Dünyadaki adaletsizliklere baktığımızda insan ümitsizliğe kapılıyor. Hele ölümün varlığı tam bir adaletsizlik. Gerçi çare olmaması sebebiyle insanoğlu ölümü görmezlikten gelerek kabullenmiş gibi davranmaktadır. Bu duruma dinler bir çözüm oluşturarak kabullenmeyi kolay ve yasal hale getirmektedir.

Aslında insanların asıl zorlandıkları adaletsizlik çok başkadır. Onlar insanın insana yaptığı haksızlıkları öne çıkarır.  Hatta elde olmadan yapılan hatalarda bile karşısındakini sonuna kadar suçlamaktadır. Diyelim ki bir doktor hastasını iyileştirmeye çalışırken hatalı bir teşhisle hastasını öldürürse doktorun vay haline. Oysa tüm sorun insanın ölümlü olmasıdır. Eğer insan ölümlü olmasaydı doktor kimseyi öldüremezdi.

Eğer canlıların biyolojik yapısına bakarsak ölüme endeksli olduğunu görürüz. Yani beden ölmek için var edilmiştir. Buna sebep dinlere göre dünyanın bir test alanı olmasıdır. Burada yaptıklarımız ebedi hayatta ki durumumuzu belirler. Materyalist görüşe göre ise tesadüfen oluşan şartların belirlediği bir şeydir. Tesadüflerle oluşan canlı yok olmak zorundadır.

Her iki durumda da insan, eften püften bir varlık konumundadır. Ya doğada var olan bir ot ya da bir gücün deneme tahtası durumundadır. Dünyada bu iki görüş hâkim ve bu iki felsefi görüş birbiriyle çarpışıp durmaktadır.

Önce birinci görüşü irdeleyelim.

İnsan eğer doğanın bir eseriyse hiçbir önemi yoktur. Hem de doğanın hatalı bir versiyonu olma durumundayız. En değerli saydığımız bilincimiz bile dünyaya zarar vermektedir. Havayı kirletiyor ve kaynakları hoyratça kullanıyoruz. Sınırsız çoğalıyor ve her şeyi kendi çıkarımıza kullanıyoruz. Dünya kendi malımızmış gibi fütursuzca harcıyoruz. Yani materyalist görüşe göre bizler bir anlamda asalağız. Bu, bence bilince yapılan en büyük hakarettir. Gerçi kaynakları ve dünyayı fütursuzca kullanmamız konusunda çok haklılık payı olmasına rağmen buna hakkımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilinçli olmamıza rağmen yeterli seviyeye gelmediğimizden sorumsuz davranmamız normaldir. Bunu bir çocuğun yaramazlık yapmasına benzetebiliriz. Büyüdüğünde aynı yaramazlıklarını hoş görmediğimiz gibi bizde büyüdükçe bu davranışlarımızı düzelteceğiz. Hatta şimdiden epey insan dünyayı kurtarmak için büyük çabalar harcamaktadır.

Yok, eğer insan bir tanrının eseriyse durum epey farklılaşır. Çünkü bilincin bir yaratıcısı var demektir. O zaman bu yaratıcının bilinci neden yarattığını sorgulamak gerekir. Bu durum biraz daha karmaşıktır. Her din kendine göre bir gerekçe oluşturduğundan ortak bir görüş yoktur. Fakat genel hatlarıyla iki görüş altında toplamak mümkündür. Doğu dinlerine göre insan tekâmül ederek gelişmesi için yaratılmıştır. Aslında dinlerde insan faktörü kalkar onun yerine ruh kavramı gelir. İşte bu ruh tekâmül etmelidir.

