Tasavvufî anlayışa göre, İnsanda iki ruh vardır: Birine rûh-i hayvânî, diğerine  rûh-i sultânî denir. Benim yazılarımda da bu iki ayrımı yaptığımı görürsünüz. Bende aynı ayrımı hayvansal içgüdüler ve ruhsal içgüdüler olarak yapmaktayım. Bu ayrımın sebebi insanın bedensel güdüleri ile ruhsal güdülerinin toplamından oluşmuş olmasıdır. Şekilde 1’de görüldüğü gibi ruh sıfır zekâyla başlar ve beden dünyada içgüdüleri sayesinde yaşar. Onu hayatta tutan tamamen içgüdüleridir ve bu içgüdülere hayvansal içgüdüler adını verdim. Kuran ise bu içgüdülere şeytan adını vermektedir. Bunlar Ego, üreme, annelik, yaşama içgüdüsü v.b güdülerdir. İnsanı kalu beladan kıyamete kadar bu güdüler hayatta tutar.

 Tasavvufi anlayışa göre ruhun manevi terbiye ve tekâmül esnasında hâl ve mertebeleri yedi kısma ayrılmıştır. Aslında bu görüş doğru olmasına rağmen her insanın dünyada bu kademeleri yaşadığını kabul ederler. Oysa bu kademeler kesin çizgilerle ayrılmadığı gibi en çok 3 kademeye kadar insan olabilir. Üst kademedekiler dünyada bedenlenmez. Ancak görevli olursa bu tür insan dünyada olabilir. Hele 6. 7. kademelerden asla dünyada bedenlenen olmaz. Özellikle şunu belirtmeliyim ki ruhun kademeleri IQ zeka yönüyle değil EQ zeka yönüyledir.

Sekil-48

Şekil 1 Ruhun madde bedenlere bağlı olarak tekâmülü

Bizler en çok 3. Kademeyi ve görevliler sayesinde de 4. Kademeyi bilebiliriz. Ondan yukarı olanlar hakkında yapılan yorumlar ancak tahmindir.

Tasavvuflar bu işi Kuran ve dolayısıyla Allah’a bağlar ama bu seviyeler tüm insanlar için geçerlidir. Yani bir dindar ile ateist aynı kademeleri çıktığı için herkes için durum aynı işler. Bu işin Kaynakla bir olmakla direk ilgisi olduğu için önemli bir konudur.

şekil 1

Şekil 1 Ruhun geçtiği kademelerin gökkatlarıyla ilişkisi

  

1.Nefs-i Emmâre

Kulu, Rabbinden uzaklaştırarak kötülükleri işlemeye tahrik eden en süflî durumdaki isyankâr nefstir. “Emmâre” çok emredici demektir. Bu sıfatı hâiz olan nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibârettir. Şehvetin esîri, şeytanın avânesi olmuş; keyfine, zevkine, günâha düşkün olan nefstir.

Nefsin düşkünlükleri ve aşırı istekleri demek olan şehvetlere karşı her hangi bir mücâdele göstermemek, onun arzularına tâbî olarak şeytanın yoluna uyup gitmek de, nefs-i emmâre seviyesinde bulunan kimselerin ahvâli cümlesindendir.

Yukarıda alıntıladığım anlatım ruhun tamamen içgüdüleriyle yaşadığını gösterir. Bu kademe öte dünyada 1. Gök katına karşılık gelir. Ruh sıfır bilinçle yola çıktığı için bedene hükmetmesi söz konusu değildir. Onun için canlı tamamen içgüdülerinin ona söylediklerine uyar. Kuran’ın içgüdülere şeytan dediğini söylemiştik. Canlı şeytanının emirlerini yerine getirmiş olur. Bu durum onun tekâmülünün olmazsa olmazıdır. Hayvanların içgüdüleriyle yaşadığını biliyoruz. İşte asıl Nef-i Emmare ile kastedilen kesim onlardır. Fakat kademeler arasındaki geçiş kesin çizgilerle ayrılmamıştır. Bir canlı ne zaman Nefs-i Emmareden Nef-i Levvameye geçtiği kesin anlaşılamaz.

Bu gün bazı hayvanlar bile Nef-si Levvame emareleri gösterir. Nette izlediğim bir videoda bir köpeğin, kemiğini bir bebeğin almasına ses çıkarmadığını gördüm. Demek ki köpek içgüdülerinin ona emrettiği “yemeğini kaptırma” emrine uymayabiliyor. Oysa bazı insanlar iki dakikalık zevk için bir bebeğe tecavüz edip onu öldürebiliyor. O insanın, içgüdülerinin emrine uyduğu için henüz Nefs-i Emmarede olduğunu anlayabiliyoruz.

 

 2.Nefs-i Levvâme

Levm etmek, kınamak ve ayıplamak demektir. Nefs-i levvâme; yaptığı kötülüklerden, Allâh’ın emir ve yasaklarına karşı gösterdiği ihmâl ve kusurlardan pişmanlık duyarak vicdânı muazzeb olan ve bu sebeple de kendisini şiddetle kınayan nefstir. Bu mertebede olan kişi, nefs-i emmâredeki fiillerin bâzılarından tevbe edip kurtulmuştur. Yâni gafletten bir nebze sıyrılmış ve günah arzusu azalmıştır. Ancak bu hisler yeterince olgunlaşmadığı için dayanamayıp tekrar günahlara düşmekten de kendini kurtaramaz.

