Önce Yaşar Nuri Hocamızı dinleyin, sanırım makaleyi daha iyi anlayacaksınız..

Kuran, yaratıcıyı tek olarak söylerken aslında iki farklı gücün tanımını yapar. Önce bu iki tanımı anlayalım.

İlk tanım “Allah’ın sınırsız ve sonsuz gücü olduğu” mantığıdır. Bu mantık Kuran’da Bakara  117O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca 'ol!' der, o da hemen oluverir. ayetinde işler için Allah’ın murad etmesi yeterlidir der.  Yani Allah’ın bir şeyi gerçekleştirmesi için istemesinin yeterli olduğunu anlatmaktadır. Mevcut İslam inancında da Allah için bu tanım uygun görülmüştür.  Oysa Kuran’da bu durumla çelişen pek çok ayet vardır. Bu ayetlerden bazılarını inceleyelim.

  • Kuran’da (Arâf 54Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir., Yunus 3Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?, Hud 7O, öyle bir Allah'dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara 'öldükten sonra tekrar dirileceksiniz' dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: 'Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir.' diyecekler., Furkân  59Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Rahmân'dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahmân)dan dile., Secde  4Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?, Kaf 38Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık, Bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı., Hadid 4O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.)  evrenin yaratılmasının altı gün sürdüğü yazmaktadır. Burada söylenenin evre olduğu, yani zamandan bahsetmediğini iddia edenler var ama gerçekte evrenin yaratılmasına baktığımızda Büyük Patlamadan beri 13,5 milyar yıl geçmiş ve bu zaman içinde insan ancak 60-200 bin yıllık bir süreç içinde var olmuştur. Yani aslında evrenin yaratılması “ol” deyince olmamıştır. Büyük Patlamadan sonra doğa kanunları işlemiş ve zaman içinde günümüze kadar olaylar gelişmiştir.
  • Hac 47 ayetinde “Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.” diyerek Rabbin de zamana tabi olduğunu açıkça söylemektedir. Her ne kadar; farklı bir hızda zaman geçiyor olmasına rağmen, zaman içinde olmak; sınırsız bir güce sahip olunamayacağını belirler. Çünkü zaman içindeki bir güç, asla sınırsız bir güce ulaşamaz. Zaman içinde ileri ya da geri hareket edebilmek büyük bir yetenek olmasına rağmen kişiye sınırsız güç katmaz. Çünkü zamana tabi kimse “ol” deyince “ol”duramaz. Süreci beklemek zorundadır. Nitekim Secde 5 işlerin “sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir” diyerek bu durumu teyit eder. Birileri “istese anında her şeyi yapar” diyebilir ama bu durum zamanın yapısına aykırıdır. Kişi zaman içindeyse, bu durum mümkün değildir. Onun Allah olması bir şeyi değiştirmez. Eğer zamanı Allah yarattıysa kendisini de, içine hapsetti demektir.
  • Araf suresinde anlatılan Âdem’in hikâyesine göre Şeytan Âdem’i kandırarak, yaklaşmamaları gereken ağaca yaklaştırarak; Allah’ı alt etmiştir. Sınırsız güçlere tabi birinin böyle bir olayı fark etmemesi mümkün değildir. Bunun nedeni ancak Hac 47’de dediği gibi zamana tabi birinin, o anda zamanın başka bir yerinde olmasından olabilir. Bu da gücün sınırsız olmadığının çok açık bir delilidir.
  • Şeytan ayetleri olarak bilinen vakayı İmam Rabbani’nin kaleminden okuyalım.

