Kimisi dine inanır, kimisi inanmaz. Kimi bir dini saçma sapan görürken, beğenmediği dinden daha kötü olan bir dine ölesiye inanır. Siyasi görüş olarak dahi çok farklı düşünüyoruz. Biri milliyetçilik derken diğeri evrenselcilik der. Kimi bireyin özgürlüğünü öne alırken diğeri devleti öne çıkaran görüşü savunur. Kimileri gelişmeyi başarmışken, bir kısmı olabildiğine geri kalmıştır.

Bu durumun çok basit cevabı yoktur. Kimilerine göre çevre veya yetişme şartları belirler ama benim cevabım biraz daha farklıdır. Durumu anlatabilmek için öncelikle inançları inceleyerek başlamak istiyorum. Her inancın özel inanan gurubu var. Yani her inancı ayakta tutan ve devam etmesini sağlayan insan gurubu var. Aslında dindarlara sorarsan dinin devam etmesini sağlayan şey inandıkları tanrılarıdır. Tanrıları istediği için dinleri devam etmektedir ama ortaya şöyle bir çıkmaz çıkmaktadır. İnanana göre tek ve doğru din kendi inandığıdır. Diğerleri ya batıldır ya da değiştirildiği için geçersizdir. Her iki durumda da dünyada, kendi tanrısının onaylamadığı bir şeyler bulunmaktadır. Aslında bu durum her şeye kadir tanrı inancına terstir ama kimse bunda gariplik görmez. Tanrının onaylamadığı birçok dinin dünyada olmasını makul görür. Özellikle üç büyük din kendi inanırından başkasının cehennemde yanacağına inanır. Bu durum tanrıyı acımasız bir duruma sokar ama kimse için bir sorun oluşturmaz. Bir insanın ilelebet yanmasının ne kadar büyük bir ceza olduğunu kimse idrak etmez. Etse bile bunu normal bir ceza olarak görür.

Bu cezanın ne kadar acımasız bir şey olduğunu anlayabilmek için kendiniz üzerinden bir örnek vereyim. Çocuğunuz size karşı aklınıza gelebilecek en büyük suçu hatta suçları işlemiş olsun. Sizde onu tıpkı Allah’ın insanları ilelebet cehennemde yakması cezasına çarptırın. Oğlunuzu ateşe atın. Gözünüzün önünde cayır cayır yansın. Feryadı ortalığı doldursun. Bağırmasının asıl sebebi yanan sinir uçlarının verdiği dayanılmaz acıdır. Bir müddet sonra sinir uçları öldüğü için insan artık acı hissetmez. Ve ölür. Fakat sizin elinizde güç var. Tekrar onu iyileştirip derilerine yerine koyuyorsunuz ve ağu figan içinde yanmaya devam ediyor. Bu arada size Allah yalvarması yapıyor. “Ne olur beni affet” diyor. “Sen büyüksün, sen âlimsin, sen bağışlayansın…” Fakat sizde tık yok derileri yenileyip yakmaya devam ediyorsunuz. Size ulaşamayınca zavallı, görevlilere dönüyor. “Ne olur siz yalvarın da beni affetsin” diyor ama onunda önünü kesiyorsunuz. Çocuğunuzu ilelebet böyle feryatlar içinde ve gözünüzün önünde yakmaya mahkûm ediyorsunuz. İlelebet kalbiniz yumuşamıyor. Kendinize sorun bakalım böyle bir vahşete dayanabilir misiniz? Üstelik tek suçu kendi iradesine uyup sizin söylediklerinizi yapmadı. Öyle orantısız bir ceza ki! Kötü dediğimiz dünyamızda örnek verebileceğim bir eşdeğeri yok.

 

NİSA 56 Şüphesiz ki âyetlerimizi inkâr eden kâfirleri biz yarın bir ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, kendilerine başka deriler vereceğiz. Çünkü, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 

Bu ayet tam olarak bunu anlatır. Azap duyması için derileri değiştirilecek olanların tek suçu Allah’ın ayetlerini tanımamalarıdır.