Alıntıladığım satırlar tam olarak bizi anlatıyor. Yani ruh artık kendinin ve bilincinin farkındadır ama hayvansal içgüdülerini tam olarak yenemez. Büyük mücadeleler yapar. Gittikçe ilerler ama tam olarak egosunu hükmedemez. Bu seviye 2. Gök katına karşılık gelir. Şekil 1’de “İnsan bedeninde yarı bilinçli dönem” olarak adlandırmaktayım.

  

3.Nefs-i Mülheme

Bu mertebede kul, Allâh’ın lütfuyla hayır ve şerri hassas bir sûrette ayırd edebilme ve şehevî duygularının aşırılıklarına direnebilme dirâyetine kavuşur. Kalbi Allâh’tan gâfil kılan her şeyden uzaklaşır.

Bu seviye 3. Gök katının seviyesi olmasına rağmen dünyada şu anda pek çok insan vardır. Çünkü kıyamete yaklaştığımız bu dönemde Nefs-i Mülheme olan ruhlar vardır. Çünkü ruhların hepsi birbirine yakın olmakla beraber aralarında fark olur. Bunun nedeni ruhların tekâmül etme hızlarıdır. Bazı ruhlar hızlı tekâmül ederken diğerleri daha yavaş tekâmül eder.

 

 4.Nefs-i Mutmainne

Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine lâyıkıyla uyup, men ettiklerinden titizlikle sakınmak sûretiyle mânevî hastalıklardan kurtulmuş, hakîkî ve kuvvetli bir îmân ile de huzûr, sükûn ve itmi’nâna kavuşmuş nefstir. Kalb, zikrullâh bereketiyle şüphe ve tereddüdlerden arınmış, her an şükür ve senâ hâlindedir.

Dördüncü seviyelerdeki ruhlar görevli olarak enkarne olmuşsa ancak dünyada görülürler. Tüm ruhlar bedenlendiğinde bedenin içgüdüleriyle enkarne olduğu için şeytanıyla beraber bedenlenir. Ne kadar yukardaysa o kadar şeytanına hükmeder. Bu seviyelerdekileri dünyasal bir şeye değer vermeyeceği aşikârdır. Yalnız bu durumu Budistlerin dünyasal değerlere önem vermemesiyle karıştırmamak gerekir. Budistler yapıları gereği değil inançları gereği maddeye önem vermez. Oysa Nefs-i Mutmainne seviyesindeki bir insan için bedenin hiçbir arzusu sorun olmaz. Budist dünyasal isteklerini köreltmek için kendisiyle savaşır. Oya bu tür insanlar savaşmaz. Zaten o duygular onda oluşamaz. Oluşsa bile bir sivri sineğin ısırması gibi duyulmaz bile.

 

5.Nefs-i Râdıye

Dâimâ Hakk’a yönelmek sûretiyle Allâh ile beraber olma şuuruna erişmiş, hikmetine ve hükmüne râm olarak Rabbinden râzı ve hoşnud hâle gelmiş olan nefstir. Bu mertebeye yükselen kul, kendi irâdesinden vazgeçip Hakk’ın irâdesinde fânî olmuştur.

 

6.Nefs-i Merdıyye

Cenâb-ı Hakk’ın bizzat râzı ve hoşnûd olduğu bir nefs olan merdıyyede kötü huylar yok olmuş, güzel huylar ve ahlâkî meziyetler inkişâf etmiştir. Öyle ki; Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, sevgi, cömertlik, affedicilik ve hassâsiyet onda bir lezzet hâlindedir. Bu mertebedeki bir mümin, nefsini en güzel bir şekilde muhâsebe ve murâkabe eder. Her nefeste varlık ve benlik keyfiyetlerini gözeterek şeytânî hîlelere karşı boş bulunmaktan sakınır.

Beşinci ve altıncı seviyedekiler zaten dünyada bedenlenmez onun için onların yapıları hakkında bir fikrimiz olamaz. Zaten bu ruhlar Yüksek konseyi oluştururlar. Alıntıladığım yazıda da “Bu mertebeye yükselen kul, kendi irâdesinden vazgeçip Hakk’ın irâdesinde fânî olmuştur.” Diyerek bu durumu anlatır. Fakat dediğim gibi onlar bedenlenmediği için kul statüsünde olmazlar.

 

7.Nefs-i Kâmile/Nefs-i Sâfiye

Nefs-i kâmile, tezkiye netîcesinde arınmış, sâf, berrak, ulvî ve olgun nefstir. Bütün mârifet sırlarının tahsîl edildiği ve ancak Cenâb-ı Hak tarafından vehbî olarak lutfedilen bir makâmdır; Hak vergisidir, sırf çalışmakla elde edilmez. Kader sırrına mebnî, ilâhî bir ihsândır.

Yedinci seviyeye gelen ruh kaynakla bir olmaya hazırdır. Onun vasıflarını bilbilme imkanımız hiç yoktur.

İslam alimleri veya tasavvufçular bu nefs kademelerinin dünyada olduğunu düşünürler. Onun içinde dünyasal örneklerle çeşitlendirmeye çalışırlar. Oysa bu nefs kademeleri çıktığı kaynağa dönecek olan ruhun geçireceği evrelerdir. Bu kademelerden sadece ikisi, dünyada bedenli hayatta geçilir. Diğerleri bedensiz yaşamda ve öte dünyada geçilir. Kuran bu konularda kapalı olarak bilgi vermektedir.