 

Çoğumuzun bildiği gibi, birgün Seyyid-ül-beşer “aleyhi ve alâ âlihi ve eshâbissalâtü vesselâm” Eshâbı ile oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri ve kâfirlerin şefleri orada idiler. Seyyid-ül-beşer “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” onlara (Vennecmi) sûresini okudu. Onların putlarını anlatan âyet-i kerîmeye gelince, mel’ûn şeytân putları öven birkaç sözü, o Serverin “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” sözüne ekledi. Dinleyenler, bunları da o Serverin sözü sandılar. şeytânın sözlerini âyet-i kerîmeden ayıramadılar. Orada bulunan kâfirler bağırmaya başlıyarak, Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm” bizimle sulh yapdı, putlarımızı övdü dediler. Orada bulunan müslimânlar da, okunan sözlere şaşakaldılar. O Server “aleyhissalâtü vesselâm” şeytânın sözlerini anlamadı. (Ne oluyorsunuz?) diye sordu. Eshâb-ı kirâm, siz okurken bu sözler de araya karışdı dediler. O Server “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” düşünceye daldı ve çok üzüldü. Hemen Cebrâîl-i emîn “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” vahy getirdi. O sözleri şeytânın karışdırdığı, bütün Peygamberlerin sözlerine de karışdırmış olduğunu bildirdi. Allahü teâlâ, o sözleri âyet-i kerîme arasından çıkardı. Kendi kelâmını sapsağlam yapdı.”

Hac  52  ayetiyle bu hikayenin gerçek olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Hac 52 (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm’dir (herşeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)

Görüldüğü gibi yine sınırsız gücü olanın, asla yaşamayacağı bir durum yaşanmıştır. Burada da tıpkı şeytanın Âdem’i kandırırken ki durum vardır. Şeytan, ikide bir Allah’ın istemediği şeyleri, Allah’a sezdirmeden yapmaktadır. Allah’ın durumu sonradan fark etmesi onun sınırlı güçlere sahip olduğunun göstergesidir.

Buna benzer şeyler Kuran’da vardır ama fazla da abartmaya gerek yoktur.

Kuran’da iki farklı güç tanımının yapıldığı görülmektedir. Fakat Kuran yaratıcının tek olduğunda da ısrarlıdır. Yani bu iki farklı güçlere sahip tek varlık varmış gibi söylenmektedir. Aslında bu tezat gibi görünen şey durumun tam anlatımıdır. Bu durumun izahını yapmadan önce Kuran’da bulunan Rab, Allah, Yüksek melekler Topluluğu, Arşı taşıyanlar gibi kavramların ne olduklarını incelemeye çalışalım.

Rab: “Terbiye edip eğiten, varlıkları belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Rab kavramı, “yaratan” ve “ilâh” gibi kavramlarla karıştırılmamalıdır. Kuran’da Rab Allah’ın isimleri arasında kullanılmamıştır. Rab Allah’ın yaptığı ana işi belirtir. Yani Allah bizim ve paralel evrenlerin (Rabbul Alemin=Alemlerin programlayıcısı) ana yöneticisi programcısı ve uygulayıcısıdır.

 

Tekvir 29 Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

Ayetinde de görüldüğü gibi Allah alemlerin Rabbidir. Yani onun müsebbibidir. Alemler ile kastedilen, paralel evrenlerdir.

 

Yusuf 39 “Ey benim zindan arkadaşlarım! Parçalara bölünüp fırkalaşmış rabler mi daha hayırlıdır, Vâhid ve Kahhâr olan Allah mı?”

Müminun 14 Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.

Yusuf 39’da görüldüğü gibi Rab Allah’tan başkaları içinde kullanılır. Müminun 14’de ise “yaratanların en güzeli”  olarak tasvir edilir. Sanki yaratanların en çirkini de var gibidir. Tevrat’ta da peygamberler içinde Rab kelimesi kullanılmıştır. Onun için Rab kelimesini Allah’ın yöneticilik, yol göstericilik, rehberlik etme vasfı olarak almak gerekir.

Araf 33 De ki: “Rabbim, sadece fuhşiyatı, onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere isyanı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklamıştır”.

Bu ayette de Rab Allah’ın nelerden hoşlanmadığını açıklıyor. Yönetimde; altta olanın, yöneticisinin isteklerini avama anlatması gibi.

Allah: İçinde yaşadığımız evrendeki her şeyin müsebbibidir. Kuran’dan birkaç ayet alarak durumu anlatmaya çalışayım. Ayetlere baktığımızda Evrende olan her şeyi Allah’ın tasarrufunda görürüz.