Dünyada en vicdansız insan dahi çocuğunu böyle cezalandıramaz. Yapacağı en büyük kötülük onu öldürmek olur. Kısa süre eziyet eder ve ölümle her şey biter. Çevremizde gördüğümüz bazı sadistler en çok bu kadarını yapabiliyor. Onlar bile ilelebet bir insana işkence etmeyi istemez. Bir noktadan sonra onları öldürerek eziyetlerine son veriyorlar. Düşünün ki! Tanrı denilen şeyi; bir sadistten daha vahşi olarak düşünüyoruz. Bunun böyle olmadığını başka yazılarımda yazdım. Benim vurgulamaya çalıştığım şey kendimize böyle sadist bir tanrı yakıştırıp, onun adına domuz bağı gibi yöntemlerle işkenceler yapabiliyoruz ve bunu gayet normal karşılayan insanlar da var. Bazılarının ise böyle bir vahşetten dolayı midesi kalkıyor. Değil görmek, duymaya bile dayanamıyor. Bu fark nerden geliyor? Siyasi görüş ya da dünya görüşü de tıpkı dinler gibidir.

Genelde şöyle düşünülür. Kişi ebeveynlerinin veya çevresinin görüşlerinden etkilenir ve bu görüşler onun düşüncelerini şekillendirir. Aslında doğru gibi görülen bu durum tam doğru değildir. Çünkü çok dindar bir insanın çocuğu ateist olabilirken, bir ateistin çocuğu dindar olabiliyor. Yani ebeveyn ya da çevre her zaman kendi kalıplarında birey yetiştiremiyor. Kimisi böyle durumu tepki diye düşünüyor ama asıl sebep kişinin tekâmül seviyesidir. Yani bu iş dünyaya gelmeden öncesinde planlanan bir durumdur. Tabii ki çoğunluk aynı görüştedir. Çünkü zaten aynı seviye olanlar benzer şartlara tabi tutulur.

Bir ruh dünyada bedenlenmeye karar verdiğinde önce kendisine sunulan birkaç hayatı simüle eder. Fakat genelde simüle ettiği hayatları arasında çok fark olmaz. Hemen hepsi aynı tekâmül seviyesine onu taşıyacaktır. Böyle yapılarak ruha bir seçim hakkı sunularak kendisinin seçmiş olduğu hayatı “ben seçtim” havası içinde kolay kabul etmesi amaçlıdır. Yoksa onun gelişiminin eksik yönleri göz önüne alınarak ona göre hayatlar programlanır. Sonuçta ruh bunlardan birini seçer ve deneyimlemek için simülasyon makinesine girerek enkarne olur.

Seçilen hayatlar ruhun eksik yönüne göre seçilir demiştim. Bunu biraz açmak istiyorum. Bir yazımda insanın hem EQ hem IQ yönünden tekâmül ettiğini söylemiştim. Dünyada oluşturulan dinler de bu işi yapabilecek şekilde oluşturuldu. Aslında dinler ya da dinsizlik; tamamen insanların gelişimi için oluşturulmuş yaşam alanlarıdır. Hatta geri kalmış ya da ilerlemiş ülkeler bile bu amaca yöneliktir. Özellikle Budizm, Hinduizm ve Konfüçyüzm insanın EQ olarak gelişimi için oluşturulmuştur. Bunların haricindeki Ateizm, Musevilik ve Hrıstiyanlık insanın IQ yönünden gelişimi sağlar. Müslümanlık her iki gurunu ortasındadır. Bunun nasıl olduğunu incelemeye çalışalım.

Ben Budizm’i örnek olarak kullanacağım. Çünkü onun verileri bariz olarak gözükür. Bir Budist rahibin hayatından örnek vererek durumu açıklamaya çalışayım. Öncelikle Budist inancının temeli ruhun varlığına dayalıdır. Ruhun varlığına kesin inanılır. Öyle ki!  Budist ruhani lideri Dalai Lama öldüğünde tekrar dirileceği bilinir ve yeni doğanlar arsından aranarak, bulunur. Kendilerine göre bazı işaretlerle bebekler test edilir ve işaretleri karşılayan bebek Dalai Lama’nın ruhu olarak kabul edilir. Batılılar için saçmalık olan böyle şeylere Budistler inanır. Onlar ruhun varlığını bilirler. Bizlerin birçoğunun hiç duymadığı astral seyahati yaparlar. Onlar için olağan olan bu tür şeyler bizler için olağanüstü gözükür. Budistler böyle şeyleri paylaşmak heveslisi olmadığı için bizlerin de pek haberi olmaz. Fakat astral seyahat gibi ruhsal yetenekler sadece Budistlere özgü değildir. Her dinin ermiş sayılabilecek kadar gelişmişlerinin birçoğu da bu seyahati yapar. Hatta insanın gelişmesi sonucu artık herkesin yapabileceği duruma gelen astral seyahat; ilgi alanına giren birçok kişi tarafından da başarılır.