Batı dinlerine göreyse durum daha basittir. Tanrı insanı yarattı ve içine ruh üfledi. Bu ruh dünyada bedenlenerek tanrının emirlerini yerine getirmekle yükümlü bir varlıktır. Dünya yaşantısı sonucunda öte dünyada ceza veya mükâfatla ödüllendirilir. Yani insan ne kadar kurallara uyar ve ibadet ederse o kadar iyi kul olur. Aslında bu durum tam robot vari bir duruma karşılık gelir ama inananlar için ters bir durum olarak gözükmez. Kişi kendini yaratıcı ne emrettiyse yapmakla yükümlü görür. Başka bir yazımda insanların ihtiyaçlarına göre din oluşturulduğunu yazmıştım. Onun için inanan için ters bir durum yoktur.

Bu konuyu irdelerken Kuran’da yazanları kullanacağım. Fakat diğer dinlerinde çok benzer olduğunu bilmek gerekir.

Kuran’a göre Tanrı insanı kendine ibadet etsin diye yarattı.

ZARİYAT  56 – Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.

Görüldüğü gibi çok bencilce bir düşünce yapısı var. Bunun ne kadar şoven bir düşünce olduğunu anlamak için bir insanın kendine ibadet edip onu öven robotlar yapmasına benzer. Öyle birini görsek hasta olduğunu ya da kişiliğini oluşturamadığını düşünürüz. Dinler inanırlarının tam bir teslimiyetle ve sorgulamadan biat etmesini ister. Eğer kafanızda soru işaretler belirirse onları çevrenizle paylaşamazsınız. Çünkü dinsiz damgası yemek ve dışlanmak riski mevcuttur. Diyelim ki cesaret ettiniz ve sorularınızı bir bilene sordunuz. Size vereceği cevaplar sizi tatmin etmezse bunu belli edemezsiniz. İnanmış gibi gözükerek onaylamalısınız. Yoksa sizi şeytanın hükmü altında bir zındık ilan edebilirler. Çünkü size verilen cevaplar mevcut inanışın kabul ettiği ve birçok insan için doğru olan cevaplardır.

Bu durum birçok insanda soru işaretleri oluşturur. Fakat soru işaretleri oluşturmadan ikna olanlarda vardır. İşte bu iki insan gurubu tekâmülde farklı yolları izlemesi gerekir. Biri dinin oluşturduğu yol, diğeri ise din dışı bir yol. Her ikisi de sonuçta aynı kapıya çıkar.

İnsanlığı yönlendiren kutsal mekânlar en kısa yoldan tekâmül etsin diye uğraşmaktadır. Bir ruh iki farklı yönden tekâmül eder. Aslında sadece zekâ yönünden tekâmül eder ama iki kısımdan oluşur. Biri matematik zekâ dediğimiz IQ yönünden diğer ise sosyal zekâ dediğimiz EQ yönünden olur. Bunun için dünyada iki tür din oluşturuldu. Dinler haricinde birde bilim ve dinsizlik gibi diğer akımlarda bu işe katkı sağlamaktadır.

İnsanı, EQ yönünden Budizm, Hinduizm ve Konfüçyüzm gibi doğu dinleri geliştirmektedir. IQ yönünden gelişimini ise üç büyük din ve diğer yaşam alanları yükseltmektedir.  İnsanlar dünyada bu iki tür yaşam alanında zaman zaman bedenlenerek tekâmül ederler.

Bu farklı inançlar insanın hem zekâ hem de insanlık açısından dengeli gelişmesini sağlar. Durumu anlayabilmek için şöyle örnekleyeyim. Eğer EQ yönünden daha fazla, IQ yönünden daha az tekâmül eden biri olursa bu kişi çevresinde saf olarak bilinir. Zeki biri defalarca onu kandırır. O her seferinde bile bile belki bu sefer yapmaz diye yine kanar. Çünkü böyle insanın en büyük korkusu başkasını kırmaktır. O başkasını kırmak yerine aldanmayı daha rahat kabul eder. Çevresinin baskısı olmasa ömrü boyunca aldanmaya razıdır.

