Yazılarımın pek çoğunda, bizi yetiştirenlerin Atlantislilerden kalan ekipler olduğunu ve altınçağ şehirlerinde yaşadıklarını yazmaktayım. Onların pagan tanrıları olduklarını söylüyorum. O zaman o altınçağ şehirlerinin de dünyanın bir yerlerinde olması gerekir. En azından harabelerinin olması gerekir. Hatta bunların dört adet olması gerektiğini anlatmıştım. Fakat bu dört altınçağ şehri bin yıllık bir süreç için yapılmış olmalı. Hatta içlerinden biri bin yıl yaşamış olmalı. Çünkü tekâmülü 10. Seviyeye gelenler bedensiz yaşama geçeceği için oraları yavaş yavaş ıssızlaşacaktır. En uzunu bin yıl sürmesi gerekir. Fakat görevliler bu şehirlerden istediklerini çok daha uzun kullanmak zorundaydı. Onların varlığı Romalılara kadar sürdüğüne göre onların zamanına kadar bu şehirler yaşamak durumundaydı. Şimdi öyle kentlerin varlığını araştıralım.

İlk ipucunu Kurandan almıştık. Bu yerlerin cennet tanımına uygun bir yer olduğunu anlıyoruz. İkinci ipucumuzu, Sokrates’in Atlantis’inden elde ediyoruz. Biliyoruz ki her tür kıyametinden sonra teknolojinin ve sanatın zirve yaptığı bir dönem yaşar. Barış ve huzurun hâkim olduğu bu altınçağ dönemi bize bazı ipuçları sunmalıdır. Sokrates’in bahsettiği Atlantis işte böyle bir kent olmalıdır. Bu tür yerlerin bize sunabileceği iki tür ipucu olabilir. Birincisi teknolojik olarak günümüzden çok ileri olacağı için günümüzde ulaşamayacağımız düzeyde bir teknoloji görebilmeliyiz. İkincisi sanatsal olarak muazzam eserler olmalılar. Belki bizim sanatçılarımızın da yapabileceği türden eserler olabilirler ama tüm bir kent sanat eserinden oluşmalı. Yani günümüzde ekonomik olarak yapamayacağımız bir durum olmalı.

Seyrettiğim bir belgeselde (taş hariç) beton dâhil hiçbir teknolojik eserin uzun süre yaşayamayacağı anlatılmıştı. O zaman bizim arayacağımız eserlerin taştan yapılı olması gerektiğini anlayabiliriz. Bu eserlerin hem göze batmaması ama aynı zamanda göz önünde olması gerekir.

Dünyaya baktığımda pek çok aday yer görüyorum. Zaten taş eserler konusunda geçmiş insanların peynir keser gibi taşları işleyebildiklerini, hatta muazzam vinçleri varmış gibi bin tondan büyük kayaları taşıdıklarını görebiliyoruz. Daha demiri bile bulamamış bir medeniyetin sırf hobi olsun diye taştan süper eserler yaptığını düşünmek bana göre biraz saflık oluyor ama ne yazık ki şu anda dünyadaki genel kanı bu yönde.

Demek ki önce taş eserlere bakmak durumundayız. Onlarda teknolojik bir beceri varsa onu aramakla başlayabiliriz. Pek çok eserde bunu görebiliyoruz. Ben birkaçını örnek olarak alacağım. Siz videoları izleyerek gerekli bilgileri edinebilirsiniz. Ben bazılarını sırayla almaya çalışacağım.

  1. Göbekli Tepe gönümüzden 11-12 bin yıl öncesinde yaşamış insanlığın ilk tapınağından başlayalım. 12 bin yıl önce insanlık çanak/çömleksiz neolitik dönemini yaşamaktaydı. İnsanlık avcı-toplayıcı yaşam sürmekteydi. Hayvanlar evcilleştirilmemişti. İnsanlık teknolojik hiçbir şeye sahip değildi. Kadınlar toplayıcı, erkekler avcıydı. Bu insanlar bir şekilde bu yaşamlarını değiştirip 1-2 km uzaklıktan 40-60 ton ağırlığındaki kayaları kesip taşıyarak bir tepeye dikmeye başlamışlar. (Bir kamyonun dolu ağrılığının 30-40 ton olduğunu düşünün.) Bunlara, bunu neyin yaptırdığını daha da önemlisi hangi düzenekle 60 tonluk taşları taşıyıp dikebildiklerini bilmiyoruz. Taşları nasıl yonttuklarını, göstermemeleri gereken sanatsal faaliyetleri nasıl gösterdiklerini de bilmiyoruz. İşin tuhafı, bilime göre 4,5 milyarlık dünya tarihinde bu olay ilk defa gerçekleşiyordu. Bunu sağlayan şeyin ne olduğunu da bilmiyoruz. En makul açıklama “tesadüf”…

Durumu hayalinizde canlandırabilmek için kum yüklü büyük bir tırın insanlar tarafından yokuş yukarı çekildiğini hayat edin. Tırın pek çok yerine insanlar dizilip tutabilir. Fakat bir kayaya en çok 15-20 kişi tutabilir. Olmayan iplerle çekildiğini düşünelim. Bu seferde tırın el freninin çekildiğini ve tekerleklerinin dönmediğini düşündüğünüzde bunun mümkün olmayacağını anlarsınız sanırım.

