Erich Von Daniken 1968’de Tanrıların Arabaları isimli kitabını yayınladığında tüm dünyada büyük bir ses getirmişti. O günden bu yana bilimin gelişmesi, onun popülerliğini söndüremedi. Aksine dünyada daha çok insan onun teorisine inanır oldu.
Bunun sebebi geçmişimizde açıklanmayan şeylerin olması ve bilimin de bunlara makul ve mantıklı cevap oluşturamamasıdır. Fakat Daniken’in teorisinin de birçok açığının bulunması bilim insanlarını ikna etmediğinden bir sidik yarışıdır gidiyor.

Sekil-251

Şekil 1 Bağdat pili resmi.

Arkeologlara göre Büyük piramidi taş devri insanları yaptı. Delil olarak yapılan araştırmalardaki verileri gösteriyorlar.
Daniken; “taşları nasıl kestiler” diyor: Arkeologlar; “Bakır bir testereye çöl kumu serpilerek bir taşı kesmeyi başardık” diyorlar.
Daniken; “taşlar nasıl taşındı” diyor: Arkeologlar; kızak üzerinde bir taşı çekerek taşıdıklarını söylüyor.
Daniken; 1,5 dakikada bir taş yerleştirmeleri gerekiyor bunu nasıl başardılar diyor: Arkeologlar; buna cevap veremiyor. “Henüz tüm sırlar çözülmedi” diyorlar.
Fakat arkeologların da başka soruları var.
Arkeologlar: Uzaylılardan geriye neden bir şey kalmadı? Daniken ve savunucuları Bağdat pilini gösteriyor. Fakat Bağdat pili kil bir kap olduğu için uzaylı teknolojisi olamaz diye tepki gösteriyorlar.
Daniken, Mısır tapınaklarındaki bir çizimin elektrik ampulü olduğunu söylüyor ve karanlık dehlizlerin elektrikle aydınlandığını iddia ediyor. Hatta bir prototipini bile yapmayı başardı. Arkeologlar lamba denilen şeyin, Mısırda çok bilinen, çiçek içinde yılan sembolü olduğunu söylüyor ve o dönemde elektrik olamayacağı için bu konuyu ciddiye almıyorlar.

Dendera

Şekil 2 Daniken’in lamba olduğunu iddia ettiği figür.