Eğer ters bir tekâmül sürecine maruz biri olursa bu seferde çok akıllı ama vicdansız bir karakterle karşı karşıya kalırız. Her iki tip insan karakteriyle çevremizde karşılaşmaktayız.

İşte dinlerin asıl oluşturulma sebepleri budur. Fakat bu durum gizlidir. Çünkü tekâmül süreci insandan gizlenmektedir. Bu konuda en çok bilgili olan Budistler bile tam doğruyu bilmezler. “Yarı bilinçli dönem” olarak adlandırdığım bu dönemimiz kıyametle son bulacak ve bizler gerçek bilgilere vakıf olacağız. Artık ondan sonra açık tekâmül edeceğiz.

Dinler sadece tekâmül etmemizi sağlamadı. Asıl işlevleri tekâmül olmakla beraber bir dünya düzeni oluşturmuşlardır. Bilgisiz ve zekâ özürlü insan kendi başına bir düzen oluşturmaya kalksaydı iyi sonuç alamayabilirdi. (Gelişmiş insan için bu durum geçerli değildir. Gelişmiş insan dinlerin getirdiğinden daha iyi düzen oluşturabilir.) Oysa dinler vasıtasıyla itiraz etmeden kabul ettikleri bir düzen oluşturuldu. Birbirini öldürmek için sebep arayan geçmişteki insanlar din sayesinde bir araya getirilerek bir toplum yapılabilmiştir.

Fakat insanlığın da barış içinde yaşaması istenmemiştir. Onun için dinler ve milliyetler ya da farklı çıkarlar kullanılarak sürekli savaşlar çıkarılmıştır. Savaşlarda insanın gelişebilmesi için lokomotif olarak kullanılmıştır. Dünyada son 3500 yıl içinde 230 yıl savaşmadan geçmiştir. Bu durum insanlık açısından çok acıklı bir durumdur ama tekâmülümüze yardım etmiştir.

“Neden bir insan dine ölesiye inanırken, diğeri ölesiye karşı çıkar?” sorusunun cevabı önemlidir. Bu sorunun cevabı bizim hangi konuda tekamül edeceğimizi de belirler.

Ruh, dünyada tekamüle gönderilirken enerjisinin bir kısmıyla bedenlenir. İşte bizim dindar yada ateist olmamızı belirleyen şey bu miktardır. Örnek vermek durumu daha anlaşılır yapacaktır ama verdiğim oranlar atmasyondur. Diyelim ki biri bedenlenirken ruh enerjisinin %95’iyle bedenlensin, bir diğeri de %50’siyle bedenlensin. Aralarında şöyle fark görürüz. %95 enerjiyle bedenlenen ateist eğilimli olur. Onun için manevi hiçbir durum geçerli değildir. %50 ile bedenlenen ise maneviyata inanır. Çünkü çocukluğundan itibaren onu maneviyatın varlığına inandıracak çok olay yaşar. Bunun sebebi öte dünyada kalan ruh kısmı dünyadaki kısma etki eder. Öte dünyada ne kadar fazla kısım kalmışsa etki o kadar çok olur. Onun için bir ateist kolay kolay dine inanmaz. Çünkü o hayatında hiç fenomen yaşamaz. Öteki yaşar ama her fenomen kişiseldir. Sadece kişiyi ikna eder. Başkalarına anlatsa bile güzel bir hikaye olmaktan öteye gitmez. İşte insanlar bu durumlar göz önüne alınarak bedenlenir.

Bir belgeselde seyretmiştim. Bir başlıkla deneğin başına manyetik etki ederek onun çevresinde çeşitli varlıklar görmesini sağlamışlardı. Kişi çevresinde gördüğü varlıkları teke tek saymıştı. Aynı alete Richard Dawkins girdiğinde ise hiçbir şey görmemiştir. Bunun sebebi bu oranlar yüzündendir. Ve dünya  her iki gurubunda kendilerini ikna etmesini sağlayacak verileri sağlar.

Seyfullah DEMİR