Ben şunu merak ediyorum. Allah Adem’i yaratırken bu işi nasıl yaptığı sanılıyor. Örneğin;

 

Sad 71.72. Hani Rabbin meleklere demişti ki: “Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım. Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın.“

Ayetleri nasıl tasavvur ediliyor. Bana öyle geliyor ki çoğu insan sanki gökten iki tane el uzandı, yerden çamur aldı ve âdemi yoğurarak oluşturdu gibi anlaşılıyor. Ya da Allah bir anda “ol” dedi ve Âdem oluverdi. Pek çok insan böyle düşünür ama ayette bu işlemin bir süreç içinde gerçekleştiği açıktır. Örneğin: Rab bu sözü söylerken henüz yaratma işlemi bitmemiş. Zaten yaratma işlemi bittiği zaman secde edilmesini istemektedir. Allah’ın, her şeyi “ol” diyerek yaratma mantığıyla bu durum çelişir. Yani aslında işler mevcut İslam inancının söylediği gibi gelişmez. Bu inanç, Kuran’a hâkim olmadığı halde neden İslam inancına hâkimdir bilmiyorum.

Bana göre Âdem’in yaratılması birkaç milyar yıl süren bir süreçtir. Önce mikroskobik yaşam oluşturuldu. Ona küçük küçük etkilerle evrimleştirilerek hayvan yaşamına gelindi. İşte âdemin yaratılmasıyla, primatlardan ayrılan ilk insansının oluşumu anlatılır. Kuran bir tarih kitabı değildir. Olaylar sembolik olarak verilir. Âdem’in de topraktan yaratılması hayvansal yaşamın oluşumunu temsil eder. Ve toprak ile kastedilen elementlerdir. Meleklerin ona secde etmeleriyse, ona yardım edebilmek için seferber olmalarını sembolleştirir. Şeytanın asi olması ise insanın kötülük duygularıyla örülü bir varlık olacağını sembolize eder. Şeytan, insanı etik olmayan şeylere yönlendireceği için makbul görülmez. Ve önemli bir ayrıntı ise şeytanın varlığını kıyamete kadar sürdürebilecek olmasıdır. Yani şeytani güdülerimiz sadece dünyada yaşadığımız süreçte geçerlidir. Kıyamette ise bu süreç sona erecek ve şeytan devreden çıkacaktır. Çünkü kıyamette dünyasal yaşam sona erecektir. Bedenden yani insanın hayvansal yönünden kaynaklanan kötülük duyguları (ego, haset, üreme, annelik v.s) kıyamette son bulacaktır.

Peki, neden ille de insanda kötülük duyguları olmalı. Çünkü melek olmanın yolu şeytan olmaktan geçiyor. Kuran’a göre insanın canavar olacağı belliyken, yine de yaratılmıştır. Sebebiyse gizlidir.

 

Bakara 30. Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

 Görüldüğü gibi Rab, kötü bir varlık yaratılacaktır.

 

Ahzap 72. Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.

İnsanın yaratılması her ne sebepleyse çok önemli olmalı. Çünkü bu işi sadece insan yüklenebildi.

Bu işe sadece insan gönüllü oldu gibi bir anlatım var ama bunların sembolik anlatım olduğunu anlamalısınız. Yani, insanlar gönüllü olmadı. Anlatılmak istenen insanın ne kadar zor ve önemli bir görevi üstlendiğidir. Bu görev her neyse bizim yaratılma sebebimizdir. Üstelik Rab kötü bir varlık olmamızı bile sineye çekmek zorunda kalmıştır. Bu işi sırf kendine ibadet etsinler (Zariyat 56)Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. diye yapmadığı çok açıktır. Bu mantığın doğru olmadığı yaşadığımız dünyadan bile görülebilir. Çünkü dünyada Rabbe ibadet eden çok fazla insan yok. Amaç ibadet olsaydı bu rakamın çok daha yüksek olması gerekmez miydi? Yoksa Allah başarısız mı oldu?

