Kuantum dünyası gerçekliği

Yaşadığımız evrende zamanın akış yönü geçmişten geleceğe doğrudur. Bu geçmişten geleceğe doğru akışın madde üzerindeki etkisi bozulmaya yani yaşlanmaya sebep olarak gözükmektedir. Acaba bu düşünce yapısı doğru mudur? Yani zamanın gelecekten geçmişe aktığını düşündüğümüz, ikiz evrenimizde şartlar nasıldır. Belki de biz öyle şartlanmışız ki zamanın akışıyla maddenin etkilenmesini aynı şey olarak düşünüyoruz.

Görünen evrende zaman dediğimiz şeyin kuantum karşılığının mekân olduğunu söylemiştim. Yani zaman ve mekânın yer değiştirdiklerini artık biliyoruz. İşte aslında bizim inceleyeceğimiz şeyin mekân olması gerektiği açıktır.

Görünen evrende mekânın yapısını anlayabilirsek, kuantum dünyalarındaki karşılıklarını bir nebze anlayabiliriz.

Görünen evrende insanların, mekân üzerinde bir hâkimiyetleri vardır. Her istedikleri yöne doğru hareket edebilirler. Oysa zaman üzerinde hiç etkileri yoktur. Zaman onların tasarrufları dışında kendiliğinde akıp durur. İşte bu durum kuantum dünyasında ters dönmüştür. Orada mekân üzerinde kimsenin bir tasarrufu olmaz ama zaman içinde ileri ve geri hareket edilebilir.

İşte görünen evrendeki zamanın mekâna dönüşmesi ve tek yöne akmasının tam ayna görüntüsü karşı evrende vardır. Bizde zamanın geçmişten geleceğe akmasının karşılığı, karşıevrende gelecekten geçmişe doğru bir akış olmalıdır mantığını getiriyor.

Bizler maddenin entropisiyle zaman mevhumunu birbirine karıştırıyoruz. Maddenin entropisinin de bir yönü var ve bu yön her iki evrende de aynı tarafa bakabilir. O zaman entropi düzenden düzensizliğe doğru akıyor olabilir ve bu her iki evrende de sebep sonuç ilişkisinin aynı yöne baktığını gösterir. Yani bizim yaşlanmamız zaman değil entropiye bağlı bir süreç olmalıdır. Evrenimizde zaman geçmezseydi bile biz yine yaşlanacaktık. Entropinin akış yönü için bir enerji gerekmez ama tersi oluşacaksa mutlaka enerji olmak zorundadır. Issız bir evin zaman içinde eskiyip yok olması için enerjiye gerek yoktur. Fakat o evin düzenli olarak kalabilmesi için zaman zaman onarılması gerekir.

Bizim zaman dediğimiz şey mekânın bir tezahürü. Mekân ikiye ayrılması madde ve antimadde olarak oluşmuştur. Her iki evrende de atomlar aynıdır. (Sadece yükleri zıttır) Her iki evrende de tekâmül süreci aynı şekilde olmak zorundadır. Her iki evrende aynı evrime tabidir ve kesinlikle eşdeğerdir. Üstelik denge gereği anti evrende ne olup bittiğini biliyoruz. Çünkü evrenimizde ne oluyorsa aynısı orada da olmak zorundadır. Her iki evrendeki atom sayısı aynı olmak zorundadır. Her iki evren aynı zamanda yok olmak zorundadır. Yani her iki evrenin kaderi aynıdır ve aslında onlar bir elmanın iki yarısından başka bir şey değildir.

Biz matematikte hesaplar yaparken zamanın okunun yönü bir tercih üretmez. Yani zamanın oku her iki yöne de akabilir. Görünen evrenin zıttı olan evrende zamanın okunun ters olması olayların ters gerçekleşeceği anlamına gelmez. Olaylar bizdeki gibi akar. Çünkü olayların ya da evrenlerin entropisi zamanın okunun yönünden bağımsızdır. Zaman oku ne tarafa giderse gitsin entropi tek yöne gider. Yani sebep sonuç ilişkisi zamandan kaynaklanmaz. Bizim zaman dediğimiz şey zaten gerçekte mekândır. Mekânın akış yönü ise sadece atomun ters işaretinden başka bir şey değildir. Onun için karşıevrende insanlar yaşlı doğup genç ölmezler.

Belirsizlik ilkesi gerçekten belirsizlik midir?

Görünen evrendeki 3 boyutlu mekân, kuantum dünyalarında zamana dönüşür ve artarak devam eder. Yani 10 boyutlu kuantum dünyası dediğimizde bunun zamanda 10 boyutlu ama mekânda 1 boyutlu olduğunu bilmek gerekir. Kuantum dünyaları mekân olarak tekillikten oluşur. Yani kısacası kuantum dünyaları dediğimiz yer bir karadeliktir.

