Anlatmaya çalıştığım bu mantığı Tevrat veya diğer efsaneler desteklemektedir. Şimdi o delilleri Tevrat’tan inceleyelim.

 İlk insan hayvanat bahçesi laboratuarlarında geliştirilip Afrika’da çoğalmaya başladığında Âdem cennetten kovulmuş oldu. Kontrol altında çoğalması izlenirken tekrar hayvanat bahçesine girmesin diye engel konuşmuştur. Tevrat’ta çok güzel bir anlatımı vardır.

 

Yar.3: 24 Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

Kontrol altında gelişmesi devam eden âdemoğlunun artık medeniyet kuracak kadar geliştiğine karar verildiğinde. Atlantisliler belli ekipler yapmışlardır. Her gurup belli bir sayıda âdemoğlunu alarak seçtiği bölgeye götürmüştür. Bir gurubun Avustralya’ya bir gurubun Amerika’ya götürüldüğünün elimizde delilleri var.

Avustralya’ya götürülenlerin Mungo adamı diye adlandırdığımız fosillerine rastlamış bulunuyoruz. Amerika’ya götürülenlerin ise 70 kişi olduğu anlaşılıyor. Kızılderililerin Tiahuanaco efsanesinde, “göklerden gelen Büyük Ana’nın, güneş kapısına 70 çocuk doğurması” anlatılır. Uçakla götürülen âdemoğulları oralardaki insanlığın temellerini atmışlardır. Belki aynı anda veya daha sonra Amerika’ya başka ekiplerde götürülmüş olabilir. Planlanan yerlere götürülen âdemoğulları, ekiplerin çalışmaları sayesinde insana dönüştürülmüştür. İşte Nuh tufanı gibi olaylar o zaman yaşanmıştır. Her ekip yaptığı değişiklikler yüzünden dünyada bu kadar ırk oluşmuştur. Ayrıca dünyanın her tarafında benzer hikâyenin olması her gurubun benzer yöntemi uygulamasından gelmektedir. Yok etme işlemi yanında bazen âdemoğullarının genleriyle uğraşılanları diğerlerinden tecrit ederek geliştirmişler. Genleri ile uğraşılmayanlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır. Onlar hayvan diye tanımlanmış ve ilişki kuranlara ölüm cezaları verilmiştir. (LEV.20-10,21) Uçan araçlarla götürülen guruplardan geri kalanlar yürüyerek götürülmüştür. Bu yürüyüş macerası Tevrat’ta içine değişik bilgilerde eklenerek sunulmuştur. Aslında o yürüyüşü yapanlar yazı yazabilecek kadar gelişmemişti. Fakat yazıyı öğrenebilecek kadar geliştiklerinde ellerine bir kitap verilmiştir. Onlarda onu tanrının kitabı olarak bu güne kadar taşımışlardır. Tevrat’ı insanların eline verenler gelecekte tek tanrılı dinleri ve felsefeyi de planlamış oldukları görülmektedir. Tanrıların planları kısa vadeli planlar değildi. Avustarlya’ya götürülen ve Mungo adamı olarak rastladığımız türün insan şekline dönmesine çok çok uzun süreç daha vardır.

 Sümer kil tabletlerinden tanrıların neler yaptığını öğreniyoruz. Onlara ürün yetiştirmeyi, insan olmayı, okumayı, düşünmeyi kısacası her şeyi öğretmişler. Evrim olarak da güzel anlatım vardır. Oluşturulan ilk insanın üreme yeteneği sağlandığında tanrıların sevinci özellikle vurgulanır. Fakat ben aynı paralelde olan Tevrat’tan olayları takip edeceğim.

 Tevrat, benim teorimi destekleyen en önemli belgelerden biridir. Dünyada maymunun oluşturulduğu yer İncil ve Kuran’da cennet olarak anılmaktadır. Fakat Tevrat’ta ise dünyadaki Aden bahçesidir. (YAR. 2:8-24) Sonra insan nesli dünyaya yayıldığından cennetten kovulmuş oldu. Kovulma hikâyesini insanların anlaması ya da idrak etmeleri mümkün değildir. Çünkü o dönemde zekâları olayları anlayabilecek seviyede değildi. Atlantisliler, onlara cennetten kovulma hikâyesini, içine gerçekleri gizleyerek anlatmışlar. Hikâyede insanın yaratılışına ait özel bilgiler sunmuşlar. İnsan bu hikâyelerin gerçek anlamını ancak çok sonraları anlayabilecektir.(YAR. 2:17-24YAR. 3:5-19)

 Bu konuda güzel örneklerden biri Kayin’in (Kabil) hikâyesidir. Kayin kıskançlığı yüzünden kardeşini öldürür. Bu hikâye insanda olan kötülük duygularına gerekçe oluşturur. (Kuran’da bu kötülüğün gerekçesi şeytan olarak anlatılır.) Kötülük duyguları insanların hayvansal yönlerini vurgulamak içindir. Kayin’in suçunun cezası olarak RAB onu aylak aylak dolaşmakla cezalandırır.

 

Yar.4: 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.”

Yar.4: 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu.