Konuyu tam olarak anlayabilmek için Şekil 2 ve 3’den yararlanmak ve durumu sayılara dökmek gerek.  Her ruh sıfır bilinç, 7 nefs (madde) yapısı olarak yola çıkar ve 7 bilinç, sıfır nefs (madde) yapısına ulaşır. Buradaki 7 rakamı ruhun 7 hali olduğundan alınmıştır. Her gök katı ruhun bir haline karşılık gelir. Buna göre;

tekamul1

Şekil 3 Ruhun, nefs (madde) ve bilinç yapısı.

1. Nefs-i Emmâre: Ruh, sıfır bilinç, 7 nefs (madde) olarak başlar ve 1 bilinç ve 6 nefs olarak Nuh tufanını yaşayarak bir üst boyuta geçer.

2. Nefs-i Levvâme: Ruh, 1 bilinç ve 6 nefs olarak başlar ve 2 bilinç ve 5 nefs olarak kıyametle bedenlenme sürecini bitirir.

3. Nefs-i Mülheme: Ruh, 2 bilinç ve 5 nefs olarak başlar.  3 bilinç ve 4 nefs olarak bir üst boyuta geçer.

4. Nefs-i Mutmainne: Ruh, 3 bilinç 4 nefs olarak başlar.  4 bilinç ve 3 nefs olarak bir üst boyuta geçer.

5. Nefs-i Râdıye: Ruh, 4 bilinç 3 nefs olarak başlar.  5 bilinç ve 2 nefs olarak bir üst boyuta geçer.

6. Nefs-i Merdıyye: Ruh, 5 bilinç 2 nefs olarak başlar.  6 bilinç ve 1 nefs olarak bir üst boyuta geçer.

7. Nefs-i Kâmile: Ruh, 6 bilinç 1 nefs olarak başlar. 7 bilinç ve sıfır nefs olarak Kaynakla bir olur.

Yani artık evren denilen bu dünyadan çıkar. Geldiği kaynağa geri döner. Bu işlemin oluşabilmesi için beraber yaratıldığı diğer kısmıyla birleşmesi gerekir. Oda ikiz ruhudur. Son noktada bu ruhlar birbirlerini çekerek birleşirler ve tamamen nefs (madde) yapısından kurtularak saf enerjiye dönüşerek kaynakla bir olur. Bu durum ruhun tekâmülünün başka bir anlatımıdır. Tekâmül ile ikiz ruh konusunu buradan okuyabilirsiniz.

Ruhun geçtiği aşamaları gördük ve bu aşamaları anlamamıza yarayacak örnekler sunmak istiyorum. Fakat yapımız gereği sadece insan dönemine ait örneklere ulaşma imkânımız var. Doğal olarak sadece bu dönemlere ait birkaç örnek sunacağım. Ben ‘öte dünyanın yapısı’, ‘ölüm deneyimini’ ve ‘öte dünyanın ceza mükâfat sistemini’ anlatan dört örnek seçtim. Alıntı yaptığım kitaplardan başka örneklerde okumanız mümkün.

Örnekleri Michael Newton’un Ruhların kaderi ve Ruhların Yolculuğu adlı kitaplarından aldım. Yazar deneklerini hipnozla doğum öncesine götürerek öte dünya yaşamlarını sorgulayabilmektedir. Ben bu kitapların bu yöntemle insanlığın hizmetine sunulan bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Yani bu kitapların kıyamete beş kala insanlığın hizmetine sunulması gerekiyordu. Kitaplarda ancak bize verilmesi gereken kadar bilgi vardır. Din kitaplarından çok daha doğru ve etraflı kaynaktırlar.

Yazarın, Thece isimli nispeten üst bir ruhla yaptığı ve evrenin yapısını anlatan satırlarla başlamak istiyorum.

 

Dr. N: Thece, sana kaynak hakkında biraz daha soru sorarak bitirmek istiyorum. Ruh olarak uzun bir geçmişin var, buna göre daha önce söz ettiğin yaratılışın birliğine nispetle kendini nasıl görüyorsun?

D: (uzun bir ara) Yol katetme duyumları ile. Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.

Dr. N: Bu süreci sanki canlı bir organizmanın genişlemesi ve daralması gibi gösterdin.

D: …Patlama şeklindeki bir serbest kalma vardır… sonra da geri dönme… evet, kaynak nabız gibi atar.

Dr. N: Ve sen bu enerji kaynağının merkezine doğru mu ilerliyorsun?

D: Gerçekten merkez yoktur. Kaynak her tarafımızdadır, sanki… atan bir kalbin içindeymişiz gibidir.

Dr. N: Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?

D: Evet, dışarı fırlatıldığım zaman bir çocuktum. Şimdi gençliğim silindikçe geriye doğru çekiliyorum.

Dr. N: Geri, nereye?

D: Kaynağın daha çok içine.

Dr. N: Acaba bu enerji kaynağını renkleri kullanmak vasıtasıyla ve ruhun mesafe katetmesini ve yaratıcı alanı açıklayacak bir şekilde tanımlayabilir misin?

D: (içini çekerek) Sanki bütün ruhların… bir hale etkisi üreten… yekpare elektriksel bir patlamanın parçası olmaları gibidir. Bunun içinde… dairesel hale koyu mor bir ışıktır ki yayılarak… kenarlara doğru rengi açılır. Ve beyazlaşır. Bizim farkındalığımız yayılan ışığın kenarlarında başlar ve büyüdükçe… daha koyu ışığın içine doğru çekiliriz.