Aslında Allah meleklerine “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek insanın var olma sebebinin gizli olduğunu söyler. Daha önce dağlara sunulup ta onların kabul etmediği “ibadet etmek” olamaz.  Çünkü Allah’a ibadet etmek, ne zordur, nede bunun için kötü olmak zorunluluğu vardır. Ayrıca dağlar seve seve ibadeti kabul ederdi. İbadet etsin diye bir bozguncu yaratmak ne kadar mantıklı ki! Zaten melekler o işi gönüllü yapıyor. Ve insanın ibadet etmeyeceğini bildikleri için itiraz etmişler. (Aslında bu olaylar yaşanmış olaylar değildir. Bu ayetler bize bilgi vermek için senaryolaştırılmıştır.)

İşte insanın kabul ettiği bu zor görevin anahtarı ruhumuzdur. Ruhun aynı zamanda bilinç olduğunu yazmıştım. Ve enerjiden oluştuğunu söylemiştim. Zor olan şey aklın olmadığı bu enerjiye bilinç kazandırmaktır. Bu gerçekten çok zor olan bir iştir ve bir zorba yaratmaya değecek kadar önemli bir sebeptir.

İşin zorluğunu şöyle anlatmaya çalışayım. Yapılan iş, yerdeki bir taşı akıllandırmakla eşdeğerdir. Gerçekten ruhumuz ve taşın ana yapısı aynı şeydir. Taş henüz bilinçlenme sürecine girmemiş enerjiden oluşur. Ruh ise bilinçlenme sürecine girmiş ve az bir yol almış enerjiden oluşur. Taşı oluşturan enerjide, bir gün gelecek ve bilinçlenme sürecine girecektir. Çünkü tüm evren, kaynağın bilinçsiz enerjisinden oluşmuştur ve bilinçlenmek için bu sürece sokulmuştur. Bu işlemi sadece bizler yapmıyoruz. Bizim gibi sayısız yaşam alanları oluşturulmuştur.

Ahzap 72Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir. ayetinde emanetin teklif edildiği gökler, yer ve dağlar boşuna seçilmemiştir. Zamanı geldiğinde onların hepsi bilinçlenme sürecinde yerlerini alacaktır. Kuran’da bu olay sembolleştirilerek anlatılmaktadır.

İnsanın ruhundan ve bedeninden gelen içgüdülerle yaşadığını  diğer yazılarımda anlatmıştım. Vicdan ve sevgi haricindeki tüm içgüdüler hayvansal yönümüzdür. Yani bedenden kaynaklanır. Eğer hayvansal içgüdülerimiz olmasaydı insanoğlu dünyada yaşamaya devam edemezdi. Annelik, üreme, ego gibi duygular dünyada devam edebilmemizin anahtarlarıdır. Ruhtan gelen vicdan ve sevgi ise dünyada yaşamamızın devamını sağlamak yönünden  engelleyici etkileri vardır. Melekler sadece sevgiden oluştukları için bizleri kötü olarak görmeleri normaldir. Onlar herhangi bir şey için birinin incitilmesini kabul edemezler. Her türlü fedakârlığı herkes için seve seve yapmaya hazırdırlar. Fakat kötülük diye gösterdiğim bu hayvanca içgüdülerimizin hepsi kötü değildir. Ayrıca insan geliştikçe ruhsal içgüdüleri ön plana çıkar ve iyi insan olma yolunda ilerler.

Bu sistemin tercih edilmesinin çok önemli bir gerekçesi vardır. Kuran, pek çok ayette önemle vurguladığı gibi (Hûd  34Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O'dur ve nihayet O'na döndürüleceksiniz.,  Kasas  70İşte O, Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O'nundur, hüküm O'nundur. Ve ancak O'na döndürüleceksiniz., Kasas  88Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zatından başka her şey helak olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.,   Ankebût  17'Siz Allah'ı bırakıp sadece birtakım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. Ancak O'na döndürüleceksiniz.',  Ankebût  21O, dilediğine azab eder, dilediğine rahmet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz.,  Yâsîn  83O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz., Zuhruf  85Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın şanı yücedir. Kıyâmet saatinin bilgisi de yalnız onun yanındadır. Siz sadece O'na döndürüleceksiniz.) “O’na döndürüleceksiniz” ayetinin gereği için bu durum kaçınılmazdır. Burada kastedilen “O”, Kaynaktır. O’na dönmenin yolu ise tekâmüldür.