Burada iki konu anlatılmak istenmektedir. Birincisi; Adem ilk insandır ama Habil ile Kayin’den başka çocukları da olmalıdır. Yoksa Kayin’i kim öldürecek. Zaten Âdem’in başka çocukları dünyanın başka bölgelerinde yaşamaktadır. Kayin onlardan korkmaktadır. İkincisi; Kayin’in kardeşini öldürmesi insanın kötü yönünü anlatmaktadır. Kesinlikle Kayin kardeşini öldürmeseydi kötülük olmayacaktı gibi bir durum yoktur. Zaten bu hikâye gerçekte yaşanmış olarak düşünülmemesi gerekir. Bu hikâyeyi bir senaryo gibi düşünüp anlatılmak isteneni anlamak gerekir. Ayrıca bu ayetlerde, Tanrı dünyada tek bir yerde olabilirmiş gibi bir anlatım var. Tanrının huzurundan uzak kalmak sözü tanrının her yerde olamadığını göstermektedir. Bu yer tarının âdemoğullarını çoğalttığı yerdir. Böylece Kayin’in başka yerlere gitmesi senaryolaştırılmış oldu. Aslında buradaki tanrı kayin ile belli bir mekânda yüz yüze görüşen bir tanrı olmalıdır. Eğer öyle olmasa tanrıdan nasıl uzak kalınır. Demek ki tanrı Aden’de ikamet etmektedir.

 

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

 Bu ayetteki anlatımın benzeri Kuran’da da vardır. İnsanın içine ruh üflenmiştir.

Tevrat’ın ilginç söylemlerinden biri Tanrı oğulları insan kızlarını hamile bırakmalarıdır. Bu olay çok önemli ipuçları içermektedir. Tek tanrı inancını savunan Tevrat kendiyle çelişmektedir.

 

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Burada geçen Tanrı oğulları kimdir? Acaba büyüyünce Tanrı olacaklar mı? Tanrı çocuğa sahip ise tek olmasından nasıl bahsedilebilir? Acaba tanrının da insanlar gibi çocuk sahibi olabilmek için bir eşe ihtiyacı var mı? Bunlar gibi birçok soru cevapsız kalmaktadır.

 Normalde Tanrı oğulları insanları cinsel birleşme ile hamile bırakamaz. Çünkü bu gün bir şempanze ile genlerimiz %96-99 oranında aynıdır ama birbirini dölleyemeyiz. Demek ki Tevrat burada başka bir şeyden bahsetmektedir. Burada genlerle yapılan çalışmalar anlatılmaktadır. Tanrı oğulları yani Atlantisliler insanların genleri ile uğraşıp kadınları tüp bebek yöntemi ile hamile bırakmış olmalılar. Nefiller ise Atlantislilerdir. Bu ayetler biz kıyamet insanlarına hitap etmektedir. İnsanlarla uğraşan Atlantisliler Tanrı olarak algılanmaktaydı ama Atlantisliler şehirlerinde yaşamaktaydılar. Yani bir üst yaşam formuna çıkamayanlar güzel şehirlerde yaşamaktaydı. İşte bu şehirlerde yaşayanlara Tevrat Nefiller adıyla anmaktadır. Belki de Atlantisliler kendilerine Nefili bize insan diyorlardı. Aynı kendimize insan bizden sonra gelecek olana şempanze diyeceğimiz gibi. Bu şehirlere insanlar girmesin diye korunuyordu. İnsanlar Aden bahçesinin yani kovuldukları yere gitmesinler diye otomatik gözetleme araçları yerleştirildi. Belki gelecekte şempanzelerden biri  “kamera” ya da “insan” sözcüğünün anlamını benim gibi bulmaya çalışacaktır. Çünkü biz bu ayeti “Onları kovdu. Hayvanat bahçesine girmesinler diye de Aden bahçesinin girişine kameralar ve her yana ateş edebilen bir lazer yerleştirdi.” Şeklinde yazdırma ihtimalimiz büyüktür. Tevrat’taki “keruv” kelimesinin anlamı “elektronik alet” olmalıdır.

Tevrat’ta insanların dünyaya yayılışını bir senaryo ile anlatılmaktadır. Bu senaryo (YAR. 11:1-9) tüm insanların yayılışını ve ırkları anlatmaktan uzaktır. Babil kulesinin yapılışı sırasında Tanrı yeryüzüne inerek insanların tek dili konuşmasından rahatsız olmuş ve dillerini ayırarak onları dünyanın dört bir tarafına dağıttığını söylemektedir. Bu durum kıskanç bir tanrı profiline denk gelmektedir. Bu senaryo ile amaç dünyada bu kadar insan ve dilin olduğuna tam ve gerçek sebep oluşturmak değildir. Fakat insanların zekâları yeterli seviyeye gelene kadar çözüm oluşturmaktır.  Aynen Tevrat’ta olduğu gibi…  Ayrıca ibadet gibi şeylerin insanları manevi yönden tatmin için oluşturulduğu görülmektedir. Yoksa bu tür davranışların tanrıya bir kazancı olamaz. İnsanlara sadece inanç yetmez, onların psikolojik olarak rahatlamaları için tanrıya bir şeyler sunmak veya onun için bir uğraş vermek gereği; ibadetleri oluşturmuştur. Kişiler ibadet yaparak görevlerini yaptıklarını düşünerek rahatlamaktadırlar. Eğer inananlardan hiçbir şey yapmamaları istenseydi, hem inanç sisteminden uzaklaşırlardı hem de psikolojik tatmin alamazlardı.