Dr. N: Yaratılışın tanrısını soğuk, karanlık ışık olarak gözümüzün önüne getirmekte zorlanıyorum.

D: Çünkü ben birleşmeye onu iyi bir şekilde tanımlayacak kadar yakın değilim. Karanlık ışığın kendi de bir… örtüdür ve onun ardında biz yoğun bir sıcaklık hissederiz… bizim için her yerde olan… ve canlı… varlığı tanımakla dopdoluyuzdur.

Dr. N: Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?

D: Olmak… ilkbaharın ilk çiçeğinin açmasını seyretmek gibidir ve çiçek sensindir. Ve o giderek açıldıkça, muhteşem bir bahçede başka çiçeklerin de farkına varırsın ve orada… kayıtsız şartsız bir memnuniyet vardır.

Dr. N. Eğer, bu patlayıcı, çok renkli enerji kaynağı kendi içine çökerse, sonunda bütün çiçekler ölecek mi?

D: Çöken bir şey yoktur… kaynak sonsuzdur. Ruh olarak bizler asla ölmeyiz… bunu bir şekilde biliyoruz. Birleştikçe artan bilgeliğimiz kaynağı daha güçlü yapar.

Dr n: Kaynağın bu uygulamayı icra ettiğinin nedeni bu mudur?

D: Evet, bir mükemmellik durumuna ulaşabilmemiz için bize hayat vermek.

Dr. N: Zaten mutlak anlamda mükemmel olan bir kaynak, niçin mükemmelden daha eksik ek zekâ yaratmaya ihtiyaç duysun.

D: Yaratıcının yaratmasına yardımcı olsun diye. Bu yolda, benliğin dönüşümüyle ve olgunlaşmasının daha yüksek planlarına yükselerek hayatın binasına bir tuğla da biz ekleriz.

Dr. N: Ruhlar bir çeşit ilk günah yüzünden kaynaktan koparak yeryüzü gibi yerlere gelmeye zorlanmışlar mıydı veya ruh dünyasının rahmetinden düşmüşler miydi?

D: Bu saçmalık. Biz… yaratılışın güzel çeşitliliği içinde… övülmek için geldik.

Dr. N: Thece, beni dikkatle dinlemeni istiyorum. Eğer kaynağın övgüye değer bir hal alacağını umut ettiği daha düşük zekâ yaratmak üzere kendi ilahi enerjisinin bir bölümünü kullanması suretiyle daha güçlü veya daha bilge olmaya ihtiyacı varsa, bu onun tam mükemmellikte olmadığını ortaya koymaz mı?

D: (ara) Kaynak kendisini tamam etmek için yaratır.

Dr. N: İşte bende bunu söylüyorum. Mutlak olan şey nasıl daha mutlak olabilir, bir eksikliği söz konusu olmadığı takdirde?

D: (tereddütle) Bizim… kaynağımız olarak gördüğümüz şey hakkında bütün bilebildiğimiz bu ve yaratıcının arzusunun bizim vasıtamızla kendisini ifade etmek olduğunu düşünüyoruz… doğurarak.

Dr. N: Ve kaynağın ruhlar olarak bizlerin mevcudiyetiyle kendisini fiilen daha güçlü kıldığı kanısında mısın?

D: Ben yaratıcının mükemmelliğinin beslendiğini ve zenginleştiğini görüyorum… bizimle mükemmelleşme imkânını paylaşması sayesinde… ve bu kendisinin en nihai genişlemesidir.

Dr. N: O halde kaynak iradi olarak mükemmel olmayan ruhlar ve bu ruhlar için mükemmel olmayan hayat formları yaratarak başlıyor ve kendisini genişletmek üzere neler olduğunu seyrediyor.

D: Evet ve bizim bu karara iman etmemiz ve hayatın kökenine geri dönüş sürecine güvenmemiz gerekir. Bir kişinin yiyeceğin değerini takdir etmek için aç kalmaya, sıcaklığın nasıl bir nimet olduğunu anlamak için soğuğa ve ana babanın değerini görmek için çocuk olmaya ihtiyacı vardır. Dönüşüm bize amaç verir.

Dr. N: Ruhlar için ebeveyn mi olmak istiyorsun?

D: …Kendimizin oluşumuna katılmak… benim hayalim budur.

Dr. N: Eğer ruhlarımız fiziksel hayatı deneyimlememiş olsaydı, bana anlattığın bu şeyleri yine bilebilir miydik?

D: Bunları bilirdik ama yakından bilemezdik. Sanki ruhsal enerjine yalnızca tek bir nota ile piyano gamlarını çalmasını söylemek gibi olurdu.

Dr. N: Eğer kaynak besleyeceği ve büyüteceği ruhları yaratmasaydı, yüce enerjisi sence kendini ifade edememekten dolayı içine çekilir ve büzülür müydü?