Arkeologlar, bir mısır çiziminde büyük bir heykelin insan eliyle taşındığını gösterdiğini ve bunun piramidin insan eliyle yapıldığını ispat ettiğini düşünüyorlar. Daniken, bu durumu hiç gündem yapmamıştır.
Arkeologlar, uzaylıların o kadar mesafeleri aşarak dünyamıza gelemeyeceklerini onun için bu teorinin hepten yanlış olduğunu söylerken; Daniken savunucuları bizden milyonlarca yıl ilerde olan medeniyetlerin bunu bir şekilde başarmış olabileceğini söylemektedir.
Görüldüğü gibi galibi olmayan bir tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışmada Daniken’in başka rakipleri de vardır. Dinler de, bilim gibi Daniken’e karşı çıkmaktadır. Çünkü Daniken tanrı yerine uzaylıları koymaktadır. Diğer ülkeleri bilmem ama Türkiye’de Tanrıların Kağnıları diye karşı bir kitap yazılmıştı. Fakat o kitap silinip gitmesine rağmen Daniken hâlâ daha gündemdeki yerini korumaktadır.
Bu gelişmeler devam ederken ilginç bir gelişme oldu. Zeckeria Sitchin adında bir dil bilimci Sümer yazıtlarını farklı yorumlayarak Daniken’in teorilerine büyük destek oluşturdu. Daniken’in teorilerinde nereden geldikleri ve niçin insanlarla uğraştıkları belli olmadığı uzaylılara, hem bir kimlik, hem de bir amaç kazandırdı. Sitchin, Nibiru diye bir gezegen yarattı. Ayrıca insanların tanrılar tarafından madenlerde çalıştırılmak üzere geliştirildiğini söyledi. Bir dil bilimci olmasına rağmen teorileri Sümer dil uzmanlarınca pek kabul görmedi. Fakat bilim insanı olması, teorilerinin daha çok gündem oluşturmasına sebep oldu.
Daniken savunucularından bazılarının, başka teorileri daha var. Mısır piramitleri veya Stonehenge gibi anıtların dünyayı saran bir enerji ağının parçaları olduğu ya da buraların kendi yıldızlarıyla iletişim kurma yerleri olduğu gibi… Bu teoriler henüz bilinmeyen bir teknolojinin olmasını gerektirdiği için ciddi bir taraftarı yoktur. Fakat net dünyasında bir fikir jimnastiği olarak çok yer bulurlar. Böyle uçuk teorilerin avantajı taş anıtların neden yapıldıklarını ve nasıl birden ortaya çıktıklarını açıkladığı için gündem oluşturabilmektedir.
Arkeologlar bu tür yerleri tapınak ya da mezar olarak açıklamaktadır. Bu açıklamalar da ikna edici değildir. Örneğin piramitlerin tapınak olması mümkün değildir. Mezar olması daha mantıklıdır ama dünyanın pek çok yerinde piramit var ve onlar mezar değil. Tapınak için içlerinin boş olması gerekir. Piramitlerin içini boş yapmak pek mümkün değildir. Küçük odalar konulabilir ama o kadar küçük odalar için felaket zahmetlere değmez. Yunan ya da Roma tapınakları gibi yapılarak büyük odalar elde etmek çok daha mantıklıdır. Amerika’daki piramitler mezar değildi onları tapınak olarak kullandılar ama içlerini kullanmadılar. Bana göre onları planlayanlar ile kullananlar aynı kültürün insanları değil. Eğer Aztek rahipleri bir tapınak yapmak isteseydi her gün yağmur yağan bir yerde üstü kapalı bir tapınak yaparlardı. Fakat Aztek rahipleri o piramitleri tanrılardan miras olarak almış ise oraları tapınma yeri olarak kullanmıştır. Zaten başka alternatifleri yoktur.
Mısır piramitleri daha farklı şey için kullanılmıştır. İlk dönem Mısır tanrıları piramitleri yapmıştır. Onlardan sonra kalan Mısırlı firavunlar kendilerinin de tanrı olduğunu göstermek istemiştir. Onun için piramit geleneğini sürdürmüşlerdir. Fakat tanrılarının yaptığı görkemli eserleri yapamamışlardır ve işin kolayına kaçıp piramitlerin içini kerpiç, sadece dışını taş yapmışlardır. Mısır’da bu tür yüze yakın piramit vardır. İlk dönem tanrıların teknolojisini taklit etmeye çalışmışlar ama başaramayacakları için işin üçkâğıdına kaçmışlardır. Daha sonra yapılmalarına karşın hemen hepsi yıkılmıştır. Sonradan yapılan piramitler yüzünden tümünün çağımız insanları tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Çoğu zaman yeni gelen firavun eski firavunun eserlerini çalarak kendi ismini vermek yolunu seçmiş ve eski izleri yok etmiştir.
Bana göre Büyük piramidin yapılmasının çok başka sebebi vardır. Burada ki makalede yazdığım gibi bize bırakılan kütüphanenin saklanmasına yöneliktir. Hem Büyük Piramit hem de Sfenks bir kütüphane saklamak amaçlıdır. Bu kütüphaneden Kuran, yedi uyurların mağarası olarak bahseder. İçindeki bilgileri de gençler olarak kişiselleştirir.

sahra

Şekil 3 Büyük Sahra Çölünde 10 bin yıl önce büyük göller vardı.