 

Bakara 164 Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgârları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.

Yûnus  31  De ki, “size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?” Hemen “Allah’dır” diyecekler. De ki, “O halde Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” 

Ayetlerde, kendiliğinden olup giden olayların Allah tarafından yaptırıldığını görüyoruz. Bu anlatım önemli bir duruma işaret etmektedir. Allah’ın, aslında bu evreni oluşturan yazılım olduğuna delildir. Yani evrendeki her şeyin müsebbibi Allah’tır ama her şeyi yapabilmesi bilinçten değil yazılımından gelmektedir. Çünkü evrendeki doğal süreç ancak bir program vasıtasıyla oluşabilir. Yağmurun yağmasının nasıl olduğunu biliyoruz. Yağmur birileri tarafından yağdırılmıyor. Doğa kanunlarının kendiliğinden işlemesi sonucu oluyor. Kuran’ın bu işe “Allah yapıyor” demesi, onun bir yazılım olduğunu anlatmaya çalışmasındandır. Bu bilgi ancak bilgisayar teknolojinin gelişmesiyle anlaşılacak bir bilgi olduğu için hitap bizedir.  Geçmişteki insanlar, bir bilincin her zerreyi düşünerek organize ettiğini düşünmesi doğaldı ama günümüzde de aynı düşünceleri paylaşan insanların olması biraz garip.

Aslında Allah’ın yaptığı ama doğa kanunu olmayan bir durum yoktur. Örneğin; Allah’ın dualara cevap vermesi de doğa kanunudur. Çünkü Allah programı düşüncelere cevap verecek şeklinde bir yazılıma sahiptir. Onun için olumlu ya da olumsuz düşüncelerden etkilenerek evrenin gidişatına etki eder. Ve dinler asıl bu olaylara etki etmek için oluşturulmuştur. Düşüncenin daha doğrusu istemenin devreye sokulması ibadetler sayesinde olmaktadır. İbadete inanan kişi, kendini; -ancak ibadetini yaptığında- Allah’tan bir şey istemek için layık görmektedir. Yani dinlerin bir faydası da insanların düşünce sistemiyle evrene etki etmesini sağlamaktır. Elbette bu durum, durumdan bihaber insanlar için geçerlidir. “Arif için din yoktur” derler ama gerçekten ne anlama geldiğini bilen var mı? Merak ediyorum.

Başka bir durum da Allah’ın; -Bakara 7’deAllah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür. yazdığı gibi- kişilerin, kulak ve kalplerini mühürlemesi olayıdır.  Bu durumu biraz açmak gerekir. Çünkü burada da programın işlemesi söz konusudur ama kişilerin neye uyacağı program harici bir yüklemeyle yapılmaktadır. Şöyle anlatmaya çalışayım. Her ruh dünyada yaşayacağı hayatını birkaç alternatif içinden seçer. Seçtiği hayatındaki dini Budizm ise, ya o ortamda bedenlenecektir ya da suyun çatlağını bulması gibi bir şekilde Budizm’i bularak ona inanacaktır. Çünkü o hayatında yapacağı en iyi tekâmülün şartları, Budizm içindedir. İşte böyle birinin kalbi ve kulakları Budizm’e mühürlüdür. İşte, Kuran’da anlatılan mühür işi bunu anlatır. Burada dünyaya gelen kişi Allah programı içinde her şeyi otomatik yaşar ama öte dünyada birileri ona yükleme yapar. Öte dünyada işleri organize edenleri; (Elmalılı çevirisiyle) ‘Yüksek Melekler Topluluğu’ ya da ‘Arşı Taşıyanlar’ diye tanımlamaktadır.

Yüksek Melekler Topluluğu: Kuran’da Saffat 8Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar., Sad 69'Münakaşa ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?' ayetlerinde bir topluluğun adı olarak geçmesine rağmen hakkında hiçbir açıklama yoktur. Kelime anlamında Meleklerden bir kısmının diğerlerinden daha yüksek bir seviyede olduğu anlaşılmaktadır. “Ne iş yaparlar?”, “neden öyle bir topluluk var?” gibi soruların cevapları Kuran’da açık değildir.