  1. Baalbek kentinin yakınında 1050 ton ağırlığında bir kaya boylu boyunca uzanmaktadır. Daha büyüğü hemen yakındaki harabelerde duvar taşı olarak kullanmışlar. 1000 Ton ağırlığındaki bir kayayı kaldıracak hareketli bir vinci resimde görüyorsunuz. Bizler böyle azametli bir vinç ile kaldıracağımız kayayı, antik insanlar (M.Ö. 1100) Baalbek’te üç tanesini yerine koymuşlar, birini de yolda düşürmüşler.

    Şekil 1 Bu kayaları böyle bir vinç olmadan nasıl taşıyıp yerleştirebildiler?

  2. Başka bir veri ise bizim yapmakta zorlanacağımız teknolojiye sahip eserler yapabilmiş olmalarıdır. Aslında bu konuda pek çok video veya yazı yayınlanmıştır. Bunların en meşhur üçünden bahsedeceğim.
    • İlki; Sacsayhuaman’daki harika duvarlardır.
      Sacsayhuaman

      Şekil 2 Bu kayaları nasıl böyle yanaştırabildiler.

      Resimde de görüldüğü gibi bu duvarlar aralarına harç kullanılmadığı halde aralarına bıçak girmeyecek kadar muazzam yanaştırılmış yanaştırılmışlardır. Üstelik bunu düz bir kenar ve dik bir köşe kullanmadan yapmışlardır. Üstelik taşlar 50 tonları bulan büyülüklere ulaşmaktadır. Yani kişiler kaldırıp, kaldırıp altını yontup deneme yanılma yoluyla taşı yontarak yan yana getirmezlerdi. 50 tonluk kayayı o seviyelere kaldırmak bir problemken birde yüzlerce kere kaldırıp indiremezlerdi. Aynı taktikle yapılan Machu Picchu’da da benzer durum vardır. Her iki yapının mimarlarının aynı insanlar olduğunu tahmin ediyorum.

    • İkincisi; Ankor şehrindeki muazzam eserlerdir. Videodan muazzamlığını seyretmeniz mümkün. Ben burada farklı bir özelliğe dikkat çekeceğim. Hani duvarlar arasına bıçak girmez diyordum ama burada durum daha da ileri düzeyde. Şöyle düşünün iki taş birbirine o kadar yakınlaştırılıyor ki araya kâğıt değil su bile sızamıyor. Sanki iki taş tek taşmış gibi algılanıyor. Elbette tüm birleşim yerleri öyle değil, özellikle heykel yontmaları gereken yüzeylerde buna özen göstermişler.Resimdeki figürler üç ayrı kayaya oyulmuş. Birleşim yerleri belli olmaktadır. İki kayayı bu kadar hassas yanaştırmak ileri düzeyde tesviye araçlarının olmasına bağlıdır. Taşı taşa sürterek bu kadar muazzam bir yanaştırma yapılamaz. Zaten sanatsal olarak da bu insanlar muazzam iş çıkarmıştır.
      ankor

      Şekil 3 İki kaya arasına su bile sızamaz.

      Üçüncüsü Petra kentidir. Petra kenti yekpare kayalara oyulmuş bir kenttir. Muazzam bir işçilikle bir şehir yapılmıştır. Aslında oyulan yerlerin arkasında muazzam büyüklükte odalar var sanıyorsun ama çıka çıka tek bir oda ya da daha azı oluyor. Yani asıl amaç öndeki görüntü olduğu anlaşılıyor. Videodan muazzam sanatsal özelliklerini görebiliyorsunuzdur.

      Petra

      Şekil 4 Petra kenti.

Daha pek çok şey sayılabilir ama sanırım bu kadarı yeterlidir. Bana göre bu verilerden Ankor ve Baalbek altınçağ şehridir. Petra ise Baalbek’te yaşayan altınçağ insanlarının sanatsal faaliyetlerini gösterdiği yerdir.