Eğer en başa gidersek Tassili bölgesinden göç ettirilen insanlar Mısır’da bir uygarlık kurmaları sağlandı. Tassili bölgesi çölleşerek ıssızlaştı ama kaya resimleri çok canlı bir yaşamın izlerini hâlâ daha gösterir. Bu göç hikayesi Tevrat’a da konu olmuştur. Tevrat’a göre Musa 40 yıl çölde gereksiz dolaştırılmıştır. Aslında Tassili bölgesinden Mısır’a gidiş 40 yıl sürmüş olmalıdır. Tassili bölgesinde büyük suyolları ve göller vardır. Bu suyollarını geçme işi Kızıldeniz’in yarılması ile anlatılmaktadır. Ya da o suların kuruması Kızıldeniz’in yarılmasıyla sembolize edilmiştir. Normalde Mısır’dan çıkan biri Kenan diyarına giderken Kızıldeniz’den geçmez. Bunu bilen Tevrat uzmanları o dönemler o bölgenin bataklık olabileceğini söyleyerek bu durumu kurtarmaya çalışırlar. Tassili bölgesi bir zamanlar sulak ve büyük göllerle çevriliydi. Detayları buradan okuyabilirsiniz.
Bildiğiniz gibi benim teorim ile Daniken’in teorisi arasında önemli bir fark var. Bende geçmişte yüksek teknolojiye ulaşmış bir türün olduğunu söylüyorum ama onlar uzaydan gelmedi. Zaten dünyamızda yaşamaktaydılar. Bu gelişmiş türe başkaları ne isim verir bilmem ama ben Atlantisliler demeyi uygun görüyorum. Tüm dünyada yaşıyorlardı. Bilimin nesli tükenen tür olarak belirlediği Cro-Magnon insanıydılar.
Gelişmiş bir türün neslinin tükenmesi garip gelebilir ama aslında durum çok daha başkadır. Aslında nesilleri tükenmedi. Onlar dünyadaki gelişmelerini tamamlayıp bedensiz yaşama geçmişlerdir. Yani artık saf bilinç olarak yaşamaktadırlar. Günümüzde de yaşamaya devam etmektedirler. Fakat biz onları göremiyoruz. Çünkü artık onlar madde dünyasında değiller. Fakat geçmişte olduğu gibi bu günde bize yardım etmeye devam etmektedirler. Cro Magnonlar ya da diğer adlarıyla Atlantisliler saf bilinç haline geçerken yeni gelişmekte olan bizlere yol göstermeleri için bazı ekipleri geride bıraktılar. O ekipler Mısır, Sümer veya Olmek medeniyetlerini kurdurmuş ve yönetmişlerdir. Başlarda Tanrı kral olarak aralarında yaşadılar. Tarımı, hayvancılığı, yazıyı kısacası medeniyeti sabırla öğrettiler. Sonra yavaşça insanların aralarından ayrıldılar. Ayrılırken yerlerine Krallar bıraktılar. Diğer yazılarımda bu durumu detaylarıyla açıkladım.
Eğer olaylara bu gözle bakarsak geçmişte yapılan anıtlar için uzaylı aramamız gerekmez. Elbette eski metinlerdeki gökten gelenler, bu insanlardı ama uzaydan gelmediler. Helikopter veya uçaklarla yanlarına indikleri Homo sapiens onları tanrı yerine koymuştur. Zaten onlar da tanrı yerine konulmak istemişlerdir. Çünkü insanlık dinler sayesinde daha kolay yönlendirilebilmektedir. Çünkü dinlerin kurallarını tanrılar koymaktadır. Bu pek etik gözükmemesine rağmen insanlığın hızla medenileşmesinin en kısa yoludur. Onun için geçici bir süre böyle davranmakta sakınca görmemişlerdir. Ayrıca bu durum insanın yapısında zaten vardır. Batılılar Yeni Gine’ye ilk gittiklerinde, yerliler batılıları gümüş kuşlar içinde cennetten gelen tanrılar olarak düşünmüştü. Onlar gittikten sonra bile onlara tapınmaya devam ettiler. Model uçak ve hava alanı inşa ettiler.