Bu durum kuantum parçacıklarının garip hareketlerinin nedeninin açıklar. Kuantum dünyalarında mekân tek boyutludur ve içindeki atom veya atomaltı elemanlar boyutsuzdur. Biz kuantum parçacıklarını incelediğimizde gördüğümüz şey tek boyutlu bir uzaydaki bir harekettir. Tek boyutlu uzaydaki hareketi üç boyutlu bir uzaydan izliyoruz. Yani aslında biz hologram görüntüsünü izleyebiliyoruz. Bir parçacığın aynı anda birçok yerde birden olabileceği, bu çok boyutluluk sebebiyledir. Tek yöne hareket eden bir parçacığa üç boyutta baktığımızda parçacığı bir boyut seçmeye zorluyoruz. Aslında parçacığın herhangi bir boyutu seçmesi için bir gerekçe yok. Onun için her yerde olabilir. Üstelik bizim parçacık diye gördüğümüz şey aslında tam olarak bir dalgadır. Dalga hologramın yapısı gereği bize parçacık olarak gözükür.

Konuyu daha iyi anlayabilmek için şöyle bir örnekleme yapmaya çalışayım. Bir borunun içini bir boyutlu mekân olarak düşünelim. Bu borunun içinden giden bir parçacık hayal edin. Bu parçacığın gideceği yer bellidir. Mutlaka borunun içindeki tek boyuttan gidecektir. Şimdi boruyu açarak bir yüzeye çevirelim. Tek boyutu iki boyuta çevirip bir çarşafa dönüştürelim. Şimdi bu parçacık çarşafın içinden nereyi tercih etmelidir. Tek boyuttan açıldığı için çarşafın her noktası onun için aynı önemdedir. Yani bir yeri tercih edemez. Fakat her noktada olmalıdır. Eğer parçacığa da boyut genişleme imkânı verseydik tüm çarşafın yüzeyine yayılıp gidecekti ve biz parçacığın hareketinde gariplik görmeyecektik. Oysa parçacık boyutsuz ve tek boyutta yaptığı hareketi çok boyutta gözlemliyoruz. İşte tek boyuta karşılık üç boyutlu uzayda sonsuz sayıda yol var. Biz buna belirsizlik ilkesi diyoruz. Aslında belirsizlik yok. Belirsizlik tek boyutlu bir uzaydaki hareketi üç boyutta seyretmekten geliyor. Tek boyuttaki tek alternatifin üç boyutta sonsuz karşılığı vardır.

Dolanıklık ne anlama gelmektedir?

Kuantum dünyasında eş parçacıkların birbirlerinden sonsuz uzaklıklara gitmeleri durumunda dahi eş hareket ettikleri görülmüştür. Yani birine yapılan bir etkiyi anında diğeri de algılayıp etkilenmektedir. Hatta Einstein ışıktan hızlı bir şeyin olamayacağı için bu durumun olamayacağını söylemiştir. Fakat günümüzde bu durum ispatlanmış bir olgudur.

Yine tek boyuttaki bir hareketin, üç boyutta sonsuz karşılığının olmasından gelen bir durumdur. Aslında eş parçacıklar tek boyutta hareket etmektedirler ve birbirlerinden ayrı değillerdir. Tek boyutta birbirlerinden ayrılacakları yer yoktur. Fakat biz onları üç boyutta seyrettiğimiz için her parçacık için gidebilecekleri sonsuz yol vardır. Yani aslında parçacıklar birbirinden ayrı değildir. Biz onları ayrı gibi görüyoruz. Üç boyutta sonsuz yol olmasına rağmen tek boyuttaki karşılığı tektir. İşte her parçacık bu tekillikte beraber olduğu için birine yapılan hareketi anında diğeri de hisseder. Zaten ayrı değiller. Ayrı olduklarını sadece biz görüyoruz.

Anlaşıldığı gibi biz atomaltı bir parçacıkla bir şey yaptığımızda onun olduğu uzayı da kullanıyoruz. Demek istediğim şey, aslında parçacık sadece kendi uzayını kullanıyor. Örneğin proton 1 uzay ve 4 zaman boyutu olan bir dünyanın elemanıdır. Bizler zaman boyutlarıyla sadece matematik olarak ilgileniyoruz. Oysa deney yaparken genelde mekân boyutunu kullanıyoruz. Biz parçacık hızlandırıcıların içinde parçacıkları istediğimiz gibi yönlendirebiliyoruz. Çünkü üç boyutlu uzayın her noktası parçacık için kullanılmaya uygundur. Onu, üç boyutlu bir yerde olmaya zorlamak onun kendi uzayındaki hareketlerini değiştirmez. O her zaman, tek boyutlu uzayında hareket eder. Bizim tercihlerimiz onun üç boyutlu uzayda nerede gözükmesi gerektiğini belirler. Tıpkı dalga parçacık ikiliği gibi…

Dalga-Parçacık ikiliği.

Dalga parçacık ikiliği de bu duruma benzer ama biraz daha farklıdır. Aslında parçacık olarak görünen bir yapı yoktur. Tüm atom ve atomaltı yapı dalga halindedir. Olasılık dalgası dediğimiz şey bu yapının bize yansımasıdır. Biz hologramda bu dalgaları görmeye çalışırız. İşte parçacık dediğimiz şey o zaman ortaya çıkar. Yani parçacık yapısı sadece hologramda vardır. Gerçekte parçacık diye bir şey yoktur. Biz hologramda dalgayı görmeye ya da algılamaya çalışınca onu parçacığa çökertiyoruz. Algılayıcı her şey dalgayı parçacığa çökertiyor. Bu, uzayın her yerinde olması gereken parçacığı bir yerde görmek için zorlamamıza benziyor. Hologramda dalga yapısını sevmez. O ille de onu parçacık gibi görmek ister. Mümkün olan her durumda onu parçacık gibi görmemizi sağlar. Fakat biz özellikle dalga görmek istersek ona da itiraz etmez.