Altınçağ şehirleri hem göz önünde hem de gizli olmalıdır demiştim. Göz önünde olduklarını anladık. Şimdi de nasıl gizlendiklerini anlayalım. Normalde Ankor kenti de Baalbek’te çok daha önceden yapılmıştır. Fakat sonradan bu kentlere insanları yerleştirip orayı yurt edinmelerini sağladıklarında o eserler gizlenmiş olur. Çünkü yüzlerce sene içlerinde yaşayan insanlar kendi emek ve uğraşlarını da oralara kazıdıkları için artık onların çok eskiden kaldığı gizlenmiş olur. Bu durum Ankor kentinde ya da Baalbek’te çok belirgin değil ama Machu Picchu’da durum çok belirgindir. Çünkü eskiden kalan ve altta olan duvarlar tam bir sanat ya da teknoloji harikasıyken onların üstünü tamamlayan duvarlar günümüz ustalarının eserlerine yakındır. Buradan anlıyoruz ki İnkalar buldukları yeri restore ederek yaşam alanına çevirmişlerdir. Bence aynı yöntem pek çok eserin gizlenmesi için kullanılmıştır. Nemrut dağındaki Tümülüs orada iken Kommagene kralı Antiokos kendi eserlerini bırakarak oraya kimlik kazandırmıştır. Yani Tümülüs’ü o yapmadı ama bizler o heykelleri yaptığı için Tümülüs’ü de yapmıştır diye düşünüyoruz.

Ankor kentini biraz incelemeye çalıştım. Elde ettiğim sonuç beklentilerimin çok ötesindedir. Kuran’da Semud kavmi dediği bana göre Atlantislilerdir ve Kuran’a göre bu halk; (Araf 74Düşünün ki (Allah) Âd'dan sonra sizi hükümdarlar kıldı. Ve yer yüzünde sizi yerleştirdi: O'nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.) düzlüklerde saraylar, dağlarda ev yontuyorlar.  Gerçekten Kuran’ın dediği gibi harika taş binalar vardır. Resimlerde de görüldüğü gibi çok harika bir işçilik ve beceri sergilenmiştir. Çok büyük bir sürü yapay havuz vardır. En büyük yapay havuz 8.000×2.000 m ölçülerine yakındır. Merkez sayılabilecek bir yer yok ama en görkemli yapılardan biri Ankor Wat tapınağıdır. Tapınağın çevresinde su kanalları tıpkı sokratesin anlatımına benzemektedir. Tek fark havuzların dairesel değil kare olmasıdır. Ortadaki tapınağın hemen dışı da suyla çevrili idi ama sonradan bakım olmayınca kurumuş olduğu gözüküyor. Kenti yapanların suyu çok sevdikleri belli, her yerde su var. Sanki Kuran “Altlarından ırmaklar akan” diye tanımladığı cennet burasıdır. Ayrıca taşlara çok kolay şekil verebildikleri de gözüküyor. Geniş yolları, suyolları, şelaleler, havuzlarıyla tam bir modern şehirdir. Bu kenti ilk çağ insanının planlamış olması mümkün değildir. Henüz dünyada tuvalet kültürü hiç yokken o kentte mesire yerleri vardır. Doğa tahrip edilmeden geniş bir alan çok planlı bir şekilde kullanılmıştır. İçinde harika ölçülerle bir sürü heykel ve kabartmalar vardır. İnsanlar Roma, Yunan, Sümer tanrıları gibi yarı çıplak gösterilmiştir. Üzerlerinde tunik benzeri örtü vardır. Tunikleri tekâmül seviyesini gösteren giysiler olduğunu M.S.2150 yazmaktadır. Bu binaları kesinlikle tapınak olarak adlandırmak hatalıdır. Çünkü altın çağın yaşandığı bu yerde dinler ortadan kalkmıştır. Hatta orada bu günkü anlamda bir yönetim de yoktur. Sadece tekâmülde daha önde olanlar arkadakilere yardım ederler. Onlara yol gösterirler ve bunu bir emir şeklinde yapmazlar. Altın çağdakilere yol gösteren tekâmülü yüksek kişilerden biri de Buda idi. O Buda daha sonra Budizmin kurulmasını sağlamıştır. Buda’nın heykeli ile Ankor kentindeki heykeller çok benzemektedir. Onun içinde bazı binaların tapınak olduğu hükmüne varmışlardır. Beni destekleyen en önemli verilerden biri de Budizm’de tanrı inancının olmamasıdır. Diğer bazı dinlerde olduğu gibi Budizm’de de bir kurtarıcı (Metteya, Maitreye) bekleme inancı vardır; çünkü Buda, dini tamamlayamadığını, kendisinden sonra âlemlere rahmet olmak üzere bir kişinin geleceğini, noksan işleri onun tamamlayacağını açıklamıştır. Bu “dini aslına döndürmek” ya da “gerçek Rab bilgisini yaymak”la aynı anlamdadır.

Seyfullah DEMİR

Machi picchu

Ankor Wat

Petra