Kuran’da tekâmül ve anlamını bu makalemden okuyabilirsiniz. Dünyada bedenlenen ruhlar tekâmül etmenin kıymetini ve önemini bilecek bilinç seviyesinde değildir. Onun için kendi istekleriyle tekâmül etmezler. İşte dünyada insana sunulan zorlu yaşam onun tekâmül etmesini sağlar. Zaten tekâmül bilincin yükselmesidir. Zorunlu tekâmül ise yeterli bilinç seviyesine kadar devam edecektir. Ondan sonrası için gönüllü tekâmül yapılacaktır. Bu tekâmül eşiği kıyamettir. Kıyametten sonra bilinçli tekâmüle devam edeceğiz. Ondan sonra Kaynakla bir olabileceğiz.

Kaynak tüm evren ya da gök katları dışındadır. Yani 11 boyutlu uzayda, zaman ve mekân dışındadır. Oysa YMT hem zaman hem de mekâna tabidir. Gerçi bizden farklı olarak çok boyutlu zaman içinde ama tek boyutlu mekânda yaşarlar ve zaman içinde serbestçe gezerler. Çok büyük güçleri vardır ama sınırsız değildir. Güçlerini, içinde yaşadıkları kanun ve kurallar kısıtlar. Gücünün büyüklüğü biz aciz insanlara öyle gözükür. İşte tüm sistemi planlayan Kaynak zamana tabi olmadığı için planlarını yaptığı anda karşılığı da aldı. Yani onun katında her şey olupbitti. Tüm evren anında tekâmül edip ona döndü. Onun için Kuran Kaynağı kastederek “O, ‘ol’ deyince olur” der.

Kuran, Kaynak ile YMT’ğu arasında ayrım yapmaz ama bu durum bir paradoks oluşturur. Hac 47Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden caymaz. Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. ayetinden Rabbin katında zamanın –bizden farklı olsa da- geçtiğini anlıyoruz. Bu şöyle bir saçmalık oluşturur. Rab kendi yarattığı zaman içinde yaşamaktadır ve zamanın kısıtlamalarına maruz kalmaktadır. Nitekim âdemin yaratılmasında bu zamanın etkileri sebebiyle bir süreç yaşamak zorunda olduğunu anlamıştık. Bir gücün, kendi yarattığı zaman tarafından sınırlı olması söz konusu değildir. Oysa Bakara 30’daBir zamanlar Rabb'in meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti. (Melekler): 'A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz' dediler. (Rabb'in): 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi. âdemin yaratılmasında bir zaman beklemek zorunda kalmıştır. Bu durum zamanı yaratanın Rab olmadığı anlamına gelir. Rab da bizim gibi Kaynağın koyduğu kanun ve kurallara tabidir. Onun avantajı sadece tekâmülde çok daha yukarda olmaktır. Bu durumu daha geniş bu makalemde işledim.

Bizler ve YMT zamana tabi olduğumuz için bu süreci yaşamaya devam ediyoruz. Bu iş İncepsion filmindeki gibi gerçekleşmektedir. Orada bir araç köprüden suya düşene kadar geçecek sürede, içinde uyuyan insanlar (atıyorum) 1 saat yaşayacaklar. Eğer rüya gören insan, rüya içinde rüya görürse bu zaman 4 saate çıkmaktadır. Sonuçta araba köprüden suya düşene kadar geçen birkaç saniyelik olayda  rüya içinde olan insanın kolundaki saat, bir saat ilerlemiş olacak. Rüya içinde rüya görenin saati dört saat geçirmiş olacak. İşte tüm bu sistemi yaratan kaynak katında hiç zaman geçmezken öte dünyada 1 gün bizde ise 1000 yıl geçmektedir. Onun için ol deyince her şey olup bitmiş olur ama her şey kanun ve kurallar içinde olur. Bu düzende mucizevi oluşumlara yer yoktur.