Bir Budist için dünya yaşamının amacı; sadece Nirvana’ya ulaşmaktır. Bu amaç dışındaki her şey yardımcı unsurdur. Haliyle böyle bir inanca sahip bir insanın değerleri de çok farklı olur. Batılı için çok değerli olan para, şan, şöhret ya da kariyer bir Budist için hiçbir anlam ifade etmez. Üstelik Budist böyle şeylerin ruhunu kirleteceğini düşünür. Onun için de dünyada Budistler hakkında yayınlanan her araştırma batılılar tarafından yapılmıştır. Eğer bir Budist kitap yazmışsa ancak yazması için görevlendirildiğine inanması gerekir. Başka türlü, yani batılılar için önemli olan kariyeri düşünerek yazmaz.

Böyle değerlere sahip bir insanın, insanlığın gelişimi için icat yapmasını beklemek çok hayalcilik olur. Böyle bir şeyi yapabilmesi tamamen kendini görevli hissetmesine bağlıdır. Yoksa inançları onun böyle şeylerle ilgilenmesini engeller. İşte bu inanış ve düşünce yapısı içinde olan insanın tek amacı ruhunu yüceltmektir. Tüm insanlık dışı değerlerden kendini soyutlar. Sadece doğayla uyum içinde ve insani değerlerini öne çıkarıp yaşamaya çalışır. İşte bu yaşam tarzı onun tamamen sosyal yönden gelişmesini sağlar. Yani bir Budist hayatı boyunca EQ olarak gelişimini tavan yapmaya çalışır.

Bir Müslüman ve Hıristiyan için ise para, şan, şöhret ve kariyer vazgeçilmez değerlerdir. Bunların içine Ateistleri veya envai çeşit inançları da katabiliriz. Sonuçta yaptıkları aynı şeydir. İnsanların zengin olup, köşeyi dönmek için neler yaptıklarını çevremizde veya basından görebiliyoruz. Amaca ulaşmak için çalmayı, hatta öldürmeyi bile makul görebiliyorlar. Bazıları ise maddiyatı çok önemsemez ama kariyeri çok önemser. İşte bu tür insanlar hem bilimin hem de dünyanın gelişmesine katkı yapanlar olmuş olur. İnsanların zengin ya da ünlü olmak için yaptığı her şey onun zekâsının artmasına yardım eder. Hatta etik olmaya şeyleri planlamak bile tekâmül etmeye katkı sağlar. Fakat yaşadığımız her hayatımızın getirisini ancak öte dünyada ruhumuza yüklüyoruz. Yani doğarken getirdiğimiz cd’yi dolduruyor ve ölüyoruz. İşte o cd’nin içindeki şeyler öte dünyada ruhumuza yüklenerek tekâmülümüzü artırmış oluyor.

Aslında her şey planlar dâhilinde devam eder. Dünyanın nasıl ve ne kadar gelişeceği planlanmıştır. Biz insanların; bu planlara uymaktan başka yapacak hiçbir şeyi yoktur. Bunun sebebi bizim yeterli bilinç seviyesinde olmamamızdır. Bir çocuğun yetiştirilmesini düşünün. Nasıl ki! Her şeyine ebeveynleri karar veriyorsa;  bizde öyleyiz. Çocuk ne zaman 18 yaşına gelirse, o zaman kendi kararlarını verebilir duruma gelmiş oluyor. İşte insanlık 18 yaşına ancak kıyamette gelmiş olacak. Ondan sonra her şeyi bilecek ve kendisi planlar yapmaya başlayacak.

