Makaleyi dinleyebilirsiniz…

Kuran’da bulunan şeytanın kovulması hikayesinin bir benzeri de, Tevrat’ta Yaratılış 3 ve 4’de mevcuttur. Hikâyeler tıpkı basım olmasa da, sembolik anlatımları aynı şeyi söyler. Senaryo ve isimler değişmiştir. Kuran’daki hikâyeyi hatırlatarak başlayalım. O hikâyeyi Âdemin cennetten kovulus sembolizmi adlı makalede, detaylı anlattığım için, kovulma hikayesini oradan okuyabilirsiniz ama, ben yine de, bir özet yapacağım.

Kovulma olayı, iki safhalıdır. Olay, iblisin kovulmasıyla başlar.

Allah, cennette yaşamasını istediği bir insan yaratmaya karar verir. Ve meleklere, “onu yarattığımda ona secde edin” diye tembihler. Fakat İblis bu emri kabul etmez ve cezaya uğrar. Cezası da, kıyamete kadar dünyaya sürülmektir. Dünyada insanları saptırma işini üstlenmiştir.

Kovulma olayının, ikinci safhası şöyledir. Rab İblisin secde etmediği Adem’i, eşiyle beraber yaratır ve cennete koyar. Cennette sorunsuz yaşarlarken, şeytan onları kandırarak, yasak meyveden yemelerini sağlar. Onlar da, cezaya uğrar ve, dünyaya atılır. Böylece hem Âdem hem de İblis cennetten kovularak, dünyada yaşamaya mahkûm edilmiştir. Fakat asıl konuya gelmeden, bu hikayedeki tutarsızlıklara bir bakalım.

Birinci tutarsızlık, şeytanın Allah’ın emrine karşı gelmesidir.

Hikâyede iblis.; “O, topraktan, ben ise ateştenim. Onun için ben üstünüm. Ona secde etmem” diye, itiraz eder. Fakat buradaki asıl sorun, üstünlük durumu değildir. O kendi yapısını üstün görebilir ama, Âdem’in içine Allah’ın ruhundan üflenmiştir. Aslında Âdem, Allah’ın öz yapısından bir parça taşır. Bu parçanın varlığını görmezden geliyor. Rab, özellikle ayette. “ona ruhumdan üflediğimde, hemen secde edin” diyor. Yani, topraktan olan beşer yapısına secde istemiyor. Onun Allah’tan olan yönüne secde edilmesini istiyor. Fakat şeytan, Âdem’in toprak olan tarafını öne çıkarıp, itiraz ediyor. Gördüğünüz gibi, anlatımda sorun var. Ya! şeytan kasıtlı çarpıtıyor ve Allah işi düzeltmiyor. Ya da anlatımın başka bir amacı var.

Başka bir uyumsuzluk ise, cennette yasağın ne işi var? Eğer, yenmemesi gereken bir şey varsa, orada olmaması gerekirdi. Yasağın olması, cennet kavramına ters bir durumdur. Adem ve İblis cennetten kovulacak ama, bir sebep gerekiyor. Bu hikâye bu görevi yapmaktadır. Kutsal kitaplar, özellikle Kuran, tarih kitabı değildir. Onun için bu hikâyeleri yaşanmış olarak düşünemeyiz. Sembolik olarak, bizlere bilgi vermek amaçlıdır.

Başka bir uyumsuzluk ise, Şeytanın cennete nasıl girdiği konusudur. Hem cennete girebiliyor, hem de bu işi Allah’tan gizli yapabiliyor. Bu nasıl olabilir. Allah, sonsuz kudret sahibi değil mi? Hani, bir toz zerresi onun haberi olmadan uçamazdı?

Başka önemli bir uyumsuzluk da, şeytan kovulurken, henüz Âdem cennette bile değildi. Nasıl olurda, henüz dünyaya kovulmamış, hatta daha yaratılmamış olan, Âdem’in çocuklarını, kıyamete kadar saptırmak için, izin isteyebilir? Daha ortada Âdem ve çocukları yokken, dünyaya atılacaklarını ve kıyamete kadar orada kalacaklarını nasıl bilebilir? Ya, şeytan işin içinde ya da, anlatılan hikâye epey tutarsız. Acaba şeytan geleceği bilebiliyor mu? Ki bu mümkün değil. Eğer geleceği bilebilseydi, Adem’e secde etmediğinde başına gelecekleri de biliyor olurdu. Sırf Adem’e secde etmemek için bilerek kendini Allah’ın gözünde bu kadar küçültemezdi. O zaman, bu hikâyenin amacı başka demektir.