D: (içini çekerek) Belki de amacı budur. (sayfa 25-258)

Bu yazıda insanlığa verilmesi gereken bilginin sınırlarını da görüyoruz. Dinlerle oluşturulan sisteme de çağrışım yaparken, bilime de vurgu vardır. Özellikle “Başlangıçta ruh enerjimizin kaynaktan dışa doğru göçü vardı. Sonrasında hayatlarımız içe doğru… kavuşma ve birleşmeye doğru yol alarak geçer.” cümleleri ruh dünyasının büyük patlamayla başladığını ve tekamülle geri döndüğünü ima etmektedir. Bu dinlerdeki O’ndan geldik O’na döneceğiz sözünün bir başka versiyonudur. Satırlarda zekâ gelişimine vurgu vardır ama kökenimizin bilinçsiz enerji olduğu bilgisi çok açık değildir. Gerçi deneğe sorulan Bu halenin ucuna ittirildikten sonra bir ruh olarak kimliğinin ilk farkındalığı nasıl bir şeydi?” sorusu olayı biraz aydınlatır niteliktedir ama sanki büyük patlamadan hemen sonra ruhlar bilinçliymiş gibi de algılanabilir. Oysa bilinç tamamen geri dönüşün meyvesidir. Kusurlu olan ruhlar gittikçe kusurlarından arınarak kaynağa doğru ilerler. Patlamayı tarifleyen denek bir halenin ucuna doğru gitmek gibi çok güzel bir tanım yapmıştır. Aslında durumu tam olarak anlatmaz ama bizim anlamamıza yardımcı olur. M kuramını anlattığım yazımı da düşünerek değerlendirildiğinde durumu bir nebze anlamak mümkün olabilir. Büyük patlamada oluşan boyutların en dış halkasındayız. Fakat sadece vakıf olduğumuz boyutlar açıktır. Diğerleri kapalıdır. Örneğin 3 boyutlu dünyamızda sadece 3 boyut açıktır.(Zaman mekan boyutu değildir) Fakat biz gelişip de boyut atladığımızda örneğin 5 boyutlu uzaya geçtiğimizde 5 boyutu algılıyor olacağız. Diğer boyutlar kapalı olacak. Bu böyle 10. boyuta kadar devam edecek. Kaynak ise 11. boyutta. Fakat bizler ruh olarak bu süreçleri yaşayacağız. Bedenimiz ise bu dünyada geçici bir süre kullandığımız yardımcı unsurdur. Sıfır zekâdan, kendi kendine yeten zekâya gelene kadar beden kullanılır. Ondan sonrası için beden gerekmez

Onuncu boyuta gelene kadar bizler hem IQ hem de EQ olarak gelişeceğiz fakat kütlemiz azalacak. Yani kütle olarak atom boyutundan başlayıp 10. boyutta sicim olacağız. 10. boyutun sonunda kaynağa ulaşmak üzereyken bile hala küçük bir kütleye sahip olmaya devam edeceğiz. Oysa kaynakta hiç kütle yoktur. İşte tam o noktada tüm evrende yaşayabileceğimiz en büyük hazzı ve mutluluğu yaşayacağız. Çünkü o noktada ruh ikizimizle birleşeceğiz. Ruh ikizimiz, anti evrenden bizim paralelimiz bir gelişme göstererek aynı anda aynı noktaya gelmiş olacağız. Ruh ikizimiz ise büyük patlamada ikiye ayrılan enerjimizin diğer yarısıdır. Bir madde ve antimadde birleşerek enerjiye dönüşme işlemini gerçekleştireceğiz ama zaten büyük patlamada bunun tersini yaşamıştık. Uzun bit tekâmül döneminden sonra çıktığımız kaynağa geri döneceğiz ama ilk çıktığımız andan çok daha bilinçli olarak.

Yazar kaynaktan ayrılmanın bir günah yüzünden olup olmadığını sorduğunda denek “saçmalık” dedi. Aslında birçok kaynakta kaynaktan ayrılmanın gerekçesi günah olarak sunulmaktadır ama günah diye bir şey yoktur. Bizim yapmamamız gereken bir şeyi yapmamamız söz konusu değildir. Bizim günah diye adlandıracağımız bir çocuğun yaramazlıklarından ileri değildir. Eğer çocuk gaddar bir ebeveynin elindeyse yaramazlığından dolayı ceza görebilir ama işi bilen ebeveynler çocuğu cezalandırmaz. Çünkü yaramazlık diye söylenen şeyler çocuğun gelişimi için çok önemlidir.

Yukarıdaki seansta tekâmülden direk bahsedilmez. Yazarın “Ama, ruhun bilgide ilerledikçe bir köken noktasına doğru gittiğini söylemiştin?” sözü bize durumu açıklar.  Köken noktası dediği kaynaktır.

Yazarın sorgusu sonucu dinlerde tanrı diye nitelenen ama deneğin kaynak olarak nitelediği gücün mutlak olmadığı sonucuna varıldı. Her ne kadar denek itiraz ettiyse de mantıklı bir çözüm getiremedi. Bu benimde savunduğum bir sonuçtur. Bu düzeni kim kurduysa bir amacı vardır. Bir yarar ummaktadır. O’na dönecek olmamız bu yararın bizim üzerimizden geçtiğini göstermektedir. Yani dinlerde anlatılan sonsuz veya mükemmel tanrı kavramları doğru değildir. İçinde bulunduğumuz düzen bu durumun delilidir. Tanrı ya da kaynak mükemmel olsaydı bizim varlığımız gereksiz olurdu. Üstelik mevcut inanışta biz zaten zekiydik ve daha zeki olmayacağız. Bu zekiliğimizle tanrıyı ya da kaynağı kirletiyor olmamız gerekir. Çünkü biz mükemmelden çok uzağız. Dünyada bir sürü sapık, sadist ya da kan döken insan var. Normal dediğimiz insanlar bile mükemmel olmaktan çok uzaktır. Nasıl olurda mükemmel bir şey kusurlu şeyleri yaratıp kendine katarak kendini kirletir. Bu mantıklı değildir.