Kuran 1400 yıl önce yazılmıştır. O zamandan beri insanlık gelişti. Kuran’ı yazdıran güç insanın gelişim sürecini iyi bilmektedir. Kuran sembolik dille yazılmıştır. Gelişmemiş insan soyut olayları değerlendiremez. Onları somuta indirgemek zorundadır. Onun için Kuran’ın 1400 yıl önce söylediği ile günümüzde söylediği çok başkadır. Ben çözebildiğim sembolleri bu sitede yazmaktayım. 1400 yıl önce soyut bir kelime olan “salat” kelimesini anlayamayan insana peygamber onu somutlaştırarak “namaz” şekline çevirmiştir. Böylece ritüel ibadet şekilleri doğmuştur. Aslında bu durum insanlığın varoluşundan beri süregelen bir durumdur. İnsanlar ancak somut bazı şeyler yaparak tanrının rızasını alacağına inanmışlardır. Oysa bu Tanrının değil insanların ihtiyacıdır. Yani insan yaptığı bazı şeylerle tanrıya karşı alacaklı pozisyonuna döneceğine, böylece ondan bazı şeyler isteme hakkına kavuşacağına inanmaktadır. Bana göre salat, “hakkıyla yaşamak” anlamındadır.

Kuran bu güne kadar insanlığa öğüt olamadı. Fakat Sad 87-88'O Kur'ân, bütün âlemler için bir zikir, bir öğüttür. Herhalde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz.' ayetinde “bütün âlemler için bir zikir bir öğüt” olacağını söylemektedir. Bu sürecin kıyamete yakın gerçekleşeceğini tahmin ediyorum. Ve bunu sembolik yazılımının çözülmesi sayesinde olacağını düşünüyorum.

Mucize kavramına da değinmek istiyorum. Sistemin içinde mucize diye bir şey yoktur. Fakat neyin mucize olduğu konusu önemlidir. Örneğin Hıristiyanların Fatıma olayı gibi -üç çocuğa görünen melek gibi- olayları ya da mucizevi iyileşmeleri mucize olarak görüyorsak, bana göre o olaylara sistem cevaz veriyor ve mucize değillerdir.

Olayı şöyle anlatmaya çalışayım. Eğer bir gurup yağmur duasına çıkar ve o gün yağmur yağarsa o bir mucize değildir. Çünkü içinde yaşadığımız sistem bu tür şeylere cevaz verir. İçinde yaşadığımız evren düşünceden etkilenir. Çok fazla etkilenmese de bir miktar etkilenir. Bu etki sizin ne kadar çok istemenizle, ya da ne kadar çok kişi ile istemenizle paraleldir. Fakat sistem yine de bulut yokken yağmur yağdırmaz. Evrenin şartları değişir, rüzgârlar bulutları yönlendirir ve istenen yere yağmur yağar. Bunu YMT gerçekleştirmez. Bu tamamen düşüncelerin gerçekleştirdiği bir şeydir. İşte bunu bilen kutsal mekânlar dua sistemini dinlere koymuşlardır. İstisnasız tüm dinlerde dua mekanizması vardır. Tanrıya dua edilir ama duanızı ya da bedduanızı Tanrı duyarak cevap vermez. Sistem sizin isteme oranınıza göre duanızı gerçekleştirir.  Bu konuyu ilk kitabımda “üstbilinçaltı” başlığı altında inceledim. İsteyen blokta yayınladığım kitabımdan okuyabilir.

Bana göre ibadetler bile sırf bu sistemi insanlar kullanabilsin diye oluşturulmuştur. Hiç kimse durup dururken dua etmez ama namaz kılan hemen herkes, dua eder. İnsanın görevini yerine getirip kendini dua edebilmek hakkına sahip görebilmesi için ibadet etmesi gerekir. Başka türlü bu sistem devreye girmiyor. Bizler ibadetleri şekilciliğe döktüğümüz için bu sistemi de pek çalıştıramıyoruz. Fakat yine de bir miktar çalıştığı kesindir. Sistemin çalışmasını engelleyen en büyük şey ne söylendiğinin anlaşılmamasıdır. Oysa kişi söylediğini zihninde imajine etmelidir. En büyük etki o zaman oluşacaktır. Yatırlardan ya da Muskalardan fayda görenler bu sistemi çalıştırabilenlerdir. Yani yatır ya da Muska kimseye fayda etmez, düşünceler eder. Fakat yanlış anlaşılmasın başkasının haberi olmazsa bile siz ona dua ederseniz o fayda görebilir. Amerika’da yapılan bir araştırmada dua edilen hastaların, diğerlerine göre daha çabuk iyileştiği gözlendi. Üstelik hasta, kendine dua edildiğini bilmediği halde… Yani düşünceler evrenin şartlarını değiştirir. İyi ya da kötü yönde… Sadece düşünecek beyin gerekir.

Seyfullah DEMİR