Bilmem farkında mısınız ama, dünyada kötülüğün olmasına da gerekçe hazırlanmıştır. Şeytan, kötülüklerin müsebbibi durumuna getirilmiştir.

Kuran’daki bu hikâyenin, Tevrat versiyonunu inceleyelim. Tevrat’ta da hikâye iki kademelidir. Birinci kademe, tıpkı Kuran’daki gibi Âdem ve zürriyeti, yasak meyveyi yediği için, cennetten kovulur[1]. Fakat onları kandıran yılandır. Bu hikâyeyi Yaratılış 3’den okuyabilirsiniz. Güzel bir senaryodur. Tek olumsuzluğu yılanın kötülenmesidir. Havva’nın Âdem’i kandırması yüzünden çocuk doğurmanın, ona ceza olarak verildiğini, ve bu eylem sırasında acı çekeceğini anlatır. Adem ise, dünyada geçinmek için, çalışmak zorunda bırakılmıştır.

Hikâyenin ikinci kademesi, Yaratılış 4’dedir.[2]

Hikâyede, Âdem’in iki çocuğundan biri hayvan, diğeri bitki ile uğraşan iki çiftçidir. Rab’be ürünlerinden takdim ederler. Rab, Kain’in ikramını kabul etmez. Kain buna içerler, ve kardeşini öldürür. Bu olayda Habil’in suçu ne anlamadım ama “kıskandı” diyelim. Bu olay sonrası şeytanın cezalandırılması gibi, Kain’de cezalandırıldı. Kuran’da bu rol, şeytana verilmişti, burada Kain üstlendi. Fakat Kain zaten dünyada olduğu için, dünyaya sürülemezdi. Ona da, tüm dünyayı dolaşma cezası verildi. Fakat Kain, öldürülmekten korkmaktadır? Tabii burada da tutarsızlık var. Adem’in ilk çocukları olması hasebiyle, kendilerinden başka insan olmaması gerekirken, onu kim öldürecektir? Burada Tevrat’tan çıkarılan diğer kitaplar devreye girer ama, onları bizde devreye koymayacağız. Tevrat’a göre, Rab onu korumak için, üzerine nişan koydu. Böylece kimse onu öldüremeyecektir.

Artık, Kuran ve Tevrat’taki bu hikâyelerin, sembolik yönüne bakabiliriz. Her iki hikâyede aynı şeyi sembolize eder. İnsan, dünya denilen bu gezegende, tekâmüle gönderilmiştir. Yani, âdem kovulmuştur. Birinde insanda olan kötülüklerin varlığı şeytana, diğerinde ise Kain’e bağlanmıştır.

İnsanın dünyada yaşayabilmesi için, ona bazı güdüler yüklenerek dünya ortamında, yaşayıp çoğalabilmesi sağlanmıştır. Bu güdülere Kuran, “İblis” Tevrat “Kain” demektedir. Yani dünyadaki kötülüklerin gerekçesi bu hikayelerle insanın sırtından alınarak, başka bir varlığa yüklenmiştir. Gerçekten de, insanın dünyada yaşayabilmesini sağlayan, bu yapıdır. Meselâ ego, sahiplenme, üreme vb. güdülerimiz, bizi hayatta tutar ve, neslimizin devamını sağlar. Bu güdülerin ismi İblis ya da Kain’dir.

Aslında, kötülük izafidir. Yani, sizin için kötü olduğunu sandığınız şey, aslında size iyilik olabilir. Bu konuya yine Kuran’daki Musa-Hızır hikayesinden örnek vereceğim. Hızır yolculukları sırasında bir gemiyi delip hasarlı hale getiriyor. Kötülük gibi görünen bu olay sayesinde gemi, despot yöneticinin ona el koymasından kurtuluyor. Yani olayın gerçek yüzü aslında iyilik şeklinde olmaktadır. Tekâmül konusunda da kötülük çok farklı değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