Dediğim gibi verilmesi gereken bilgiler kadarını veren kitaplarda öte dünyanın yapısını anlatan güzel anlatımlar var. Ölmeden önce herkesin mutlaka okuması gerekir. Elbette dini inançlarla paralellik olmasına rağmen aynı değildir. Onun içinde birçok kişiye göre saçmalıktan öteye gitmez. Ayrıca bilgilerin elde ediliş biçimi herkes tarafından çok kabul görmez. Onun için güvenilir gözükmez. Fakat ben bu kitapları okuduğumda bir hazinenin içine düştüğümü hemen anlamıştım. O zamandan beri benim için öte dünyanın yapısını anlatan en iyi kaynaklardan biri olmuştur.

 

Vaka 3

Dr. N: Şimdi bedeninden ayrılıyorsun. Kendini öldüğün yerden, yeryüzü planından giderek daha uzaklaşırken gör. Ne deneyimlediğini bana bildir.

D: Önce… çok aydınlıktı… yeryüzüne yakın… şimdi biraz daha karanlıktı çünkü tünele girdim.

Dr. N: Tüneli bana tarif et.

D: İçi boş … loş bir delik… ve karşı uçta küçük bir ışık halkası var.

Dr. N: Peki, bundan sonra ne oluyor?

D: Bir çekilme… hafif bir çekilme hissediyorum… Kendimi bu çekime bırakarak tünelden süzülmemin gerektiğini düşünüyorum… ve öyle yapıyorum. Şimdi karanlık azaldı, çünkü parlak halka önümde genişliyor. Sanki… (duraksama…)

Dr. N: Devam et.

D: İleri doğru çağrılıyorum…

Dr. N: Tünelin ucundaki ışık önünde genişlesin ve sen sana neler olduğunu açıklamaya devam et.

D: Işık halkası çok genişliyor ve… tünelin dışındayım. Bulutumsu bir parlaklık var. Işıktan bir sis. İçinden süzülüyorum.

Dr. N: Tüneli terk ederken, görsel olarak tam bir netlik olmaması dışında zihninde başka ne var?

D: (sesini alçaltarak) Öyle… dingin… öyle sessiz yer ki… Ruhların mekanındayım…

Dr. N: Bu anda bir ruh olarak başka izlenimlerin var mı?

D: Düşünceler! Her tarafımda… düşünce gücünü hissediyorum. Ben…

Dr. N: Şimdi iyice gevşe ve izlenimlerinin kolayca açığa çıkmasına izin ver ve bir yandan da neler olduğunu tam olarak bana bildirmeye devam et.

D: Peki, ama kelimelerle anlatmak zor. Hissettiklerim… sevgi düşünceleri… arkadaşlık… empati… ve hepsi de… önceden beklemeyle karışık… sanki oradakiler… beni bekliyorlarmış gibi.

Dr. N: Güvenlikte olduğun duygusu var mı, yoksa bir parça korkuyor musun?

D: Korkmuyorum. Tünelin içinde olduğum sırada daha… şaşkındım. Evet, kendimi güvende hissediyorum… benimle ilgilenen… bana özen gösteren düşüncelerin geldiğini fark ediyorum. Garip, fakat etrafımdakiler kim olduğum ve şimdi niçin burada olduğumla ilgili bir anlayışa sahip.

Dr. N: Bu etrafındakilere dair herhangi bir ipucu görüyor musun?

D: (fısıltı bir tonla) Hayır, bunu hissediyorum… her yerde bir düşünce ahengi var.

Dr. N: Tünelden çıktıktan hemen sonra çevrende buluta benzer oluşumlardan bahsettin. Yeryüzünün tepesindeki bir gökyüzünde misin?

D: (duraksama) Hayır, öyle değil… fakat yeryüzündekinden değişik bu bulutumsu maddenin arasında yüzüyorum gibi görünüyor.

Dr. N: Peki herhangi bir şekilde yeryüzünü görebiliyor musun? Senin altında mı?

D: Belki öyledir, fakat tünele girdiğimden bu yana onu görmedim.

Dr. N: Hâlâ yeryüzüyle bağlantın olduğu duygusunda mısın? Örneğin belki başka bir boyut aracılığıyla.

D: Bu bir olasılık, evet. Zihnimde yeryüzü yakın görünüyor… ve hala yeryüzüyle bağlantım olduğunu hissediyorum… fakat başka bir yerde olduğumu biliyorum.

Dr. N: İçinde bulunduğun mekan hakkında başka neler anlatabilirsin?

D: Hâlâ biraz… bulanık… fakat dışına çıkıyorum. (sayfa 31)

Bu satırlar ruhun öte dünyaya geçişini anlatıyor. Fakat hemen ölüm anından başlamıyor. Aslında hemen ölüm anında kişi kendini bedeni dışında bulur. Bu istemsiz olur. Bedenindeyken çektiği acılar ve korkular sona erer. Sonsuz bir huzur ve sükûnet hisseder. Ölüm anının nasıl olduğunu merak edenler Ölüme yakın deneyim yaşayanların anlattıklarını okumalıdır. Ölümden hemen sonra ruh kendini ve yakınlarını görür. Bir miktar dünya ortamında kalır. Fakat zamanı geldiğini hissettiği anda, öte dünyaya çekildiğini hisseder. İnsanlar genelde dini inançlarına veya dünyadayken ona hâkim olan ana düşüncelere göre karşılaşırlar. Yani Hıristiyan birini İsa veya Meryem Ana karşılayabilir. İnançsızlar için ise daha çok akraba motifleri kullanılır. Fakat bu karşılama tamamen öleni rahatlatmak ve kolay uyum sağlamasını temin içindir ve kısa sürer. Ruh hemen gerçeğe vakıf olur.