Sekil-31

Şekil 1:Dünyanın bir yarısını kaplayan Büyük okyanusun ortasında yapa yalnız bir adalar topluluğu olan Polinezya adalarına en yakın yer Yeni Gine adasıdır ve çok uzun bir yolculuk yapılması gerekir.

 Evrim teorisine göre insanlar yaşadıkları bölge şartlarına göre değişime uğrayıp bu günkü haline gelmişlerdir. Bana göre her bölgeye götürülen insanların, onları özel evrime tabi tutan Atlantisliler sayesinde olmuştur. Yani her ekip yapacağı gen değişikliğini sadece kendi denek gurubunda gerçekleştirmekteydi. Onun için Kızılderililerin rengi kızıla çalıyor ve sakalları yok. Onun için Çinliler çekik gözlü ve kısa boyludurlar. Onun için Slavlar uzun boylu ve sarışındırlar. Tek ortak nokta birbirini dölleyebilmektir. Dölleme konusu tüm ekiplerde aynı şekilde uygulanmıştır.

Ayrıca nasıl olup da dünyada gidilememesi gereken adalarda da insan olduğu sorusu önemlidir. Afrika’da evrimleşen Âdem’in torunları yazıyı bulmadan, nasıl gemiyi bulup Polinezya adalarına gidebilmişlerdir. Buralara tesadüfen gidebilen bir kayık olsa bile bu kayıkta kadın da olması gerekir ve böyle bir durumun olması pek mümkün değildir. Çünkü toplayıcı olan kadın kayıkla balık avlamak için denize açılmazdı. O kadar uzaklıklara tesadüfen hem erkek hem de kadınlardan oluşan bir ekibin gidebilmesi mümkün değildir. Eğer onları Atlantisliler götürüp oralarda evrimleştirmişlerse ancak o zaman mümkün olur. Bu savı destekleyen en önemli şey onların orada kendilerine özgü bir kültür geliştirebilmeleridir. Ayrıca, Thor Heyerdahl adlı araştırmacıya göre Titikaka Gölü kıyılarında devasa kalıntılar bırakan İnka’ların efsanevi beyaz adamları onların hem yüce rahibi hem de güneş kralıydı. Efsaneye göre, bu gizem sahibi sakallı beyaz adamlar, Coquimbo Vadisi’nden gelen Cari adlı bir liderin saldırısına uğramışlardı. Titakaka Gölündeki bir adada gerçekleşen savaş, katliama dönüştü, ama Kon-Tiki ve yakın arkadaşları Pasifik kıyılarına kaçmayı başardılar. Batıya doğru denizaşırı yolculuğa çıkan Kon-Tiki ve yandaşlarından bir daha haber alınamadı. İşte Thor Heyerdahl bu insanların Polinezya’ya gitmiş olabileceğini savunmaktadır. Elbette orada kalan zekâ özürlü insan nöbet değişikliği yapıldığını anlayamadığından tanrıların gidişlerine gerekçe oluşturmak için savaşları dövüşleri sebep olarak göstermektedir. Bu açıklanamayanı açıklamak için insanın kullandığı genel bir durumdur. Ya da tanrıların bıraktıkları bilgide öyle yazmaktadır. Bana göre ikinci şık daha geçerlidir. Nöbet değişikliği savaş senaryosuyla sunulmuştur. Aynen Sümerlerdeki gibi tanrı insanla bizzat görüşmektedir. Aslında Musa’ya gözükmeyen tanrı daha sonra birebir insanlarla görüşmektedir. Bu durum 2.TA.1:7Yar.32: 28-30 gibi bir çok ayette gözükmektedir. Aslında birçok ayette başka insanlarla da (meleklerle) görüşme yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani Atlantisliler insanlarla tanrı ya da melek adı altında sürekli görüşmüştür.

Tevrat’ın önemli konularından biri de Nuh tufanıdır. Nuh tufanının gereği olarak RAB dünyadaki kötülükleri gerekçe gösterir. Oysa RAB, Nuh tufanından çok sonraları bile “Yas.9: 24 Sizi tanıdığım günden bu yana RAB’be sürekli karşı geldiniz.” Diyerek yaka silkmektedir. Fakat her seferinde bir bahane uydurarak onları affetmiştir. (Yar. 6:5-14) Oysa Nuh tufanını ise sadece insanların kötülüğü yüzünden yapmıştır. RAB elbette “genlerinizi değiştirebilmek için bazılarınızı yok ettik” diyemezdi ya! En uygun gerekçe kötülüktür. Aynı gerekçe ile Sodom ve Gomor’a da yok edilmiştir.