Nasıl ki dünyadaki her insan farklıdır; ruhlarda öyledir. Her ruhun tekâmül seviyesi farklıdır. Her ruh, aynı hızda tekâmül etmez. Onun için aynı anda tekâmülde ileri ruh olabileceği gibi geri ruhta vardır. Her ruha tekâmülde en uygun ortam sunabilmek için yakın seviyedekiler aynı ortamda bedenlenir. Böylece ortak inançlara inanan bir toplum oluşturulabilir. Bu durumun daha iyi sonuç verdiği anlaşılıyor. Fakat aralara farklı tekâmülde ruhlar serpiştirilerek bazı şeylerin yaptırılması sağlanır. Örneğin Mevlana ve Atatürk böyle ruhlardır.

İşte dünyada gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin olmasının sebebi budur. Tekâmülde farklılık, farklı seviyedeki medeniyetlerin oluşumuna sebep olmuştur. Gelişmiş ülkeler veya bazı insanlar gelişmemiş ülkelerin gelişmesi için bir sürü şeyler yapmakta ama değişen bir şey olmadığı görülmektedir. Bunun asıl sebebi insanların gelişmemişliğidir.

Eğer bir ruh, sadece Budizm yaşam alanında bedenlenirse tek yönü gelişmiş olur. Öyle bir insan; çok insancıl ama zekâ olarak geri olur. Fakat denge korunarak bedenlenme oluştuğu için büyük farklar olmaz. Fakat yinede çevremizde böyle insanları tanıyabiliriz. Bazı insanlara enayi, saf gözüyle bakarız. İşte bu tür insanlar EQ yönü daha ilerde olan insandır. Bu tür insanları uyanık tipler her zaman kandırır. Onlarda her seferinde kanarlar. Çünkü o tür insan; birinin kalbini kırmaktansa, zarar çekmeyi daha ehven görür.

Bazılarını da vicdansızlıkla suçlarız. O türlerin de EQ yönü daha az gelişmiştir. Kafası çalışır, zekidir ama insanlık yönü biraz kıttır.

İnsanların neden bir dine inandığı sorusu da önemlidir. Aslında bize sunulan durum dolayısıyla dine inanırız. Yani tekâmülümüze uygun yaşam alanı oluşturduğu için bir dine inanırız. Bizim için en uygun tekâmül ortamı olduğu için inanırız. Her ruhun eksikleri bilinir, ona göre bir yaşam alanı ve yaşam seçilir. Onun için planlanan hayatı yaşar ve dine de inanır. Yaşadığı şartlar onun en iyi tekâmül edeceği şartlardır. Elbette herkes tekâmül için bir dine ihtiyaç hissetmez. İşte o tür insanlarda ateist olur. Ya da ona en uygun yaşamı seçer. Her şey planlıdır. Bir müftünün çocuğunun ateist olması da mümkündür. (Ya da tam tersi) Bu müftünün başarısızlığı gibi gözükse de gerçek öyle değildir. O çocuk babasının baskısına rağmen kendisi için gereken doğru yola girecektir. Çünkü onun için planlanan hayatın gereklerini yapar. Bu durum bizim tam bir robot gibi olduğumuzu gösterir gibi ama kısmi irade özgürlüğümüzün olduğunu bilmek gerek. Hayatımıza köklü değişiklikler yapmayacak olan kararlarda tercihimizi yapabiliriz. Örneğin sigarayı içmek ya da bırakmak bizim kararımızdır. Ya da aldığımız bir elbisenin rengi gibi şeylere kendimiz karar veririz. Fakat ne zaman öleceğimiz kesinlikle bellidir. Bazen kazalardan mucizevî kurtuluşlar olur. Bu kurtulanın henüz yaşaması gereken hayatı bitmediğindendir. Küçük yaşta ölen veya beyin özürlü çocuklar ise tamamen ebeveynleri için oluşturulan bir ortam için doğmayı kabul eden ruhlardır. Büyük oranda bu ruhlar kendileri için kısa bir süre sonra tekrar doğarlar. ÖYD (Ölüme yakın deneyim) yaşayan insanların anlattıklarına göre birçoğu geri çevrilir. Onlara “henüz hayatın bitmedi” denir ve geri dönerler. Bu durum bizlerin planlanan süreçleri yaşadığımıza delildir.