İnsanlığı yönlendirenler insanlık geliştikçe inanç sistemlerini ona göre değiştirdiler. Pagan dinlerini kaldırıp bu gün var olan mevcut dinleri oluşturdular. Pagan dinleri zamanında Tanrılar halkın arasındaydı. Sonra dünyadan ayrılarak bedensiz yaşama geçmişlerdir. Fakat insanlığı yönlendirmekten hiç vazgeçmemişlerdir. Tevrat’ı incelediğimizde Rab önceleri birebir ya da bir telsiz (Ahit sandığı) vasıtasıyla insanları yönetirdi. Sonraları daha çok vahiy, sezgi ya da görüm vasıtasıyla isteklerini iletmiştir. Tüm insanlık için durum, bu paralelde gelişmiştir. Yunan ya da Roma tanrıları da aynı ekiplerin üyeleridir.
Bu görevliler insanlar arasında ille de tanrı kral olarak kalmadılar. Marangoz, taş ustası veya bilim insanı olarak da görev yaptılar. Fakat insanlık geliştikçe onu etkilemek kolaylaştığından sezgi veya vahiy ile yönlendirme daha ön plana çıkmıştır. Musa peygamber vahiy alamamıştır. Ona bilgi direk veya çeşitli araçlarla sunulmuştur. İsa peygamber vahiy almıştır ama vahiy alabilmesi için eğitim almak zorunda kalmıştır. Muhammed peygamber ise vahiy alabilmiştir. Bin yıldır her insan sezgiyle yönlendirilebilecek seviyededir. Örneğin; Einstein, İzafiyet teorisini, sezgileri sayesinde zamanından yaklaşık yüz yıl önceden, insanlığın hizmetine sunmuştur. Sezgi alabilme insan beyninin gelişimine bağlı olduğu için gelişen insanlık, bin yıldır bu eşiği aşmış bulunmaktadır.
Önemli konudan bir tanesi de elimize ulaşan geçmiş bilgilerin, hazırlanarak bize ulaştırılmasıdır. Örneğin Sümer, Mısır yazıtları ya da dini kaynaklar hep tarihsel süreçler senaryolaştırılarak bize ulaştırılmıştır. Özellikle dini kaynaklar bir plan dâhilindedir. Bu kaynaklar, hem bir din oluşturmak hem de satır aralarına bilgiler gizlemek için kullanılmıştır. Şunu anlatmaya çalışıyorum. Musa ya da İsa peygamber diye biri yaşamamış olabilir. Çünkü o kitaplar tarih kitabı değildir. Asıl amaç bir din oluşturmaktır. Satır aralarına da güzel bilgiler sokmaktır. Muhammed peygamber nispeten yakın dönemde yaşadığı için onun hayal ürünü olma ihtimali yoktur. Fakat Kuran’ında satır araları gizemli bilgilerle doludur. Onun için Tevrat ve Kuran’dan çok şey öğrendim. (İncili incelemediğim için bir yorumum yoktur)
Geçmişimize bu gözle baktığımızda medeniyetlerin birden bire ortaya çıkması ya da taş anıtların yerden biter gibi bitmesi anlaşılabilirdir. Uzaylıların bize bu kadar yardım edebilmeleri pek mümkün değildir. Genlerimizle uğraşsalar bile bu kadar ayrı zaman ve mekânda olan medeniyetleri organize etmeleri pek mümkün olmazdı. Ayrıca o kadar iyi niyetle yüzyıllarca bizimle uğraşmaları ihtimal dışıdır. Eğer dünyamıza gelirken amaçları koloni kurmak ise neden kurmaktan vazgeçtiler. Zecharia Sitchin’in teorisine göre amaç madenlerde çalışacak işçi yaratmak ise, biz hâlâ buradayız yaratıcılarımız nerde. Neden beleş işçi varken bırakıp gittiler. Bir koloni kurup dünyayı 3600 yıl sonraki buluşmaya kadar yönetecek ekipleri bırakmaları gerekmez miydi? İyi niyetliyseler, niye bizleri köle işçi olarak yarattılar. Değilseler niye bıraktıklarının cevabı yok.