Atlantislilerden ekipler dünyada yeni oluşturulacak insanlar üzerinde çalışmaya devam etmişlerdir. İşte genleri değiştirilen insanın korunması için diğerlerinin hepsi yok edilmelidir. Eğer geni değiştirilen insan diğer insanlarla çiftleşirse genlerde geri gitme olacağından, bu istenmemektedir. Eğer diğer insanlar yok edilirse, yeni insan son değişikliklerle yaşayabilecek demektir. Bu yok edilme karşımıza; Nuh tufanı olarak çıkmaktadır. (Ruhun ölmemesi yüzünden bu yok olmalar birer vahşet olarak görülemez)

Aynı hikâye Sümer kayıtlarında da çok canlı anlatılmaktadır. Utnapiştim gemiyi yapar ve ona verilecek işareti bekler. İşaret geldiğinde gemiye girer ve kapısını kilitler. Sitchin’e göre işaret dünyadan kaçan tanrıların uzay aracıdır.

Nuh’un gemisine tüm dünyadaki her hayvandan bir çiftin sığmayacağı kesindir. Ayrıca biz henüz dünyada kaç çeşit hayvan var bilemezken Nuh bu işi kısa sürede nasıl halleder. Demek ki burada çok farklı bir şeyler anlatılıyordur. (Yar. 6-5,22 Yar. 7-1,24,  Yar. 8-1,22)

Sodom ve Gomora’nın yok edilmesine de değinmek istiyorum. Lut’u birileri ziyaret ederler. Lut onları konuk eder. Bu şeyler bir Tanrıdan çok insana benzerler. Çünkü sapkın halk onlarla yatmak ister. Lut kızlarını teklif etmesine rağmen halk kabul etmez. İlle de yeni gelenleri isterler. Demek ki yeni gelenler Tanrı gibi görünmemektedirler. Belki de kusursuz fizikleri insanları cezp etmiştir.

Yeni gelenler Lut’un onları kurtarmak için uğraşısını görür. Onu evin içine alarak dışarıdakileri çok parlak ışıkla (flaş gibi bir şey) geçici körlük yapmış olmalılar. Daha önce böyle bir şey yaşamayan insanlar afallamıştır. (YAR. 18:16-33YAR. 19:1-38)

Lut ailesini alıp yakındaki küçük bir yerleşim yerine sığınır ve o iki şehir bombalanarak yok edilir. Fakat Lut’un karısı geri dönüp bakınca ölür. Bu durum Atlantislilerin silahlarının bizimkilerden daha farklı olduğunu gösterir. (Yar. 19:1-29) Çünkü bizdeki atom ya da hidrojen bombaları ona bakılmasa da insanı yok eder. Ya da Lut’un karısının genleri ile uğraşılmadığı için ölümüne göz yumulmuştur. Çünkü daha sonra Lut’un kızlarının hamile kalması anlatılmıştır.

Lut kurtarıldıktan sonra yine, genlerle uğraşıldığı gözükmektedir. Tevrat dağda yaşayan Lut’un kızlarının babalarını sarhoş ederek kendilerini hamile bıraktıklarını anlatılmaktadır. Sanırım RAB kızların tüp bebek yöntemi ile hamile kalmasını sağlamıştır. Bunu açıklayamayan yazar böyle bir gerekçe düşünmüş olabilir. (Ya da senaryoyu RAB öyle yazmıştır) Sümer kayıtlarında da görülen her fırsatta seksten bahsetmek tanrıların suni döllemeyi anlatış şekli olmalıdır. Bu gün bizler de uzaktan silahla bayılttığımız hayvanlar üzerinde aynı işlemi yapabilmekteyiz. Hayvan uyandığında ne olduğunu anlamadan hayatına devam etmektedir.

Aslında Tevrat yakın akraba ile çiftleşmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Hatta böyle bir ilişkiye girenleri “öldürün” demektedir. Fakat buradaki hikâyeyi normal görmektedir.  Sadece yakın akraba değil hayvanlarla ilişkiye girenler de öldürülmekteydi. (Lev. 20:10-21) İnsan ırkının gen saflığına özel önem verilmekteydi.

Tevrat’ta işlenen konulardan biri de insanların derilerindeki hastalıklardır. Demek ki RAB yaptığı gen değişikliği ile insanların derileri üzerinde değişiklik yapmaktadır. Değişiklikleri kontrol eden rahipler bazısına onay verirken bazısına onay vermez. Başarısız olanlar tecrit edilir. Diğerleri normal yaşamlarını sürdürür. Kâhinlere detaylı bilgi veren RAB istediğini elde edene kadar uğraşmıştır. (LEV.13:1-46) Özellikle

 

(LEV.13:12-13) ”Eğer deri hastalığı yayılıp kâhinin görebildiği kadarıyla tepeden tırnağa hastanın bütün bedenini kaplamışsa, kâhin hastaya bakacak ve bedenini hastalık saran kişiyi temiz ilan edecektir. Yaralar beyazlaşmış ve temizdir”

ayeti ipucu oluşturmaktadır. Cildin beyazlaşmasıyla uğraşıldığını göstermektedir. Tüm vücut beyazlaşmışsa başarılı, değilse başarısız sayılmaktadır. Başarısız olanlar tecrit edilerek çoğalmaları engellenmiştir. Bu anlatımlar Maymundan insana yavaş yavaş evrimleştirilen türün ara aşamalarını anlatmaktadır.