Arşı taşıyanlar: Mümin 7 ayetinde -güzel bir tanımla- anlatılan bu güç, aynı zamanda YMT’nu da (Yüksek Melekler Topluluğu) açıklar niteliktedir.

 

Mümin 7 Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler, Rablerinin hamdiyle tesbih ederler ve O’na inanırlar. İman etmişler için de şöyle bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.”

Ayette Arşı taşıyanlar ve onların etrafındakiler diye iki ayrı topluluktan bahsetmektedir. Etrafındakiler ile tanımladığı YMT’dur. YMT’nun kimlerden oluştuğu hakkında Kuran’da açık bir anlatım olmamasına rağmen benim görüşüm tekâmül ederek üst seviyelere çıkmış ruhlardan oluştuğu yönündedir. Çünkü Enbiya 26 ayetinde meleklerin bir zamanlar kul olduğunu söylemesi önemli bir ayrıntıdır.  Ayrıca ruhların (Mearic 4)Melekler ve Rûh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler O'na. elli bin yılda tekâmül etmeleri de bir işarettir. Bu iki ayetteki anlatımdan; ruhların önce insan, sonra melek oldukları ve sürekli tekâmül ederek sonunda O’na döndükleri anlaşılmaktadır. Bu süreç başka ayetlerle de desteklenmektedir.

Arşı taşıyanların en yüksek seviyede olduklarını anlamaktayız. Arşa en yakın konumdalar. Oradan insanlara yardım ettiklerini, ayetten anlıyoruz. Benim tahminim Arşı taşıyanlar, Kaynağın küçük bir kesimidir. Büyük patlamayı planlayan Kaynak, evrenin içini düzenlemek için küçük bir kısım bilinci de Büyük Patlama içine gönderdi. İşte Arşı Taşıyanlar denilen güç onlardır. Onlar YMT ile tüm insanlığı ve diğer ne varsa organize etmektedirler.

Kaynak: Kuran’da kaynak açık olarak belirtilmemiştir. Benim kaynak adını vermemdeki sebep Kuran’daki “O’ndan geldik, O’na döneceğiz” mantığıdır. Çünkü Büyük Patlamayla O’ndan geldik ve tekâmül ederek O’na dönüyoruz.  Yani evvelimizi ve ahirimizi oluşturan şeyin, “Kaynak” olarak anılması bana uygun gözüktü.

Kaynak bizim yaratıcımız olmasına rağmen evrenin içine karışmıyor. Çünkü yaptığı program gereği her şey olup bitmektedir. Öyle muazzam bir program yapmış ki karışmasını gerektirecek bir aksaklık olması mümkün değildir. Zaten bir aksaklık olsa bile Arşı Taşıyanlar durumu düzeltebilecek yetenektedir.

Kaynağın yaptığı programı Kuran Levhi Mahfuz olarak tanımlamaktadır. Evrendeki tüm bilgi onun içindedir. Fakat insan olarak bizler, Allah alt programı içindeyiz. Bizler melek statüsüne geçtikten sonra (kıyametten sonra) Allah programından çıkıp Levhi mahfuz programı içinde sürece devam edeceğiz.

Allah kelime kökeni olarak çok bilinmez. Hakkında doğru ya da yanlış pek çok şey söylenmiştir. En kabul göreni Mezopotamya kültüründen Araplara geldiği yönündedir. Kuran’la beraber başladığını söyleyen olsa da, bu doğru olamaz. Çünkü peygamberin babasının ismi Abdullah, Allah’ın kulu demektir.

 

“İlah” kelimesi: “Gizlenmek, duyu idrakinin fevkinde olmak” anlamındaki “LEHEYELÎHÜ” kökünden “leyhlâh” kelimesinden türemiş olup, duyu idrakinin ötesinde bulunan demektir. “LEHÛ” kelimesinin başına harfi târif getirilmiş ve “Lâm” ile birleştirilmiş ve “Allah” kelimesi meydana gelmiştir.