Önemli gördüğüm bir konuda genellikle yaşamında haksızlık ya da kötülük yapmış olan insanlar genelde ölmeden karşılığını gördüğüdür. Ben buna ilahi adalet diyorum ama bu bizim yaşam deneyimimizi oluşturduğu için yaşamamız gereken bir süreçtir. Başka bir yazımda insanın hayvansal dürtüleriyle ruhsal dürtüleri arasına sıkışmış olduğunu yazdım. Geliştikçe ruhsal dürtüleri hayvansal dürtülerine karşı galip gelir ve gittikçe daha iyi insan olur. Daha iyi insan olmak için birçok hayat yaşanması gerekir. Kişi gençliğinde güçlü olduğu dönemde çevresine karşı bir davranış sergiler. Bu sergilediği davranış gelişmemiş insanda fenalık olarak gözükür. İşte o kişi hemen ölmez. Yaptığı kötülüklerin bedelini yaşlılığında ödemek durumundadır. Benim yaşadığım çevrem bu duruma çok müsait. (Gelişmekte olan ülke olduğu için) Çevremde gençliğinde kendinden başkasını düşünmeyen insanların büyüklerine yaptığının aynısını, yaşlılığında gördüğünü gözlemliyorum. Bu o kişilerin, mağduriyeti yaşatıp, yaşaması gerektiğindendir.

Başka bir şeyde her insanın hayatlarının dengesinin korunmasıdır. Eğer kişi bir hayatında ezen bir diktatör ise, başka bir hayatında ezilen olur. Böylece hayatlar arasında denge olur. Yoksa öte dünyada hayvansal duygular olmadığı için kişi kendini çok zalim olarak görebilir. Orda kişinin yapmış olduğu en ufak bir zalimlik onun için kabul edilemez bir suç gibi görünür. Bu durumun dengelenmesi yapılarak ruhların daha rahat olması sağlanır.

Anlattığım bu durum özümsendiğinde dünya üzerindeki tüm kötülükler azalacaktır. Çünkü eziyet ettiğiniz düşmanınız, aslında öte dünyada sizin ruh gurubunuzdan biri olabilir. Yani İsrail’deki Yahudi veya Filistinliler gen olarak ayrı ırk olmasına karşılık ruh olarak özdeştirler. Hatta bir hayatında Yahudi olan öteki hayatında Filistinli olabilir. Üstelik öte dünyada bireysel bilinç yoktur. Tüm ruhların dâhil olduğu üstbilinç vardır. Yani bir Yahudi ve Filistinli öldüğünde bir olurlar. Elbette; öldüklerinde yaptıkları düşmanlığın planlar eseri olduğunu bildiklerinden birbirlerine kin gütmezler. Zaten isteseler bile kin güdemezler. Çünkü hayvansal bedenimizin bir güdüsü olan kin, haset veya nefret Hicr 47'Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.' ayeti gereği öte dünyada yoktur.

Üstbilinçten bahsettim. Yanlış anlaşılmaması için biraz detay vermem gerekir. Bu üstbilinç dediğim şeye Kuran “Arşı taşıyanlar” ya da “Yüksek Melekler Topluluğu” adını vermektedir. Her ruh sıfırdan başladığı için ilk başlarda bu ortak bilince dâhil değildir. Geliştikçe yavaş yavaş dâhil olur. Fakat üstbilince kesin giriş kıyametten sonradır. Hatta kıyametten önce üstbilinci oluşturanlar bir üst yaşam alanına geçtiği için (Kuran buna Tanrı ile bir olmak der) artık onlar, her şeyi yeni gelenlere bırakırlar. Böylece yeni üstbilinci oluşturanlar tamamen kıyameti yaşayanlar olur. Fakat mutlaka onlara yardım edecek üst ruhlar vardır. İşte dinlerimizi oluşturanlar bu üstbilinci oluşturanlardır. Onun için Kuran’da kendilerine biz derler. Onlar “çok”luktan oluşma “tek”liktir.

Seyfullah DEMİR