sümer

Şekil 4 Sümer mühür tabletlerinde tanrılar insan görünümündedir.

Bu teorinin çok fazla açığı var. Çünkü güneş çevresinde böyle bir gezegen yok. Var olduğunu kabul etsek bile güneşten o kadar uzağa giden bir gezegende hayat olamaz. -100°C üzerindeki soğuklarda değil insan tek hücreliler bile yaşayamaz. Ayrıca Anunakilerin insana çok benziyor oluşu geldikleri gezegenin de dünyaya benzer olmasını gerektirir. Dünyadaki hayat tamamen güneşe bağımlıdır. Güneş olmazsa hayat yok olur. O zaman gezegen X’de de hayat olamaz. Güneş ışığının olmadığı yerde fotosentez olamayacağından bildiğimiz tür, bir hayat oluşamaz. Bilmediğimiz bir tür hayat oluşması pek mümkün değil ama öyle durumda da insan benzeri ve oksijen soluyabilen bir türün oluşması mümkün olamaz. Oysa Sümer mühür tabletlerde tanrılar insan benzeri varlıklar olarak betimlenmektedir. Ayrıca gezegen X büyük bir gezegen olarak betimlendiğinden üzerinde evrimleşen canlılar oraya uyum sağlayacaktır. Yani iç kan basınçları dış basıncı dengelemek için çok daha fazla olmak zorundadır. Dünyaya geldiklerinde kapalı ortamlarda olmak zorundadırlar. Yoksa her taraflarından kan fışkırır. Bunu anlamak zor değil. Yükseklere çıkan dağcıların burunları kanar. Oysa dağcıların maruz kaldıkları basınç farkı çok çok azdır. Oysa yazılanlara göre gezegen X ile dünyamız arasında çok büyük fark vardır. Sümer mühür tabletlerde betimlenen tanrıların ne giysisi nede herhangi bir koruması vardır. Yazılarda da böyle bir soruna değinilmemiştir. Yani Anunakiler tamamen hayal ürünüdür.
Galaksimizin bir yerlerinde hayat, hatta medeniyet olması kuvvetle muhtemeldir. Fakat onlarla bilinen hiçbir yöntemle haberleşemeyiz. Bildiğimiz en büyük hız ışık hızıdır ve ışık hızıyla bile haberleşmemiz mümkün değildir. Bazı insanlara göre oralardan uçan araçlarla gelenler var. Maddesel bir şeyi kullanarak ışık hızını aşmak mümkün değildir. Maddesel olmayan yöntemleri tartışabilmemiz bilgimiz dışıdır ama diyelim ki bu tür seyahat yapabiliyorlar ve dünyamızı da ziyaret ediyorlar. O zaman neden bize gözükmüyorlar? Israrla kendilerini gizlemeleri mantıklı değil. Bazı uzaylı bağlantılarında bu soruya “sizin özgür iradenize karışmak istemiyoruz” gibi saçma bir cevap verilmektedir. Bu cevap bile bir paradokstur. Madem özgür iradeye karışmak istemiyorsunuz o zaman niye bağlantı kuruyorsunuz. Neden UFO’lar göklerimizde cirit atıyor. Bağlantı kurup yüzlerce kitap yazdırmanız özgür iradeye müdahale olmuyor da İstanbul’un ortasına UFO ile inmek mi özgür iradeye müdahale oluyor.
Bu tür bağlantıların cevaplamadığı bir sürü soru var.
Neden etkisiz ve yetkisiz insanlarla irtibat kuruyorlar?
Neden yaptıkları uyarıların çoğunluğu fos çıktı?
Neden her bağlantı kendini pozitif, bir başkasını negatif olarak tanımlıyor? İnsanlık olarak -yalanları saymazsak- ne iyilik nede kötülüklerini gördük. Kendi aralarında sidik yarışı mı var?
Neden çok ileri uygarlıktan olduğunu söyleyen bu bağlantılar yeni bilimsel bir formül veremiyorlar?
Neden, ne idüğü belli olmayan bir bağlantı türü seçiliyor? Neden bilimin kabul edebileceği bir yöntem kullanılmıyor?

büyükgöz

Şekil 5 Büyük göz bir pilotun gözlüğünden kaynaklanıyor olamaz mı?

Bu soruların cevabının altında yatan, bağlantıları yapanların uzaylı olmamasıdır. Çünkü bizden daha fazlasını bilmiyorlar. Galaksideki imparatorluklardan bahsetmeyi söylemiyorum. Dilin kemiği olmadığından istediğin kadar atabilirsin. Çünkü ispatlanamayacak bilgiler pek bilgi sayılmaz. Eğer gerçekten uzaylı olsalardı bizimle, bizimde anlayabileceğimiz bir yolla irtibata geçerlerdi. Çünkü o kadar uzaklardan gelen birilerinin bize teknolojik ya da bilimsel olarak yardım etmemesini anlayamıyorum. Kendimi aynı pozisyona koyuyorum ve işin içinden çıkamıyorum. O zaman bu bağlantıları yapanlar kendilerini olmadıkları biri olarak tanıtıyorlar. Ayrıca ben UFO’ların uzaydan değil gelecekten geldiğini düşünüyorum. Yani UFO’lar ile uzaylı bağlantıları arasında bir ilişki yok.
Sayın Daniken’in delil olarak sunduğu şeyleri inceleyelim.
Daniken, bazı heykellerde olan büyük gözleri uzaylı türünün görüntüsü olarak düşünmektedir. Bence bu bir jet uçağı pilotunun kaskının oluşturacağı bir yanılsama olabilir. Hatta bir güneş gözlüğü bile böyle bir yanılsama oluşturabilir. Cortes Kızılderilerle ilk karşılaştığında Kızılderililer at üstündeki insanla, atı tek varlık sanmıştı. Çünkü daha önce at binen insan görmemişlerdi. Hiç gözlük görmeyen antik insan da güneş gözlüğünü, insanın parçası sanmış olabilir. Eğer gerçekten büyük gözlü bir yaratık olsaydı başka gezegende evrimleştiği için bizim gezegenimizde kasksız ve koruma elbisesiz dolaşamazdı. Evrende birbirini ziyaret edebilecek basınç ve oksijen oranı birbirinin aynı iki gezegenin oluşması olasılık dışı denecek kadar azdır. Uzaylıların büyük gözlü olduğu düşüncesi nasıl yerleşti bilmiyorum ama şekildeki heykelciği yapan sanatçıya bir pilot ilham vermiş olabilir.

astronot

Şekil 6 Bu resimlerin hiç biri astronot elbisesine benzemiyor.