İnsanlar “kendine hizmet” ile tekâmül dönemini yaşamaktadır. Kendine hizmet demek, merkeze kendinizi koyarak, olaylara bakmanız demektir. Bu durumda, her olayı kendi çıkarınızdan değerlendireceğiniz için, başkalarının hakkını, pek gündem yapmazsınız. Böyle bir durumda, diğerlerinin hakkını yemiş olursunuz. Dünya, tam olarak bu düzenin zirve yaptığı bir durumdadır. Gelişmiş ülkeler, tüm olayları kendi çıkarları lehine değerlendirdiği için, gelişmemiş ülkelerin haklarını gasp ederler. Bunu yaparken, güç kullanmaktan da geri kalmazlar. Bazen zorla, (Sovyetler gibi) bazen hile ile, (Amerika gibi) gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin hakları yenir. Bunu yaparken de kendilerini haklı gösterecek argümanları üretip, (demokrasi ya da medeniyet götürüyoruz gibi) kamuoylarının vicdanlarını da rahatlatırlar. Arada günah çıkaran birileri çıkar ve bu durumu açıklar ama, bu asla gidişatta bir değişiklik yapmaz. Sovyetlerin çökmesi sonrası, tek kalan Amerika, işi abartmaya ve artık gerekçe üretmeden de, gasp yapmaya başladı. Amerika dünyayı, (gelişmiş ülkeler de dahil) sömürürken, Avrupa da dünyanın geri kalmış ülkelerini paylaşarak sömürmektedir. Durumu bariz bir örnekle anlatmak, daha kolay olacaktır. Fransa 1961’den beri 14 Afrika ülkesinin ulusal rezervlerini elinde tutuyor. Fransız hazinesi, Afrika’dan yıllık 500 milyar dolar kazanç ve getiri elde ediyor. Hemen her Batı Avrupa ülkesi, bu durumdadır. Bu sayede Fransa’da bir işçi aylık 1734 dolar asgari ücret alırken, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde ki bir işçi 170 dolar alır[3]. Fransa’daki işçinin 10 kattan fazla ücret alabilmesinin nedeni, Kongo’daki işçinin çalıştığını da, onun alıyor olmasıdır. Bunu sadece emek olarak düşünmeyin. Kongo’daki işçinin doğal kaynaklardan payına düşeni de, Fransa’daki işçi alır. Bu örnekte asgari ücreti baz aldık. Fransız vatandaşları açısından değerlendirirsek, aradaki fark, çok çok daha fazladır.

Kendine hizmet ile tekâmül etmenin getirisi, kapitalist sistem olmuştur. Kuran bu sisteme câlut der. Sözlü İslam geleneğinde ise deccâl denmektedir. Dünyanın bu sisteme gebe olduğu, iki bin yıldır bellidir. Sistemi plânlayanlar, İblis ya da Kain’in, önünde sonunda düzeni bu duruma getireceğini bilmektedir.

Jared Diamond’da göre bu işin lokomotifi “tüfek, mikrop ve çelik”tir. Ben ise bu işin lokomotifliğini, Hristiyanlık ve buğdaya veriyorum.

Kısaca özetlemem gerekirse, her yörede yetişebilen ve besleyici olan ana ürün, buğday ve türevleri sayesinde, burjuva kesimi zamanla çoğaldı. Hristiyanlığın yayılmasını kılıf yapan o insanların, böylece dünyayı sömürebilmesinin, yolu açılmış oldu. (Bu konuda Afrika Araştırmacıları Derneği bloğunda kaleme alınan Hasan Aydın’ın makalesini okumak gerekir.[4]) Kızılderililer bu duruma güzel bir örnektir. Avrupa’dan önce bu işi yapabilecek, Osmanlı veya Çin gibi devletler vardı. Binlerce yıldır varlığını devam ettiren Çin, sömürü düzeni içine, yeni yeni girmektedir. Artık dini olguları bir kenara iterek, kendi çıkarlarını ön plana çıkarıp, olaylara bakabilmektedir. Daha önce Taoizm, Konfüçyüsçülük inancı gereği sömürüye sıcak bakmayan halk, artık despot yönetimler ve, dinden uzaklaşmalar yüzünden, pek engel oluşturmamaktadır. Benzer durum Osmanlı içinde geçerlidir. Gücü elinde bulundurduğu dönemde İslam’ın sömürüye cevaz vermemesi yüzünden, sömürü düzeni kuramamıştır. İslam’ın yayılmacı politikası olmasına rağmen Osmanlı bu işi çok zorlamamıştır. Gayri Müslümlerden vergi alarak sorunu yumuşatmıştır. Bugün o sayede Balkanlardaki toplumlar hâlâ daha eski dinlerine inanmaktadırlar. Bu konuda daha detaylı bilgi için, insanlığın gelişimine etki eden faktörler adlı makaleyi okumanızı öneririm.