Hahamlar tarafından saçma bulunup Tevrat’tan çıkarılan Enok’un kitabına göre Nuh’un hikâyesi çok ilginçtir. O hikâyeyi Eric Von Daniken’in kaleminden okuyalım.

 

Nuh’un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere babasına gider. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar: Pek yakında insanlık, ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

Burada da genlerle uğraşıldığının çok açık delilleri vardır. Nuh mevcut insanlardan çok farklıdır. Yani gen olarak o kadar değişmiştir ki babası onu kabul etmez. Çünkü kendilerine hiç benzememektedir. Anne bu işte Tanrı oğullarının bile parmağının olmadığını söyler ama yanılmaktadır. Çünkü bu iş ancak tüp bebek yöntemi ile olabilecek bir durumdur. Atlantisliler insanlığın genlerini değişti ve yeni insanların atası olarak Nuh’u oluşturdu. O ve ailesinden başkalarını yok ederek yeni bir nesil oluşturuldu. Bilge Enok adlı kişinin de bu senaryodan haberi olduğu anlaşılmaktadır. Çocuğun genlerinin değiştirildiği için artık diğerlerinin yok edileceğini bilmektedir. Bence bu bilge Atlantislidir. Çok uzun bir yolculuk yapılması belki de Atlantislilerin şehirlerinin yakınlarına gitmek içindi. Aslında Nuh tufanının çok daha fazla anlamı vardır ama o anlamları başka yazılarımda işledim.

Tevrat’ta anlatılan İbrahim ile Sara’nın hikâyesi de, güzel ipuçları vermektedir. (YAR.17:1-27YAR.18:1-15) Bu ayetlerde dünyada farklı dinler oluşturulacağı bilgisi bulunmaktadır. Bu hikâyeye göre İbrahim’le yüz yüze görüşen RAB tek kişi değildir. İbrahim üç kişi görür ve secde eder. Demek ki görünüşlerinden onların RAB olduğu anlaşılmaktadır ama aynı zamanda insana benzedikleri için onları kişi olarak nitelendirmiştir.  İbrahim “su getireyim ayaklarınızı yıkayın ve ağacın altında dinlenin” sözü gelenlerin tamamen insan benzeri bir şey olduklarını göstermektedir. Ayrıca onlara bildiğimiz yiyeceklerden yani ekmek, süt ve et sunuldu. Onlar da o yiyecekleri kabul etti ve yedi. İbrahim, yaşlı insanların çocuklarının olamayacağı düşüncesi ile RAB “Sara çocuk yapacak” demesine inanmamaktadır. Ayrıca İbrahim’in cariyesinden İsmail adında bir oğlu vardır.  RAB ille de başka bir oğul daha istemektedir. Burada bir amaç olmalıdır. Niye 90 yaşını geçmiş insanların çocuk yapmasını istediği aşikâr değildir. Suni döllemeyle 90 yaşında bir kadın hamile bırakılmıştır. Böylece yeni doğan çocuğun ayrı bir misyon yüklü olduğu görülmektedir. RAB İbrahim’le bir anlaşma yapmıştır. Anlaşma gereği (tek ulus değil) “ulusların” atası olacağını söylemektedir. Uluslardan biri İsmail’in soyu (Müslümanlar) diğeri İshak’ın soyu (Museviler ve Hıristiyanlar) olacaktır. İsa ve diğer Yahudiler İshak’ın torunlarıdır. Muhammed ise İsmail’in torunudur. Her üç dinde aynı plan gereği oluşturulmuştur. Müslümanlığı oluşturacak olan İsmail Tevrat’tan çıkarılmış ve Tevrat, İshak’ın soyu ile devam etmiştir.  İşte Yahudileri seçkin insan yapan bu durumdur. Yahve İsrailoğullarının diğer ırklarla karışmasını engelleyerek saf kalmasını sağlamıştır. Böylece onları kullanarak insanlığın gelişmesini bilimle ve savaşlarla sağlamıştır. (Dünyadaki bilimsel gelişme ve savaşların altından büyük bir çoğunlukla Yahudilerin olduğunu düşünüyorum)

Yine Yahve’nin planları gereği Hıristiyanlığın izleri de Tevrat’ta vardır. Yeşaya bölüm 9’da Rab’bin Celileyi onurlandıracağı yazmaktadır. Karanlıklar içinden bir ışığın çıkacağı anlatılır. Bir çocuk doğacak ve isminin “Esenlik önderi” veya “Harikalar yaratan” olacağını söylemektedir. 

Yşa.9: 1 Bununla birlikte sıkıntı çekmiş olan ülke karanlıkta kalmayacak. Geçmişte Zevulun ve Naftali bölgelerini alçaltan Tanrı, gelecekte Şeria Irmağı’nın ötesinde, Deniz Yolu’nda, ulusların yaşadığı Celile’yi onurlandıracak.

 Yşa.9: 6 Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.

Hıristiyanların inancına göre İsa Celile bölgesindeki Nasıra kasabasındandır. İsa’nın çocukluğunun geçtiği yerdir ve Hıristiyanlıktaki en önemli hac merkezlerinden birisidir. Bu düşünce bana ait değildir. “PATRİK HAZRETLERİNİN DOĞUŞ YORTUSU MESAJI”nda tam olarak bu düşünceleri anlatmaktadır. Yukarda ki ayeti alarak satır satır açıklamaktadır.