Ayrıca bir sürü resim ve heykellerde başlıklar gözükmektedir. Bu başlıklar uzay elbisesinden çok kask görünümündedir. Şekilde üstte olan bir uzay elbisesine değil bir derin deniz elbisesine benzemektedir. Uzaylıya benzeyen heykellerden biri Kiev astronotudur. Onu da uzay elbisesi giymiş bir astronottan çok dalgıç elbisesi giymiş bir dalgıca benzetmek daha mantıklıdır. Eğer hava ya da basınç sorunu yüzünden başlık takıyorsa yandaki asrtronot gibi sırtında onu destekleyecek yaşam destek ünitesi olmalıydı. Sadece başlık ya da elbise bir astronotu dünya dışında koruyamaz.

kask

Şekil 7 Olmekler kaskları tanrılarında mı gördü?

Kimsenin pek açıklayamadığı Olmek heykelleri var. Bu heykeller başlarında kask taşımaktadırlar. Bu kasklar ne uzaylı başlığı olabilir nede denize girerken işe yarar. Bence darbelere karşı korunmak amacıyla giyilmişlerdirler. Acaba Olmek’ler tanrılarını böyle mi görmüşlerdi.

Pek gündeme getirilmeyen bir konuda sakalsız antik çağ insanlarının varlığıdır. Normalde Kızılderililer sakalsız olduğu için Olmek heykellerinde sorun yok ama şekil 8′deki Göbeklitepe heykelinde sakal olması gerekmez mi? 5-10 bin yıllık tassili resmindeki erkek de düzgün bir şekilde traş olmuş gözükmektedir. O dönemlerde demirin bulunmadığı düşünülürse nasıl traş olmuş olabilirler. O dönemlerde insanlar traş olmuyor olabilir ama tanrıları traş oluyordu. Bu resimlerde tanrıları temsil ediyordur.

sakalsız

Şekil 8 Antik insanlar traş olmayı biliyor muydu?