Çift yarık deneyi paradoksu.

Çift yarık deneyini düşünürsek zaten bizim koyduğumuz ekran, dalga değil parçacık algılamak içindir. Yani zaten biz baştan bir parçacık gözleyeceğimize karar vermiş olmaktayız. Tek tek atış yaptığımızda bile aslında dalga gönderiyoruz. Yani ekrana çarptığı anda parçacık olan şey aslında dalgadır. Biz parçacığı bir ya da iki yarıklı bir engelin içinden geçmeye zorlarken aslında o kendi hep dalga olarak hareket etmektedir. Eğer deliğin birini kapatırsak gidebileceği tek bir yol ona bırakmış oluyoruz. Belirsizlik ilkesini epey yok ederek tek bir yola indirgemiş oluyoruz. Ekranda tek bir desen oluşmuş oluyor. Eğer iki yarık olursa bu sefer belirsizlik ilkesi gereği tüm uzayı kendine yol edinebileceğinden ikinci deliği de kullanacağı kesindir. Çünkü iki delik arasında bir tercih yapmaz. Zaten dalga yapısında hareket eden parçacık ekrana vurduğu yere kadar dalga olarak gider ve girişim deseni oluşturur. Ekrana değdiği noktada tekrar parçacık yapısına bürünür. Eğer biz bir şekilde olayı gözlemeye kalktığımız anda dalga yapısını değil parçacık yapısını gözlemiş olacağız. Yani hologram onu çökertecek. Eğer üç boyutlu uzayda onu gözleyecek ya da engelleyecek bir şey yoksa o dalga olmaya devam edecektir. Yoksa hologramdaki her etki onu parçacığa dönüştürür. Aslında onu dönüştürmez sadece öyle görmemizi sağlar. Yoksa o her zaman dalgadır. Bu anlattıklarımı ilk benim söylediğimi sanmayın. İşte size Hülya Xxanadu tarafından yazılmış ilginç bir yazı…

 

Evren bir Hologramdır

Bohm 1930’da Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünkü burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti.

Kuantum gerçekliğinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır.

Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eğer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, birçok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünkü bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç memnun değildi. Bohr’un, gözlemlediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünkü bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, her zaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler.(Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

Einstein ve arkadaşları, hiçbir mantıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir bağlantının varlığına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir.

Bohr, Einstein’ın tersine bir tür ışıktan hızlı iletişimin söz konusu olması yerine, başka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tartışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuş bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları başka türlü düşünmek anlamsızdı.

Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiş ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. 1947’de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kolektif davranış biçimlerine plazmanlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

İlginç bir anekdot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya başlamıştı. Kendi anlayışını geliştirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’a göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilişkiye geçti hatta ikisi de Princeton’da bulunması sebebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coşku ile Bohm’a, kuantum fiziği kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaştığını söylemişti.

Einstein’la yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı.

Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliğine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiğinden daha fazla gerçek lik olabileceğine olan inancı hiç sarsılmadı.

Kuantum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu öne sürüyordu.

Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde nesnelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin geçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekânsızlık” adını veriyorlar.

Ve Bohm ve Pribram Birlikte

İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır.

Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüzsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü bir çeşitlemesidir.

(Fantom Organ Sendromu : Bir organını yitiren kişilerin o organ yerindeymiş gibi duyumlar alması ve bu hastalıklı duyumların oluşturduğu belirtilerin tümü.)

http://www.xxanadu.org/hologram.htm

Görüldüğü gibi yazıda benim düşündüklerimin bir kısmı zaten söylenmiş. Benim bu tür düşüncelerde yaptığım en önemli değişiklik, kuantum dünyasıyla, görünen evreni ayırmamdır. Oysa bilim kuantum dünyasını incelediğinde elde ettiği sonuçları görünen evrene de uygulamaya çalışıyor. Oysa kurallar benzer olsa da aynı değildir. Onun için her şey moda mod uymaz. Bilim atomaltı dünyanın ayrı bir dünya olduğunu kabul etmemektedir. Oysa dinlerin öte dünya dediği yeri incelediklerini anladıklarında ne kadar şaşıracaklarını tahmin edebiliyorum. Aslında öte dünyayla atomaltı dünyasının aynı yer olduğunu da ilk kez ben söylemiyorum. Bir sürü insan bu konuda aklına geleni yazıyor. Fakat ciddiye alınacak veriler sunarak bilimin bu konuya dikkatini çekecek kimse olmadı. Zaten bilim ruhlara, meleklere karışmaktan ölesiye korkmaktadır. Onun için mevcut düzen bu güne kadar gelmiştir.

*