Yaşeya 9-6‘daki çocuğun tanımında “Güçlü Tanrı” tanımı ilginçtir. Çünkü tek tanrı olan RAB başka hangi ‘güçlü tanrı’dan bahsetmektedir. Bu tanımlama Musevilerden çok Hıristiyanlar için olduğu görülmektedir.  Museviler farklı bir anlam vererek Hıristiyanların yanlış yorumladıklarını savunmaktadırlar.

Ayrıca Yeşaya 53:1-12’de tam olarak Hıristiyanlığın öğretisini verilmektedir. İsa RAB’bin önünde büyüyen bir fidan olduğu, insanların günahları için kendini feda ettiği ağzından tek bir hileli söz çıkmadığı halde karnının deşildiği anlatılır. Hatta RAB onun ezilmesini uygun gördüğü, Acı çekmesini istediğini. Kendini kurban olarak sunarsa soyundan gelenleri göreceğini ve günlerini uzatacağını söylemektedir. Özellikle “başkaldıranlar için de yalvardı” sözü tam oturmaktadır. Çünkü İsa’nın çarmıhta “Baba onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar” dediği yazılmaktadır.

Görüldüğü gibi Rabbin önünde kurak yerlerde fidan gibi büyüyen çocuk canını feda ettiği için yani kendini suç sunusu olarak sunduğu için ünlüler arasında yerini aldı. Hem de soyundan gelenleri (Hıristiyanları) RAB gördü ve kıyamete kadar günlerini uzattı.

Oysa Museviler İsa’yı peygamber olarak kabul etmediler. Çünkü o Levili değildi. İsa Yahudalı idi. Tevrat’ta Musevilere kimin peygamber olacağı söylenmiştir. RAB Yasanın Tekrarı 18:1-2 de Levililere mal mülk vermemiş onlara kendini miras olarak verdiğini söylemiştir. İşte bu durumdan dolayı Levililerden başkasını peygamber olarak kabul etmemişlerdir. Böylece Hıristiyanlığında Museviler tarafından kabul edilmemesini sağlamıştır. Museviler kabul etmemiş ama yine de dünyanın en kalabalık dini olmuştur.

Aynı Yasanın Tekrarı 18:18-19 da “biraderleri arasından bir peygamber gelecek ve RAB’bin sözlerini söyleyecektir” demektedir. “Musa gibi bir peygamber” anlatımı İsa’yı çağrıştırmaz. Çünkü İsa’nın öğretisi ile Musa’nın öğretisi benzeşmez. Oysa Musa ile Muhammed’in öğretisi çok benzeşir. En bariz benzerlik insanların sünnet olması, ibadet ederken başlarına fes takmaları, oruç tutmaları ve namaz kılmaları gibi ibadetlerdir. Bunun gibi birçok benzerlik vardır. Hatta bazıları Kuran’ı Tevrat’ın acemice taklidi gibi düşünür. Çünkü birçok olay iki kitapta da vardır.

Ayrıca Musa’nın anne ve babası vardır. Oysa İsa sadece anneye sahiptir. Tevrat soyu babadan götürmektedir. Sayılan soy kütükleri hep babadan oğla gitmektedir. Yani birader baba tarafından akraba demektir. O zaman burada kastedilen İslam olmalıdır. Çünkü Muhammed kendisini İsmail’in torunlarından saymaktadır. Oysa İsa babaya sahip olmadığından birader olamaz. Ayrıca “RAB’bin sözlerini söyleyecektir” sözü Muhammedi çağrıştırır. Çünkü Kuran tamamen Allah’ın sözlerinden oluşmaktadır. İncil’deki gibi üçüncü şahıslar tarafından anlatılmaz. Kuran tamamen birinci tekil (ya da “biz” diyerek çoğul) kişi ağzıyla yazılmıştır. Bir tek Fatiha süresi istisnası vardır. Onunda insanların Allah’a dua etmeleri için oluşturulmuş olduğu görülmektedir. İncil ise tamamen olayı dışarıdan seyreden bir kişi ağzı ile yazılmıştır. Bu durum biraderleri arasından çıkacak olan peygamberin, Muhammed olduğunu gösterir.

Tekrar İbrahim’in hikâyesine dönerek Müslümanlığın izlerini aramaya devam edelim. İbrahim cariyesinden bir oğla sahiptir ama RAB onu İsmail’in mirasçısı kabul etmez. İlle de karısı Sara’dan bir çocuğunun olmasını ister. RAB’bin ısrarını İbrahim de anlamaz. Adetten kesilmiş olan 90 yaşındaki karısının ve 99 yaşında kendisinin çocuklarının nasıl olacağını anlamamaktadır. Aslında sebebini RAB belli etmektedir. Hacer’in oğlu İsmail ve Sara’nın oğlu İshak ile iki ayrı din ve iki ayrı ümmet planlamaktadır. Fakat “anlaşmamı İshak’la devam ettireceğim” der. Öyle de olur. Tevrat İshak’ın soyu ile günümüzdeki Yahudilere kadar devam eder. (Yar.17 1-27) Fakat Kuran aracılığı ile Muhammed’le de başka bir anlaşma yapmıştır. Bu durum Rab’bin İbrahim’in cariyesi Hacer’e verdiği (Yar.16: 10) “Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak.” sözünün gereğidir. Ayrıca da İbrahim’e söylediği  (Yar.17: 4) “Birçok ulusun babası olacaksın.” sözünün tecellisidir.

