sizler ölü varlıklar iken sizi diriltti” âyeti delâlet ediyor ki, bu icâd bedî (eşsiz) bir şekildedir. Zira insan mevt yani kendinde hayat olmayan birçok şeylerden meydana gelmiştir. Çünkü insanın zerreleri havada, toprakta dağınık halde bulunan unsûrlardan alınarak gıdalarda bir araya toplanmıştır ki, bu da ikinci bir ölü varlıktır. Sonra o gıdalardan kan ve başka bileşikler hulâsa edilmiştir ki, bunlar da ölüdür. Sonra bunlardan kadın ve erkeğin nutfeleri hulâsa edilmiştir. Sonra bunlar imtizâc ederek alaka sonra mudğa olmuştur. Bütün bu tavırlar insanın var oluşundan öncedir ve birer ölü varlıklardır. Daha sonra rûh nefhedilerek doğum vaktine ve ölünceye kadar hayat sahibi olmuştur. Kâfirlere düşen, bu durumu Allah’ın uluhiyyette tek olduğuna delîl olmakta yeterli görmeleriydi”.

Böylece bu âyetlerde tenasüh veya reenkarnasyonu hissettiren bir durum olmadığı açıkça görülmektedir.

Dediler ki, Rabbimiz bizi iki kere öldürdün iki kere dirilttin artık günahlarımızı itiraf ettik. Çıkış için bir yol var mı?“(Mü’min,11) âyetinin de çoğu müfessir tarafından Bakara, 28. âyetin bir benzeri olduğu söylenmişse de, bazılarına göre ise, bu âyet Bakara, 28. âyetten farklı olup, bu âyette kabir azabına işâret edilmektedir. Çünkü bu âyette kâfirler iki ölümden bahsediyorlar. Bunlardan birisi dünyada müşâhede olunan ölüm olduğuna göre, diğer ölümün kabirde olması gerekir (41). Razî’ye göre buradaki ölüm, Bakara, 28. âyette olduğu gibi, nutfe, alaka vs. olamaz. Çünkü âyette Allah Taalâ’nın onları öldürmesinden (imâte)’den bahsediliyor. öldürme ise, hayatın varlığına bağlıdır. Eğer ölüm önceden hâsıl olsaydı, bunun öldürme (imâte) olması muhâl olurdu. Tahsil-i hâsıl (ölünün öldürülmesi) lâzım gelirdi ki, bu da muhâldir. Bakara, 28. âyette ise, durum böyle değildir. Orada onların emvât (ölüler) olduğundan bahsediliyor, imâteden yani Allah’ın onları öldürmesinden, canlarını almasından bahsedilmiyor.

Ancak Zemahşerî, onların ölü maddeler halinde yaratılmalarına imâte (öldürme) tabirinin Arap dili açısından kullanılabileceğini söyleyerek şu misâlleri veriyor: Sivri sineğin cismini küçülten ve filin cismini büyülten Allah’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederim (subhâne men sağğara cisme’l-baûdati ve kebbere cisme’l-fîl) ifâdesindeki küçültme ve büyültmeden maksat sivri sineğin cismini büyük iken küçültmek ve filin cismini küçük iken büyültmek manâsında değil de, onların bu şekilde yaratıldığı olduğu gibi, âyette de durum böyledir. Öldürmeden maksat ölü halde olmadır. Bir başka misâl de, hafriyatçıya hitaben kuyunun ağzını daralt, altını genişlet (dayyık feme’r-rukyeti ve vessi’ esfelehâ) ifâdesidir. Bu ifâdede de zâhirinden anlaşılabileceği gibi, kuyunun ağzının genişken daraltılması, alt tarafının da, dar iken genişletilmesi değil, ağzının geniş, altının dar yapılması istenmektedir. İşte âyette de aynı durum söz konusudur.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu âyet ya Bakara, 28. âyetin ifâde ettiği manâyı, ya da biri görebildiğimiz, diğeri de kabirde meleklerin suâlinden sonra vuku bulan ölümü ifâde ediyor. Bu her iki hal de reenkarnasyonla alakalı değildir. Hem âyette kâfirlerin bu sözlerini cehennemde iken söyledikleri açıktır. Çünkü oradan çıkmak istediklerini söylüyorlar. Reenkarnasyon ise, iddiâ edenlere göre, ölümün ardından bu dünyada, yani kıyamet kopmadan gerçekleşecektir.

Bu âyetin manası hakkında, muhterem hocam Veli Ulutürk’ün şifahî olarak, muhtemel olduğunu kaydettiği mana ise şöyle: Bizi bir dünyada öldürdün, bir de burada (âhirette) cehenneme sokmakla öldürdün. Yani mahvettin, azâba düçar ettin olsa gerektir. Çünkü cennetlikler Duhân, 56. âyette bildirildiği gibi bir kere ölmektedirler. Yani ikinci ölüm cehennemde âzap çekme manasında mecâzidir. Sıkıntılı, istenmeyen bir hayatın mecâzî olarak, ölüm diye vasfedilmesinin çokça kullanıldığı dikkate alındığında, bu izâhın çok yerinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim, bir âyette de, cehennemliğin hali tasvîr edilirken, “orada ne ölür, ne de yaşarlar” (A’lâ, 13) buyrularak, cehennem hayatı ölüme benzetilmiştir.