 

Vaka 6

Dr. N: Etrafında ne görüyorsun?

D: Sanki… çevremde kayan… tertemiz beyaz bir kumla beraber… sürükleniyormuş gibiyim… ve dev bir plaj şemsiyesinin altındayım… parlak renkte uzunlamasına parçaları var… hepsi de buharlaşmış ama yine de birbirine tutturulmuş halde…

Dr. N: Yalnız olduğumu sanıyordum… fakat… (uzun bir tereddüt) uzakta… oo… ışık var… hızla bana doğru geliyor… hey, şuraya bak!

Dr. N: Nedir o?

D: (heyecanlı) Charlie Amca, (bağırarak) Charlie Amca, buradayım!

Dr. N: Niçin seni karşılamağa bu kişi geliyor?

D: (başka bir şeyle meşgul uzak bir sesle) Charlie Amca, seni öyle özledim ki.

Dr. N: (Soruyu tekrarlıyorum)

D: Çünkü akrabalarımın içinde en çok onu severdim. Ben çocukken ölmüştü ve onu asla unutmamıştım (bu deneğin en son geçmiş hayatında, Nebraska’daki bir çiftlikte).

Dr. N: Onun Charlie Amcan olduğunu nasıl biliyorsun? Tanıyabileceğin belirli özelliklere mi sahip?

D: (Denek koltuğunda heyecanla kıpırdanıyor) Tabii, tabii… Tıpkı onu hatırladığım gibi, neşeli, nazik, sevecen artık yanımda. (kıkırdıyor)

Dr. N: Nedir komik olan?

D: Charlie Amca eskisi gibi şişman.

Dr. N: Ve gelince ne yapıyor?

D: Gülüyor ve elini bana uzatıyor…

Dr N: Bu onun elleri olan bir çeşit bedene sahip olduğu anlamına mı geliyor?

D: (gülüyor) Eh, hem evet hem de hayır. Etrafta yüzüyorum ve o da. O… benim zihnimde… her yanını bana gösteriyor… ve en çok fark ettiğim şey… bana uzattığı eli.

Dr. N: Niçin elini maddeleşmiş bir biçimde sana uzatıyor?

D: (ara) Beni… rahatlatmak için… yönlendirmek için… ışığın daha ilerisine doğru.

Dr. N: Ve sen ne yapıyorsun?

D: Onunla birlikte gidiyorum ve çiftlikte samanların üzerinde oynayarak geçirdiğimiz güzel zamanları düşünüyoruz.

Dr. N: Ve onu tanıman için mi bunları zihninde görmene olanak sağlıyor.

D: Evet… son hayatımdaki halini… ki korkmayayım. Hâlâ ölümümden dolayı bir parça şokta olduğumu biliyor. (denek bir araba kazasında aniden hayatını kaybetmiştir).

Dr. N: O halde, ölümden hemen sonra, başka hayatlarda kaç kere ölümünü deneyimlersek deneyimleyelim, ruh dünyasına alışana kadar bir parça korkabiliyor muyuz?

D: Gerçekte korku değil –hayır değil- daha çok kaygı, belki. Benim için her seferinde değişiyor. (Arabayla) çarpışma beni hazırlıksız yakaladı. Hâlâ biraz karışığım.

Dr. N: Peki, biraz daha ilerleyelim. Şimdi Charlie Amca ne yapıyor.

D: Beni… gitmem gereken yere götürüyor.

Dr. N: Üçe kadar sayalım ve o yere gidelim. Bir-iki-üç! Ne oluyor, anlat.

D: (uzun bir ara) Etrafta… başka kişiler… var… ve… dost… görünüyorlar… ben yaklaşırken… onlara katılmamı ister gibi görünüyorlar.

Dr. N: Onlara doğru gitmeye devam et. Acaba seni beklemekte oldukları gibi bir izlenim alıyor musun?

D: (hatırlayarak) Evet! Gerçekten de daha önce onlarla birlikte olduğumu fark ediyorum… (ara) Hayır, gitme!

Dr. N: Şimdi ne oluyor.

D: (çok tedirgin) Charlie Amca beni bırakıyor. Niçin gidiyor?

Dr. N: (Böyle koşullarda kullandığım standart yatıştırma tekniklerini uygulamak için diyaloğa ara veriyorum, sonra yine devam ediyoruz.) Zihninin içlerine derinlemesine bak. Charlie Amca’nın niçin bu noktada senden ayrıldığını anlamak gerek.

D: (daha rahat, fakat üzüntüyle) Evet… o benden… daha farklı bir yerde kalıyor… yalnızca beni karşılamak için… beni buraya getirmek için gelmiş.

Dr. N: Anladım galiba. Charlie Amca’nın işi ölümünden sonra seni karşılayan ilk kişi olmak ve iyi misin diye bakmak. Şimdi şunu bilmek istiyorum, acaba kendini biraz daha iyi ve evinde gibi hissediyor musun?