İşte Rab’bin verdiği sözleri yerine getirmek için İsmail ile annesini evden kovdurur. Çölde susuz kalan Hacer oğlunun ölümünü görmeyeyim diye bir ok atımı uzaklaşıp ağlamaya başlar. O zaman RAB’bin meleği gelerek onlara sahip çıkar. Hacer orada bir kuyu fark eder ve kurtulurlar. İsmail Paran çölünde yaşar ve orada Mısırlı bir kadınla evlenir. (Yar.21 8-21)

RAB anlaşmasını İshak’la yaptığı için İsmail’in hikâyesi Tevrat’ta sona erer. Biraz daha oğullarını sayar ve ileri zamanlarda İsmaililer olarak değinir, o kadar. Hikâyenin devamını Kuran ve Muhammed’in hadislerinde görebiliriz. Muhammed kendisinin İsmail’in soyundan geldiğini söylemektedir. Ayrıca Hacer’in bulduğu suyun bugün Müslümanların zemzem dediği su olduğunu görüyoruz. Ayrıca Tevrat’ın dediği “bir ok atımı mesafe” bugün Kâbe’deki safâ ve Merve arasıdır. İsmail çölde tanrının evini (Kâbe) inşa etmiştir.

Tevrat’ın “Yar.21: 18 Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sözü de Müslümanları kastettiği çok açıktır. Bazıları paran çölünün Mekke olmadığını söyleyebilir ama bence Paran çölü tüm Arap yarımadasını kapsayan çölün adıdır. Onun için paran çölü Mekke’yi de içerir.

Tevrat’taki İsmaililer diye geçen halk bu günkü Arapları çağrıştırmaktadır. M.Ö. 3000-2000 Yıllarında Kenanlıların, Aramilerin, Akkadların, Amurrilerin, Kaldelilerin Arap yarımadasından kuzeye göç ettikleri gözükmektedir. Belki de yarımada çölleşmeye başladığındandır. Daha sonra bu bölgeye bir göç hareketi yoktur. Sanki ıpıssız bir bölge gibidir. Fakat İsmaililerin Mısır’ın doğusuna bu çöle göç ettiklerini Tevrat söylemektedir. Bu bölgede bedevi hayatı yaşayarak çoğalmış olmalılar. Kutsal kitaplar Arapların İsmaililerin Adnaliler soyundan geldiklerini söyler. Muhammed peygamber ise “Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş’i, Kureyş’ten de Beni Hâşim’i, Beni Hâşim’den de beni seçmiştir.” demektedir. Fakat genel inanış Arapların Sami ırkından geldikleri yönündedir ama ciddi bir bilgi yoktur.

Müslümanlığın ortaya çıkış şartlarından biraz bahsetmek istiyorum. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında kabileler halinde yaşayan topluluklar vardı. Bunların hepsi farklı inanışlara sahipti. Nüfus seyrek olduğu için insanlar sıkı ilişkiler içinde değildi. Toplum düzeni çok bozuktu. Kan davaları çoktu. Çok eşlilik vardı ve kadın her geri kalmış toplumda olduğu gibi insan muamelesi görmemekteydi. Hiçbir kabile diğerinin üstünlüğünü kabul etmiyordu. Sürekli bir çatışma ortamı vardı. Çölde su ve yiyeceğin az olması büyük bir birlik kurulmasını engellemekteydi.

İşte bu olumsuzluklar içinde bir peygamber çıkıyor ve çölde bir devlet kurmayı başarıyor. Üstelik öyle büyük savaşlarla veya savaş gücüyle de bunu başarmıyor. Bu kurulan, devletten çok, bir medeniyet oluyor ve bu medeniyet dünyaya damgasını vuruyor. Hatta o medeniyet Karadeniz’de küçük bir köye Arapça isim verecek kadar etkili oluyor. Benim köyümün isminin kökeni Arapçadır. Hamse köy zamanla Hamsiköy olarak değişmiştir. Hamse beş demektir ve köyüm beş mahalleden oluşmaktadır.

Bu dinin etkisinin genişliği her alanda olmuştur. Dünya edebiyatına, felsefeye, bilime bir sürü eserler kazandıran bu medeniyetin göçebe Arap bedevilerinden çıkması hayret vericidir. Hemen bütün büyük dinlerin kökeni benzerdir. (Musevilik hariç) Sanki yoktan çıkmaktadırlar. İşte bu kesinlikle arkalarında büyük bir gücün olması gerektiğinin delilidir.