Allah kelimesini elifsiz olarak ele aldığımız zaman “lillah” kalır ki, yine Allah’ı ifade eder. “Lillah”daki, “Lâm”ı kaldırdığımız zaman “Lehû” kalır ki yine Allah’a işaret eder.

“Lehû”nün başındaki, ikinci “Lâm”ı da kaldırdığımız zaman, “Hû” kalır ki yine “O” demek ve Allah’ı işaret eder.

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın isimleri içinde en çok geçen ismi “Allah” ismidir.

“Allahü” olarak; 980 defa,

“Allahe” olarak; 592 defa,

“Allah’i” olarak; 1125 defa

Toplam olarak 2697 defa geçmektedir.

Allahü: El – lehu: “O’nun için olan” anlamına gelir. Buradaki (O) Kaynağı işaret eder. Yani Allah, aslında Kaynak için olanları temsil eder. O, (Hü) “O’ndan geldik” deki “O” dur.

Kaynak ana programı ile -Büyük patlamayla başlayan sürecin astralin oluşumuna kadar olan kısmı- planlamıştır. Arşı taşıyanlar ise Allah alt programıyla görünen evren ve paralel evrenler kısmını planlamıştır. Birinci program Levhi mahfuz, ikinci alt program ise Allah’ tır. Bu mantıkla baktığımızda Allah’ın tanrı olmadığını anlarız. Zaten epey zamandır Ahmed Hulüsi beyefendi bunu söyleyip durmaktadır.

 

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH” bir TANRI değildir!..

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, AHAD’dır!..

Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH”, sonsuz mânâlara sahip olup, her an bunları seyir hâlindedir!..

İSLÂM’ın “Tevhid” inancı, yani Hz. Muhammed’in açıkladığı inanç sistemi, TAPILACAK TANRI OLMADIĞI; ALLÂH’ın AHAD olduğu ve dolayısıyla bir TANRI’nın mevcut olmadığı; insanların, bütün yaşamları boyunca kendilerinden meydana gelecek fiillerin neticelerine katlanacağı esasına dayanır!..

Bu kısa tanıma bakıp Ahmed Hulusi beyefendiyi yanlış yorumlamayın. Ben, bana gereken kadarını aldım. Bundan sonraki düşüncelerim ondan ayrı olduğu için alıntı yapmadım. Onun düşüncelerini okumak isteyen buradan okuyabilir. Bu anlatımın en önemli ayrıntısı “insanların, bütün yaşamları boyunca kendilerinden meydana gelecek fiillerin neticelerine katlanacağı esasına dayanır” söylemidir. Sayın Hulusi’nin bu sözü hangi anlamda kullandığından çok, bana yaptığı çağrışımı alacağım. Gökte bir yerlerde tapınılacak bir tanrının olmaması ve her insanın kendi uğraşlarıyla bir şeyleri başarıyor olması önemli bir detaydır. İnşikâk 6Ey insan! Kuşkusuz sen Rabbine doğru çaba üstüne çaba sarfetmektesin, nihayet O'na varacaksın. ayetinde bu durumu tüm insanların başarmış olduğu görülmektedir. Yani ayette “ey insan!” diyerek hiçbir din, milliyet ya da günahkâr ayrımı yapmadan tüm insanların Rabbine doğru yaptığı yolculukta başarılı olacağını söylemektedir. Ayetteki Rab, yönetici anlamında olduğu için hem Allah, hem de Kaynak için kullanılabilir. Ayetteki “nihayet O’na varacaksın” sözündeki “O” Kaynağı işaret eder.

Kuran’da tanrı kavramındaki bu farklılık Sayın Serhat Ahmet Tan’ında dikkatini çekmiştir. Serhat Ahmet Tan’ın Kozmik Satranç adlı kitabında bu konuya şöyle değinmiştir.

 

“Sonuçta burada (Kuran’da) Rab olarak zikredilenin yöneticiler ve yol göstericiler olarak anlaşılması daha uygun olacaktır diye düşünüyorum. Bu varlıklar mücadelenin bir tarafı olduklarından, onların da aşkın bir varlık Allah tarafından yaratılmış ama geliştirdikleri medeniyet ve teknoloji sebebiyle sanki Allah’tan ayırt edilemeyecek güçlere sahip olabildiklerini anlayabiliriz” (Sayfa 242)

Görüldüğü gibi yazar, Allah’tan farklı birilerinin varlığını öngörmektedir. O, iki farklı güç görüyor olmasına karşılık ben üç farklı güç görmekteyim.

Bu duruma göre Kaynak, Allah, Arşı taşıyanlar olarak üç farklı gücün kumandasında gelişmekteyiz. “Arşı Taşıyanlar” ile “YMT” aynı kategoride olduğu için onları tek güç olarak aldım. Ve bu durum Hristiyalıkta da vardır. Onlardaki teslis inancı tam olarak bu güçlere karşılık gelir.

Baba: Kaynağ’a,

Kutsal Ruh: (Ruhül Kudüs) Allah’a,

Oğul: Arşı Taşıyanlar’a karşılık gelmektedir.

 

Kutsal ruh Tanrı’nın etkin kuvveti, hareket halindeki gücüdür (Mika 3:8; Luka 1:35).

Tanrı isteğini yerine getirmek için gücünü dilediği herhangi bir yere ileterek ruhunu gönderir (Mezmur 104:30; 139:7).

Kutsal Kitap ayrıca kutsal ruhtan Tanrı’nın “eli” ve “parmağı” olarak bahseder (Mezmur 8:3; 19:1; Luka 11:20).

Bu tanımlarda tam olarak bir programı anlatmaktadır. Yağmuru yağdıran Kutsal ruhtur ve tıpkı Allah gibi kendi olağan sürecinde işler.

“Allah” kelimesini biraz daha açmak istiyorum. Sayın Ahmed Hulusi’nin yukardaki alıntı yaptığım yazısından bir parça daha alıntılamak istiyorum.

 

“ALLÂH”ın sınırsız-sonsuz oluşu dolayısıyla bir MERKEZİ olması da muhaldir!..

Bir şeyin merkezi olması için, onun sınırları olması, bu sınırların köşelerinin kesiştiği noktanın da merkez kabul edilmesi gerekir…

Hâlbuki, “ALLÂH”ın sınırı yoktur…

Sınırı olmayan şeyin, merkezi de olmaz!.. Merkezi olmayan şeyin özü, içi ve dışı da olmaz!..

Diyerek önemli bir detaya dikkat çekmektedir. Sayın Hulusi’nin yaptığı tanım evrenin tanımıyla çok yakın bir örtüşme yapmaktadır. Evren için Einstein’ın yaptığı tanımda buna benzerdir. Evrenin sınırlarının olmadığı haliyle bir merkezinin de olamayacağı düşünülmektedir. Bu iki tanımın bu kadar benzeşmesi bende, “onların aynı şeyi tanımladığı” izlenimi uyandırmaktadır. Gerçi Ahmed Hulüsi “Merkezi olmayan şeyin özü, içi ve dışı da olmaz!..” gibi fiziksel olarak mümkün olmayan bir tanımı da kullanması durumu biraz karıştırıyor ama bence, içerisinin olmamasıyla, merkezin olmaması farklı şeylerdir. Bir şeyin merkezi olmaması içinin olmadığı anlamına gelmez. Görünen evrende de, merkez tanımı yapılamaz ama evrenin içi var, fakat dışı yoktur.

Anladığım kadarıyla Kuran doğal olarak sürüp giden olanlardan bahsediyorsa Allah programından bahsediyor. Eğer bir yerde var olan bir güç gibi söyleniyorsa Arşı taşıyanlar anlamında almak gerek. Onun için “âlemlerin Rabbi” denirken kastedilen âlemlerin yöneticidir, o durumda Allah kastediliyor. Allah emir veren değildir ama her şeyin müsebbibi odur. İşte çok önemli bir noktaya geliyoruz.