D: Evet, öyleyim. Charlie Amca’nın beni diğerleriyle bırakıp gitmesinin nedeni bu. (sayfa 44)

Bu vakada akraba motifiyle karşılanan bir deneğin anlatımlarını görüyorsunuz. Kısa süre sonra olaylara vakıf olan ruh yapması gerekenler için hazırlanır. Bu anlatımlarda gördüğüm bir nokta da şudur. Öte dünya tamamen madde dünyası düşünülerek dizayn edildiğidir. Deneklerin havada süzülmeleri dışında bina, okul, kitap gibi şeyleri tarifledikleri görülür. Yani orası tam olarak gelişmemiş ruhun yaşayabilmesi için dizayn edilmiştir. Dünyada yaşadığı hayatının ona getirisini orada ruhuna yükleyecektir. Bunun için bir okul ya da ibadethane gibi bir yerlerin varlığından bahsederler. Fakat bu görüntüler her ruh için özeldir. Onlar için en uygun ortam oluşturulur. Bu taklit edilen mekânın yanında zamanında benzer şekilde taklit edildiği görülür. Üst ruhlar için zamanın farklı olduğu ama yeni yetmeler için ise dünya benzeri olduğu gözükmektedir.

Dinlerin tam doğruyu söylemediğini anlattım. Özellikle Cennet ve Cehennem kavramlarının çok uçuk olduğunu söyleyip duruyorum. Büyük suç sayılacak bir cürüm işleyen ruhun durumu bizi aydınlatabilir.

 

Vaka 10

Dr. N: Ruhlar, yeryüzü hayatında başkalarını inciten kusurlu yaşam sürmekten sorumlu tutulurlar mı?

D: Evet, hayatta iken bir başkasına gaddarca yanlış yapanlar, böyle ruhlardan birini tanıyorum.

Dr. N: Bu varlık hakkında neler biliyorsun? Söz konusu hayatın ardından ruh dünyasına döndükten sonra bu ruhun başına neler geldi.

D: O… bir kızı incitmişti… korkunç bir şekilde… ve grubumuza katılamadı. Onu daha geniş bir çalışma bekliyordu çünkü o bedendeyken başarısız olmuştu.

Dr. N: Cezasının kapsamı neydi?

D: Ceza demek… yanlış bir yorumdur… doğrusu yenilemedir. Bunun öğretmenle ilgili bir nokta olduğunu anlamalısın. Öğretmenler zulme bulaşanlara karşı daha serttirler.

Dr. N: Ruh dünyasında “daha sert” ne anlama gelir?

D: Yani o kıza zarar verdiği o üzüntü verici hayattan sonra bizim aramıza… arkadaşlarının arasına geri gelemedi.

Dr. N: O öldüğü zaman seninkiyle ayrı ruhsal giriş kapısından mı geldi?

D: Evet, fakat hiç kimseyle buluşmadı… dosdoğru öğretmenle beraber yalnız olduğu yere gitti.

Dr. N: Ona daha sonra ne oldu?

D: Bir süre… çok uzun olmayan bir süre sonra… bir kadın olarak yeniden yeryüzüne döndü… İnsanların zalim olduğu… fiziksel olarak kötü davrandıkları bir yere… bu onun özgürce yaptığı bir seçimdi… bunu deneyimlemeye ihtiyacı vardı…

Dr. N: Sence bu ruh, kızı incitmesinin faturasını ona evsahipliği eden eski bedendeki insan beynine mi çıkartmıştı?

D: Hayır, kabahati üstlendi… kusuru insani zayıflıkların üstesinden gelmeyi becerememesinde buldu. Anlayış kazanmak için bir sonraki hayatında tacize uğrayan bir kadın olmayı talep etti… kıza verdiği zararı takdir edilmesi için.

Dr. N: Eğer bu arkadaşın anlayış kazanamasaydı ve yanlış eylemlerin içinde yer almaya devam etseydi, bir ruh olarak ruh dünyasındaki birisi tarafından yok edilebilir miydi?

D: (uzun bir ara) Enerjiyi tam olarak yok edemezsin… fakat yeniden işlenebilir… pek çok hayattaki… başa çıkılamayan negatiflik… yeniden düzenlenebilir.

Dr. N: Nasıl?

D: (belirsizce)… Yok ederek değil… yeniden biçimlendirerek… (sayfa 71)

Gördüğünüz gibi cehennemde ilelebet yanmak gibi bir şey yoktur. Öte dünyada hayvansal duygular olmadığı için ruh yaptığı kötü davranıştan dolayı büyük buhranlar yaşar. Bu durumu dengeleyebilmek için mazlum rolü ile tekrar bedenlenir. Böylece onun için yüzkarası olan durum bir miktar tolore edilir.

Eğer ruh tekâmül etmeyi başaramayacaksa zaten bilinir. Öyle ruhlar yok edilmezler. Enerjileri başka ruhların enerjileriyle karıştırılır ve yeni farklı bireyler olarak devam ederler. Her ruh oluşturulduğu ana kaynağa geri dönmek zorundadır. Bu süreç ruhların tercihine bırakılmaz. Hiçbir zerre enerjide zayi edilmez. Özellikle insan bedenine girecek kadar gelişen ruh otomatik süreci bitirdi demektir. Otomatik süreci bitiren ruh, epey akıllandı demektir. Öyle bir enerjinin zayi olması hiç düşünülemez.

Şimdiye kadar anlattıklarım bizim döneme yakın ruhların anlattıklarından oluşmaktadır. Aslında ruh dünyasında bizim katın altı ve üstü de vardır. Ve her kat ruhlarla doludur.

Nefs mertebeleri http://imandanihsanatasavvuf.darulerkam.altinoluk.com adresinden derlenmiştir.

 

Seyfullah DEMİR