Geçmişle ilgili hatalı düşüncelerden biri Atlantis veya Mu kıtalarının varlığıdır. Böyle kıtaların var olmaması bilim insanlarını bu teorilerden uzak tutuyor. Atlantis savunucuları Atlas okyanusunda batık bir kıtadan bahseder ama 10 bin yıl önceki böyle bir felaket çok fazla ipucu bırakmalıydı. Oysa dünyanın jeolojik geçmişi pek soru işaretleri bırakmayacak şekilde açıklanabilmektedir. Özellikle Atlas Okyanusunda kıtalar birbirinden ayrıldığı için çok belirgin bir yapı vardır. Ve bu yapı milyonlu yıllar içinde oluşmuştur. Bu konularla ilgilenen bir bilim insanı Atlas Okyanusundaki batmış bir kıtanın varlığını ciddiye almaz. Onun içinde Atlantis efsanesi göz ardı edilir. Benzer bir durumda Mu kıtası için geçerlidir.
Benzer durum, foton kuşağı, güneş batıdan doğacak, dünya tersine dönecek gibi bilimsel altyapısı olmayan teoriler içinde geçerlidir. “Marsta insan yüzü var“ söylemi de aynı tür yapıya sahiptir. Nasa gerekli açıklamayı yapmış olmasına rağmen hâlâ argüman olarak kullanılması böyle teorilerin güvenirliliğini sarsmaktadır.
İlk çağ insanlarının ortalığı piramit veya taş eserlerle doldurmasının bana göre bir gerekçesi vardır. Özellikle piramit seçilmiştir. Kullanım olarak hiçbir işe yaramamasına rağmen yıkılması en zor eser olması, tercih edilmesini sağlamıştır. Betonun bile 2-3 bin yıllık bir ömrü var. En uzun ömürlü yapı malzemesi taştır. Onun için taş ve piramit seçilmiştir. Yani hedef bizleriz. O eserlerle bize mesaj gönderilmiştir. Geçmişte bazı ilginç olayların olduğu, anlatılmak istenmiştir.
Arkeologlar, Daniken’in teorisine sıcak bakmazken bir miktar haksızlık yapmaktadırlar. Aslında geçmişi kendi teorilerinden daha iyi açıklamaktadır. Aslında bilim kendisiyle çelişmektedir. İlk insansıyı 2,5 milyon yıl eskiye tarihler ve son 10 bin yıla kadar çok az bir gelişim öngörmektedir. Sonra ne olmuşsa insanlık tarihsel süreçte göz açıp kapayana kadar bile kabul edilemeyecek 10 bin yılda aya gittiğini kabul etmektedir. Fakat bunun nedenini açıklayamamaktadır. “Bir şekilde oldu” demektedir. Oysa 4,6 milyar yıllık dünya tarihinde zeki ilk tür bizsek bunun mutlaka bir cevabı olmalıdır. Bu açıdan bakınca uzaylıların olması çok mantıklıdır. En azından “bir şekilde oldu” gibi bir cevaptan çok daha akılcıdır.
Fakat arkeologların da böyle bir teoriye inanmamalarının geçerli sebepleri olması onları da haklı yapmaktadır. Benim teorim her iki tarafında kabul edecekleri bir yapıdadır. Çünkü artık uzaylı aramamıza gerek kalmamıştır. Fakat benim teorimin de yumuşak karnı, “geçmişte üstün teknolojiye ulaşmış bir türün var olması” kabulüdür.
Benim teorimi destekleyen veriler var. Üstelik bu verileri, diğer teorilerin açıklayamadığı için, görmezden geldikleri şeyleri de açıklar. Bunların ilki Neandertal ve Cro-Magnon fosilleridir. Yapılan araştırmalar her iki türünde konuşabildiklerini, yaşlılarına baktıklarını, ölülerini gömdüklerini göstermektedir. Bu veriler onların zeki olduğunu gösterir. Özellikle Cro-Magnonlardan kalan mağara resimleri onların en az bizim kadar zeki olduğunu göstermektedir. Ben onlarla ilgili verileri burada inceledim. Aslında can alıcı sorulardan biri 30-35 bin yıllık mağara resimleri ise diğeri ressamın kullandığı boyaları nasıl elde ettiği yönündedir. Bilim “biri yapmış işte” demekten öteye gidemiyor. Daniken’in ne söylediğini bilmiyorum. Bir yerde rastlamadım. Fakat uzaylıların mağaralara girip bu resimleri yapmış açıklaması akılcı değildir. O kadar yolu gelip mağaralarda resim yapmalarını düşünmek saçmalıktır. Üstelik bu resimler tek bir mağarada görülmez. Ve tarihsel olarak çok farklı tarihlere rastlarlar. O zaman uzaylılar dünyamızda 30 bin yıldır cirit atıyor olmalı. Yani bazı uzaylılar işi gücü bırakmış dünya ve dünyalılarla uğraşmış gibi bir sonuç çıkar. Mağaralarda resim yapacak kadar kendilerini dünyaya adamış uzaylılar mı var? Eğer varsa şimdi nerdeler?
Bilim, 30-35 bin yıl önce yaşayan birilerinin çeşit çeşit boyaları yapıp üç boyutlu düşünerek resimler yapabildiğine inanıyor. Hatta taşların doğal çıkıntılarını resmin bir bölümü olacak kadar gelişmiş bir resim yapıyorlar ama bu insanlar zekâ özürlü, ancak taş aletler kullanacak kadar gelişmiş olduğunu kabul ediyorlar. Yani o insanlar, tarımı bulmadan boya yapmayı bulmuşlar. Üstelik boya yenmeyeceği için zaruri bir ihtiyaç malzemesi olmadığı halde… Aslında gizem bu kadar değil. Mağaralar dışarıdan ışık alamayacak kadar derinlerdedir. Yapılan araştırmalarda mağaralarda is lekesine rastlanmadı. Bu ressamlar sadece boya yapmayı değil aynı zamanda is çıkarmayan bir ışık kaynağı da bulmuşlardır.
Benim teorime göre bu resimleri yapanlar bizim gibi gelişkin olan Cro-Magnonlardır. Ressam o boyaları süpermarketten satın almıştır. Aydınlatma içinde el feneri kullanmışlardır. Birileri hobi olarak mağaraları süslemiştir. Çünkü mağaraların yaşam alanı olarak kullanılmadığı anlaşılmıştır. Arkeoloji bu yerlerin tapınak olabileceğini söylemektedir. Zaten arkeolojinin, her şeyi din ile açıklama eğilimi burada da kendisini göstermiştir.

farekulak

Şekil 9 Fare ile insan geni birleşimi.