 

Secde 2. Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafındandır.

 Ayeti, aslında Kuran’ın Arşı taşıyanlar tarafından değil, Allah tarafından indirildiğini gösteriyor. Bunun anlamı şudur. Allah programı içinde insanlığın gelişimi için verilecek bilgilerin hepsi otomatik olarak verilmektedir. Yani Kuran, peygambere otomatik olarak vahiy edilmiştir. Aynı şey Einstein’ın da başına gelmiştir. Bu konularda bilgili olan Renan Seçkin Hanımefendiye göre, bilgi evrende yayınlanmaktadır. Önceleri doğru olduğunu pek düşünmemiştim ama araştırmalarım beni de o sonuca götürdü. Evrene yayınlanan bilgi onu almaya hazır biri varsa ona ulaşmaktadır. Allah insanlık için gerekli olan tüm bilgiyi yayınlamaktadır. Yayını alabilecek seviyede insan olduğunda, bilgi ona sezgi halinde ulaşmaktadır. Eğer sezgi çok güçlü ise ona vahiy denilmektedir.

Eğer Allah gerekli bilgiyi yayınlıyorsa onu alabilecek antenler gerekir. İşte insanlar bu anten vazifesini görmektedir. Daha önce insan ruhlarının tekâmül ettiğini söylemiştik. Tekâmülün fiziksel karşılığı ruhun frekansının artmasıdır. Allah tarafından yapılan yayın eğer bir ruhun frekansıyla eşleşirse o kişi yayını alabilmektedir. Dünya nüfusunun çokluğu sebebiyle çoğu zaman pek çok ruhun frekansı özdeş olur. Allah tarafından yayınlanan bilgi aynı anda tüm dünyaya yayınlanmaktadır. Hatta tüm evrene yayınlanmaktadır. İşte çoğu zaman bu yayını birden fazla kişi alabilmektedir. Bu durum tarihimizde pek çok kez yaşanmıştır. Fakat bilginin dünyaya yayılması bir program dâhilinde olur. Yani her bilgiye vakıf olan o bilgiyi dünyaya duyuramaz. Kişi eğer Budizm gibi dünyasal değerlere önem vermeyen bir bölgedeyse zaten o bilgiler onun için asla bir mana taşımayacaktır. Onları anlayamayacağı için de yayma imkânı olamaz. Kişinin alt yapısı o bilgiyi algılayıp yorum yapabilecek seviyedeyse anca o zaman bilgiyi dünyaya duyurabilir. Fakat bilim insanlarının diğerlerinden küçükte olsa bir ayrıcalığı var. Kişi eğer bir bilim insanıysa yaptığı bir araştırma varsa ve onu çözmeye çalışıyorsa, düşünce gücü bilgiyi ona doğru çekecektir. Böylece frekansı uymadığı halde bilgileri kendine çekecektir. Fakat net bir bilgi elde edemez çünkü frekansı tam örtüşmez ama aldığı bölük pörçük bilgilerle durumu kavrayabilir. Böylece bilim insanları tekâmülde en ilerde insanlar olmamalarına rağmen bilgiye ulaşma imkânları olmaktadır.

Geçmişte bu tür insan sayısı çok az olduğu için genelde maddeye önem veren ve tekâmülde iyi durumdaki insanların yaptığı şeyi günümüzde herkes yapabilmektedir. Herkes derken bilime önem veren kesimde olanları kastediyorum.  Onun için icatların çok büyük bir çoğunluğu maddiyata önem veren batıda gerçekleşmiştir. Aynı anda icat edilmiş şeyler için netten bilgi alabilirsiniz. Ben sistemin nasıl çalıştığını anlatmaya çalışayım.