 

Bakara 28 Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.

Mümin 11 Kâfirler diyecekler ki: “Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?”

Yazar iki ayeti ayrı ayrı inceledi ama ben beraber inceleyeceğim. Ayetlerin açıklaması reenkarnasyonu anlatıyor mu bilmiyorum. Çünkü reenkarnasyon inancında ölüp dirilme sayısı iki ile sınırlı değildir. Fakat yazarın verdiği anlam da tamamen saçma sapan bir şey olmuştur. “Ölü idiniz sizleri diriltti” sözü reenkarnasyona çıkmasın diye eğilip bükülmektedir. Aslında İslam inancında insanın içine ruh üflendiğine ve bu işin belirsiz bir zamanda olduğuna inanılır. Bu zamanın ne zaman olduğu bilinmez ama Kalu bela (Araf 172Hem rabbın: Beni Âdemden, bellerinden zürriyyetlerini alıb da onları nefislerine karşı şâhid tutarak «rabbınız değilmiyim» diye işhad ettiği vakıt, «evet» dediler: «şâhidiz», Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz) denilen bir zamanda ruhlardan söz alındığına inanılır. Yani ruhların toptan yaratıldığına ve Allah tarafından onlardan, belirsiz bir zamanda teyit alındığına inanılır. Bu işin Âdem’i yaratmadan önce olması gerektiği aşikârdır. Buradan anlaşılan şudur. İnsan denen varlığın ruhu geçmişte bir zamanda yaratılmış olmalıdır. Ya da ruh Allah’ın kendisinden olduğu için zaten ezelden beri vardır ama geçmiş bir zamanda teyit alınmıştır. Her iki durumda da ayetteki “ölü idiniz” sözünün anlamı aşikârdır. Yani, ruh zaten vardır ve bir tohumla özdeştir. Henüz bedenlenmediği için onu ölü olarak adlandırmaktadır. Neden açık olan bu anlam eğilip bükülerek başka anlamlar verilmeye çalışılır bilmem? Doğumla bu dünyaya gelen ruh, ölümle öte dünyaya geçer. Kuran’ın “ölü idiniz” kelimesini öte dünyadaki hal için kullandığını görüyoruz.

Geçmiş İslam âlimleri dâhil hemen bütün İslam düşünürlerinin bu şekilde düşünmesinin asıl sebebinin hadislere dayandığını düşünüyorum. Fakat bu ayetlere verilmeye çalışılan anlam Kuran’a uymamaktadır. Çünkü Kuran’a göre ruh ezeli ve ebedidir. Kuran’a göre Âdem’e üflenen şey Allah’ın ruhundandır ve Allah ezelidir. Yine Kuran’a göre cehennem (Bakara 162Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.) ya da cennet hayatı da (Tevbe 22Onlar orada ebedi kalırlar. Çünkü en büyük mükâfat Allah katındadır.) ebedidir. Aslında bu düşünce Rahmân  27'Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.' veya Ahkaf 3Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yarattık ayetiyle çelişir.

Sanırım çoğu kişi; yeni doğan bebeğe, yeni bir ruh oluşturulup üfleniyor diye düşünüyor. Oysa bütün ruhlar ezelden beri vardır. Çünkü Allah’ı ezeli düşünen birinin, Allah’ın ruhundan olan insan ruhunu yeni oluşmuş olarak düşünemez. Ruh ezelden beri varsa nerede ve ne durumda olduğuna bakmak gerek. Mevcut inancın bu konudaki açıklaması belirsiz bir zamanda ruhlardan (Araf 172) söz alındığı yönündedir. Benim düşüncem ise Kalu bela denilen zamanda ruhların tekâmüle sokulduğu yönündedir.  Zaten var olan ruhlar bilinçlenme sürecine sokulmuştur. Önce hayvan bedenlerinde uzun bir süre doğup ölürler. Belli bir zekâ seviyesine geldiklerinde artık insan bedenlerinde tekâmül etmeye devam ederler. Kuran, sadece insan dönemlerini baz alır.  Diğer dönemler için çok az bilgi verir.

Ruhun O’na dönebilmesi için tekâmül etmesi gerekir. Yani insan, bilinç ve kâmil insan olma yönüyle tavan yapması gerekir. Bu çabanın insanlık tarafında başarıldığını Kuran İnşikak 6 ayetinde teyit etmektedir.

Rahman 27 ayetiyle Bakara 162 veya Tevbe 22 çelişir gözükmektedir. Öyle ya cennette ya da cehennemde ezeli kalınacak ise yalnızca Rab baki kalamaz. Bu duruma mevcut İslam inancı nasıl bakıyor bilmiyorum ama Tekâmül açısından baktığımızda bir gariplik yoktur. Çünkü tekâmül eden şey zaten Rab’bin bir parçasıdır. O’ndan gelmiş ve tekâmülün sonunda O’na dönecektir. Yani sonuçta cennet, cehennem hepsi onun çeşitli görünümleridir. Asla O’ndan başka hiçbir şey yoktur. İçinde yaşadığımız evren O’ndan gelmiş ve her şey tekâmül ederek O’na dönecektir. Bir zaman sonra evren kalmayacaktır. Böylece tek baki kalacak olana döneceğimiz için bizde ebedi olacağız.

 

Reenkarnasyonu savunanların iddiâlarına delîl olarak gösterilmeye çalıştıkları bir diğer âyet de şudur: “Size her ne musîbet dokunursa, kendi ellerinizle kazandığınız şeyler sebebiyledir. Allah pek çoğunu da affeder“(Şûrâ, 30).

Bu âyetten hareketle, çocukların başına gelen belâ ve musîbetlerin onların daha önce yaşadıkları hata ve isyanlarının bir cezâsı olduğu söylenmiştir. Çünkü, bu iddiâ sahiplerine göre, çocuklar masûmdur, çocukluklarında böyle cezâları hakettirecek işler yapmamışlardır.

Aslında bu âyette muhatab olan kimselerin çocukluk çağını geçmiş, mükellef kimseler olduğu açıktır. Çünkü yapılanlarla muâheze etmek, ancak mükellefler için geçerlidir. Hem bu durum Kur’ân’ın tamamı için böyledir. Muhatab dâima âkil bâliğ olan mükelleflerdir. Dolayısıyla çocuklara isâbet eden musîbetlerin, sadece yapmış oldukları şeyler sebebiyle olduğu söylenemez.

Hem sadece bu âyete dayanarak hüküm vermek doğru olmaz. Nitekim bir başka âyette, zaman zaman masûmlara da musîbetin dokunabileceğinden bahsedilmiştir: “Geldiğinde sadece sizden zalim olanlara dokunmayacak olan fitneden sakının!” (Enfâl, 25). Bu durum, dünyanın bir imtihan yeri olmasından kaynaklanmaktadır.

Çocukların başına gelen belâ ve musîbetler babaları için bir imtihân, kendileri için de manevî terakkî veya uhrevî sevap vesilesi olabilir. Sonra, hayır ve şer nisbî şeylerdir. İnsan kendisi ve çoluk çocuğu için neyin hayır neyin şer olduğunu tam anlayamaz. Görünüşte kötü gördüğü bir şey kendi hayrına olabileceği gibi, hayır olarak gördüğü bir şey de kendi aleyhine olabilir.

Şura 30 “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.” Aslında söylenenlerle ilgili bir anlatım yoktur. Her iki gurupta yanılmaktadır. Kuran’ın sembol dili kullandığını söylemiştik. Ayette anlatılan şey, tekâmülün kişinin kendi kararlarıyla şekillendiği şeklindedir. Yaşadığımız her hayatımızda bir rol üstleniriz. Fakat üstlendiğimiz rol bazen iyi, bazen kötüdür. İşte hayatların dengelenmesi için bir sonraki hayat bir önceki hayatın durumuna göre şekillenir. Fakat ayette asıl anlatılan şey kişinin kazandığı tekâmül seviyesidir. Bir sonraki hayatın nasıl olacağını kararlaştıran şey onun ulaştığı tekâmül seviyesidir. Örneğin kişi zekâ yönünden kendinden daha zeki bir toplum içinde bedenlenecekse büyük bir ihtimalle okuyamayan ve ortalamaya göre daha geri bir hayat yaşayacaktır. İşte ayet bu gibi durumları anlatmaktadır. Onun yaşadığı hayattaki durumunu o zamana kadar kazandığı tekâmül seviyesi belirler.

Yazının bundan sonrasını isteyen buradan okuyabilir. Hem konu tekrarı olduğu hem de yazının çok uzun olması nedeniyle ben sonlandırıyorum.

Kuran’ın reenkarnasyon konusunda açık olmadığı doğrudur ama tarafsız olacaksak “yeniden doğuş vardır” düşüncesi çok daha güçlü delillere sahiptir. Biraz belirsizlik olmasının da bir gereği vardır. Kuran’ın dünyada yapması gereken iki görevi var. Birincisini yerine getirmiştir. Böylece mevcut İslam inancı oluşmuştur. Şimdi ise ikinci görevini yapma zamanıdır. İkinci görevi insanlığı özellikle Müslümanları kıyamete hazırlamaktır. İşte bu yeni görevini yerine getirmeye başladığını görüyorum. Pek çok kişinin Kuran’ın başka şeyler söylediğini söylemesi bu sürecin başladığının göstergesidir.

Seyfullah DEMİR