Cro-magnonlar gelişip bedensiz yaşama geçtiklerinde homo sapiens dünyayı bu günkü şempanzeler gibi sarmıştı. Fakat Cro-Magnonların tümü gitmedi. Geriye ekipler kaldı. İşte o ekipler bizi maymundan insana çevirmişlerdir. Bu işlemi yaparken kendi genlerini kullandılar. Şekilde görülen farenin sırtında (yıllar önce) insan kulağını çıkarabilen genetik bilimi şimdi kim bilir ne durumdadır.

Kendi genlerini kullanabildiler çünkü onlarda bir primat olduğu için genlerimiz çok yakındı. Bu gün bizim genlerimiz şempanzelerle %98 oranında benzerdir. Gelecekte bizde bedensiz yaşama geçtiğimizde şempanzeleri insana çevirecek ekiplerimiz olacak. Ve o ekiplerde kendi genlerini kullanarak şempanzeyi insana dönüştürecek.
Ekipler sadece bizi insana çevirmedi aynı zamanda bize medeniyeti de öğrettiler. Bizimle yaşayıp hem eğittiler hem de taş anıtları yapmamızı sağladılar. Yani Büyük piramit yapılırken işi bu ekipler organize etti. Fakat işçi olarak insanları kullandılar. Daha zeki olanlara sorumluluk verdiler. O insanları şimdi pagan tanrıları olarak biliyoruz. Bütün pagan dinlerinde tanrı etten kemikten yapılı ama üstün yetenekleri olan bir varlık olarak karşımıza çıkar. Tıpkı ilk defa batılı gören, Yeni Gine yerlilerinin batılıları düşündüğü gibi…
Bir Sümer tableti durumu “Güzel görünen ne varsa tanrıların lütfüyle yaptık” diyerek çok güzel açıklar. Yani tarımı, sapanı, matematiği, hayvancılığı, inşaatı, arazi ıslahını, kanunları v.b. akla gelebilecek her şeyi tanrılardan öğrendiler. Sümer şehir devletleri günümüzdeki birçok devletten daha medeniydi.
Tanrılar sadece Sümerlere yardım etmedi İndus, Olmek, Mısır, Yunan, Roma v.b. medeniyetlerini de organize etmişlerdir. Hatta bildiğimiz, bilmediğimiz birçok millete de medeniyeti getirmişlerdir. Enki, Ra, Zeus ya da Apollo aynı ekibin görevlileridir.
Görevli ekipler insanlığın belli bir düzeye gelmesini sağladıkları bölgelerden zaman içinde ayrıldılar. Bunu yaparken kendi yerlerine krallar bıraktılar. Sanırım en uygun adayı kendi mirasçıları ilan edip kendileri gittiler. Mısır’da kendi yerlerine bıraktıkları firavunlar tıpkı onlar gibi tanrı olduğunu ispatlama derdine girmiştir. Böylece piramit geleneği doğmuştur.
Görevli ekipler dünyadan ayrılıp bedensiz yaşama geçmiştir ama insanlığı yönlendirmekten hiç vazgeçmemiştir. Artık birebir görüşme yerine vahiy ve sezgiyle yönlendirme dönemi başlamıştır. Pagan dinleri yerine yeni dinler oluşturulmuştur. Vahiy ve sezgiyle insanlık istenilen yöne sokulmuştur.
Öyle sanıyorum ki bu görevliler 1000 yıl öncesine kadar insanlar arasında zaman zaman yaşadılar. Antikitera makinesi böyle bir görevliden kalma olmalıdır. O dönemde Ay’ın örüntülerini ya da Ay’ın hızlanma dönemlerini hesaplayan bir cihaz Yunanlıların işine yaramazdı. Öyle bir cihaz ancak Yunanlıya göre tanrı özelliklerinde birinin işine yarayabilirdi. Acaba Antikitera makinesi Zeus’un birine hediyesi miydi? Bağdat pili de benzer bir durumdur. Tanrıların hediye ettiği elektrikli bir cihazın çalıştırılması için pil yapımı öğretilmiştir. Bu cihazlar zaman içinde bozulmuş ve kaybolmuştur. Çünkü tanrılar ayrılınca bu tür araçları yapabilecek kimse kalmamıştır.
Bedensiz yaşama geçme zamanına, dinler kıyamet der. Cro-Magnonların neslinin tükenme sebebi kendi kıyametlerini yaşamalarıdır. Aslında bu türlerden bize bilgi kırıntıları gelmiştir. Sizinde anladığınız gibi biz onları Atlantisliler olarak tanıyoruz. Yani Atlantislilerle Cro-Magnonlar aynı insanlardır.

Seyfullah DEMİR