Dünyada arabanın icat edilmesi sürecini örnek vermeye çalışayım. Böyle bir durumun olması için önce enerjinin kullanımının yolu açılmalı. Çok daha önceden metalin bulunması ve işlenmesi gerekiyor. Diyelim ki metalin bulunması bilgisi 50 frekansa ulaşıldığında alınacak bilgidir. Fosil yakıtın kullanımı için 70 frekansı uygundur. Araba ise 100 frekansında oluşacaktır. İşte ruhlardan bir veya bir kaçı önce 50 frekansına geldiğinde metal bilgisine hâkim olur ve metal dünyada sürekli kullanılmaya başlar. Birileri 70 frekansına geldiğinde fosil yakıt bulunur ve oda dünyada var olan bir bilgi olur. Ruhlardan bir veya bir kaçı 100 frekansına geldiğinde bu iki bilgiyi alır ve onlar arasında ilişki kurarak ilk arabayı yapar. Çok kabaca yaptığım bu anlatım zannederim ne demek istediğimi anlatıyor.

Fakat her bilgi bu süreci takip etmez. Bazı bilgiler çok daha önceden devreye girmesi gerekir. O zaman özel bir ruh görevlendirilir. Görevlendirilecek Ruhun frekansı o bilgiye uygun ruhlar arasından gönüllülük esasına uygun olarak seçilir. Böylece en uygun yerde bedenlendirilir ve bilginin zamanından önce dünyaya gelmesi sağlanır. Bunlara örnek Einstein ve peygamberlerdir.  Peygamberler gelişen insanlığa uygun yaşam alanı oluşturmak için devreye girerler. Onlara yardım da edilir. Pagan dinleri sonrası tanrı kral döneminin bitip, peygamberlik döneminin yaşanması bu sürecin göstergesidir. Einstein ise normal olarak kendi zamanından 100 sene sonra dünyaya gelecek olan bilgiyi getirmiştir. Çünkü onun getirdiği bilgiler sayesinde öte dünyanın yapısı anlaşılabilecektir. Çünkü kıyamette gereken bilgilerin alt yapısı 100 senede ancak insanlığın malı olabilmiştir. 1900’lerin başından beri bu süreci özümsemekteyiz.

Arşı taşıyanlar bu tür işleri organize ederek hem kendilerinin hem de alttan gelenlerin tekâmüllerine katkı sağlarlar. Bunun yanında, altta olan ruhlar da kendinden daha altta olanlara rehberlik yaparak yardımcı olurlar. Orada yani öte dünyada her şey planlanır. Fiili bir eylem yoktur. Örneğin Arşı taşıyanlar, enkarne olacak ruhun başına gelecek olan olumlu ve olumsuz her şeyi planlar. Kişinin enkarne olduğunda her olay karşısında nasıl davranacağı, ne karar vereceği bilindiği için sonraki adım ona göre planlanır. Fiziksel bir eylem olmadığı için iş yapmak da yoktur. Onların tüm işleri tekâmül etmek ya da edilmesine yardım etmektir.

Tanımladığım güçlerden “ol” deyince oldurma gücü, sadece Kaynağa mahsustur. O, zaman genişlemesine tabi olmadığı için onun katında her şey zaman geçmeden oluşur. Kuran her üç gücü tek olarak düşündüğü için hepsinin özelliklerini söyler. Yani her şey (görünen evren, öte dünya, YMT, Arşı taşıyanlar) aslında Kaynağın tezahürleridir. Her şey O’dur. Arada sadece seviye farkı vardır. Seviye farkı sebebiyle güç de farklılık göstermektedir. Büyük Patlamayla oluşan zaman ve mekân yüzünden olayları anlayabilme kapasitemiz çok sınırlı kalmaktadır. Daha doğrusu bilinç seviyemizin düşüklüğü yüzünden bizim anlayabileceğimiz bir sistem oluşturuldu. O sistem ise bizim hayal gücümüzü zaman ve mekân içine hapsetti. Böylece gerçeği görebilme kapasitemiz kör oldu. Sakın yanlış anlaşılmasın. Sanki daha önce görüyorduk ta artık göremiyoruz şeklinde anlaşılmasın. Bizler ancak gerçeği anlama bilinç seviyesine doğru yaklaşmaktayız. Ancak kıyametten gerçeği anlayabileceğiz.

Seyfullah DEMİR