Bu gözle baktığımızda üç büyük dinin kökenini oluşturan Tevrat ve diğer kutsal kitaplar kutsal mekânlarca organize edilmişlerdir. Yoksa çok daha uygun şartlarda bir sürü şarlatan din oluşturmaya çalışmış ama başaramamışlardır. Başka türlü bu kadar olumsuz şartlardan böyle büyük bir medeniyet çıkması mümkün değildir. Belki İsa peygamber Esenilerden bir şeyler öğrenmişti fakat Muhammed peygamberin okuma yazması bile yoktu. Bu dinlerin oluşumları başlı başına bir mucizedir. Hem de bu dinlerin planlar gereği olduğunu gösterir.

bereketli_hilal

Şekil 2 Bitkisel çeşitliliğin en çok olduğu bölge mavi boyalı Altın Hilal bölgesidir.

Tevrat’taki önemli bir olayda Yahudilerin göçüdür. Yahudilere, vaat edilen topraklara ulaşma macerasında bazı sorunlar vardır. En önemli sorun Kızıldeniz’in yarılması olayıdır. Mısır’dan Kenan diyarına gitmek için Kızıldeniz’den geçmek gerekmez. Çünkü bu günkü Süveyş kanalı açılmamıştır ve oraları deniz değildir. Yani Kahire’nin doğusunda Kızıldeniz ile Akdeniz arasında geniş kara köprüsü vardır. Onun için Mısır’dan kaçan birilerinin Kızıldeniz kıyısında tuzağa düşmesi mümkün değildir. Çünkü o kadar insan içinden birileri yolu biliyor olmalıdır.

Başka bir sorun ise Musevilerin 40 yıl çölde başıboş dolaşmış olmalarıdır. O dönemlerde çöl, Akdeniz’den çok daha uzaktaydı. Dünyanın en verimli ve bitki çeşitliliği yönünden en uygun toprakları oralarıydı. Altın Hilal denilen bölge Sina yarımadasına kadar uzanıyordu. Eğer biri Mısır’dan Kenan diyarına gitmek isterse çok az bir çöl geçmesi gerekiyordu. Geri kalan yol yeşillikler içinde olmalıydı. Yani 40 yıl çöllerde gezmek için epey güzergâhtan sapılması gerekmektedir. Tevrat’ta bu saptırmanın kasıtlı yapıldığı anlatılmaktadır. Eski neslin adanmış topraklara gitmesi istenmiyordu. Hatta Musa bile adanmış topraklara gidemedi.

Tevrat’ın insanları yönlendirme çalışması olduğunun en büyük delili “ahit sandığıdır”. Bu sandık Yahwe’in insanları kumanda edebilmek için en akıllılarına verdiği bir telsiz cihazıdır. Durumu anlamak için bu makalemde Tevrat’tan alıntıladığım ayetleri okumak bile yeterlidir.

Ben bu hikâyeye yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum. Öncelikle bu hikâye insanlığın gelişim hikâyesidir. Yani sadece Musevilerin yaptığı bir yolculuk değildir. İnsanlık önce cennetten kovuldu. Sonra bir yerlerde yaşadı. Daha sonra adanmış topraklara göç ettirildi.

Gen araştırmalarına göre, insanlığın kökeni doğu Afrika’dır. Yani insanlık Doğu Afrika’da bir yerde kurulan bir laboratuvarda geliştirildi. Ebu Simbel tapınağı bu bölgeye yakın olmalı. Biz burayı cennet olarak tanıyoruz. Daha sonra insanlık cennetten kovuldu. Çünkü cennette bakıcıların gözetiminde olan insanlık ekmek elden su gölden yaşıyordu. Onun için oradan çıkmak istemedi. Zorla dışarı atılan Âdem geri dönmesin diye cennet, lazerlerle korunmuştur. Bundan sonra insanlık doğada kendi başına yaşamak zorunda kalmıştır. Çeşitli bölgelere göç ettirilerek çoğalmıştır. Örneğin Kayin bir yerlere gidip evlenip yeni bir şehir kurmuştur. Bence Kayin Tassili bölgesine götürülüp orada gelişmesine devam ettirilmiştir. Tassili bölgesi Göbeklitepe gibi insanlığın geliştirildiği bir yerdir. Göbeklitepedekiler o bölgede geliştirildi ve Sümer onlarla kurulmuştur. Tassilidekilerle ise Mısır Kurulmuştur.

Uzun süre orada geliştirilen insanlığın yeni bir döneme geçmesi gerekmiştir. Çünkü Büyük sahra yeşilliklerini kaybedip çöle dönüşmek üzereydi, O tarihlerde Tassili ile Mısır arasında büyük göller ve geniş suyolları vardı. Fakat kuraklığın hâkim olmaya başlamasıyla nehirler ve göller kurumaya yüz tutmuştur. İşte Kızıldeniz’in yarılması hikâyesi bu durumu anlatıyor. Tassili ile Mısır arasında uzun bir çöl vardır. Adanmış topraklar ise Nil deltasıdır. Fakat Tevrat’ın da dediği gibi, insanlar söz dinlemez bir yapıda olduğu için eski neslin Mısır’a gitmesi istenmemiştir. Yeni nesille Mısır’da yeni bir medeniyet oluşturulmuştur.  Ve bu göçü yaptıranlar Mısır tanrılarıdır ama Tevrat’ta birleştirilerek tek tanrıya indirgenmiştir. Ayrıca Tevrat’ın Tora bölümü İbrahim peygamberin eline verilerek Musevi macerası başlatılmıştır.

Seyfullah DEMİR