Makalenin başlığına dönersek, tekâmülün kötülükle tavan yapacağı dönemin, zirvesine çıkmış bulunmaktayız. Bu işi, kapitalist ve materyalist sistem, el ele vererek tavan yaptırmışlardır. Onun için gücü olan, diğerlerine kötülük yapabilmektedir. Buradaki “kötülük” kavramı, aslında pek kötü sayılmamalıdır. İnsanın varoluş amacı tekâmül etmektir. Ve, bu kötülük dönemi de, tekâmülün tavan yapmasını sağlamaktadır. İnsanlık en zor dönemi olan, Yarı Bilinçli Dönemini yaşamaktadır. Bu dönem kötülüğü deneyimlediği dönemdir. Kötü diye gördüğümüz olaylar aslında bizim lehimizedir.

“Zavallı ezilenlerin suçu ne?” gibi bir soruyu, saçma olsa da, soran olacaktır. Ortada suçlu ya da masum yoktur. Herkes kendine biçilen rolü oynamaktadır. Bir hayatında Fransa’da refah içinde yaşarken, diğer hayatında Kongo’da sefilleri oynayabilirsin. Ve bu sayede adalet sağlanabilir ama, sistemin çalışmasının adaletle de ilgisi yoktur. Her kişinin hayatı, kendi ihtiyacına göre plânlanır. Genellikle “zorluk” daha verimli tekâmül ettirir. Onun için dünyanın çoğunluğu ezilirken, ezenler azınlıktadır. Insanların çoğunluğu ezilerek tekamülü seçtiği için, ezilen kesim tarafında daha çok bedene ihtiyaç vardır. Ondan dolayı dünyayı sömürebilen devlet sayısı, iki elin parmaklarını belki biraz geçer.

Seyfullah Demir


[1] YARATILIŞ 3 RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RAB Tanrı Adem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Adem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Adem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü Bütün evcil ve yabanıl hayvanların En lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, Yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu Birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, Sen onun topuğuna saldıracaksın.” RAB Tanrı kadına, “Çocuk doğururken sana Çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, Seni o yönetecek.” RAB Tanrı Adem’e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana, Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın Ve yine toprağa döneceksin.” Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RAB Tanrı Adem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

[2] Yaratılış 4 Ve Âdem karısı Havvayı bildi; ve gebe kalıp Kaini doğurdu; ve: RABBİN yardımı ile bir adam kazandım, dedi. Ve yine kardeşi Habili doğurdu. Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çiftçi oldu. Ve Kain, günler geçtikten sonra, toprağın semeresinden RABBE takdime getirdi. Ve Habil, kendisi de sürünün ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve RAB Habile ve onun takdimesine baktı; fakat Kaine ve onun takdimesine bakmadı. Ve Kain çok öfkelendi, ve çehresini astı. Ve RAB Kaine dedi: Niçin öfkelendin? ve niçin çehreni astın? Eğer iyi davranırsan, o yükseltilmeyecek mi? ve eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır; ve onun istediği sensin; fakat sen ona üstün ol. Ve Kain, kardeşi Habile söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman, Kain, kardeşi Habile karşı kalktı, ve onu öldürdü. Ve RAB Kaine dedi: Kardeşin Habil nerede? Ve dedi: Bilmiyorum; kardeşimin bekçisi miyim ben? Ve dedi: Ne yaptın? kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağırıyor. Ve şimdi sen toprak tarafından lânet edildin, o toprak ki kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açtı; toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermeyecektir; yeryüzünde kaçak ve serseri olacaksın. Ve Kain RABBE dedi: Cezam taşınamayacak derecede büyüktür. İşte, bugün toprağın yüzü üzerinden beni kovdun; ve senin yüzünden gizli kalacağım; ve yeryüzünde kaçak ve serseri olacağım; ve vaki olacak ki, her kim beni bulursa, beni öldürecektir. Ve RAB ona dedi: Bunun için Kaini her kim öldürürse, ondan yedi kere öç alınacaktır. Ve RAB, her kim onu bulursa kendisini vurmasın diye, Kain üzerine bir nişane koydu….

[3] https://www.evrensel.net/haber/369306/dunyada-asgari-ucret-ne-kadar Erişim 12.01.2020

[4] https://afam.org.tr/avrupalilarin-karanlik-yuzu-somurgecilik/

Please follow and like us: