Zecharia Sitchin, Sümer tabletlerine yeni bir yorum getirdi ve Eric Von Daniken’in savunduğu düşüncelerin bir benzerini geliştirdi. Her iki yazara göre insanlığı, uzaydan gelenler oluşturmuştur. Sitchin’in gerekçesi çok açıktır. Madenlerde çalışan uzaylıların yerini tutacak bir köle yaratma isteği, insanı ortaya çıkardı. Daniken’e göre ise, net bir gerekçe yoktur. Ben bu durumu uzaylılara bağlamıyorum. Evet, uzaylılar kadar gelişmiş olan bir tür, zaten dünyada vardı. İnsandan önce yüksek teknolojiye ulaşmış bir tür yaşamaktaydı. Tevrat bu insanlara Nefilim demekteydi. Sitchin’e göre bunlar Nibiru’dan gelenlerdir ama ayet tanrı oğullarından başka birilerini de kastetmektedir. Yani tanrı oğullarından ayrı, birileri daha dünyada bir yerlerde yaşamaktaydılar.

 

Yaratılış 6. 4. İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Ayetteki tanımdan anlaşıldığı gibi “Nefiller, eski çağdan kalmadır”. Bu tanım güzel detaylar içerir. Demek ki yaşanılan çağ yeni bir çağdır ve eski çağdan kalan başkaları vardır. Zaten bu sitede bu çağ değişimi ile ilgili bilgiler vermekteyim. İşte bizde bu geçmiş devir insanlarının delillerini arıyoruz. Bu insanları biz Atlantisliler olarak tanıyoruz. Hemen bazılarından itiraz sesleri yükselecektir ama bu cevap uzaydan gelmiş olanlardan daha mantıklıdır ve ayrıca elimizde delillerimiz de vardır. Bu delillere sırası geldikçe makalelerimde değineceğim ama önce benim vermeye çalıştığım ana mantığa değinmeliyim.  (Atlantis ismini Sokrates’in hatırı için kullanıyorum. Siz, başka bir isim verebilirsiniz. Örneğin Kuran’dan bir isim kullanmak da mümkün. Bana göre zaten Atlantislilere Kuran, “Semud kavmi” demektedir.)

Dünyadan; bir tarladan ürün hasadı yapılır gibi, “insan” hasadı yapılmaktadır. Yani bir “tür” dünyaya gelir, gelişir ve hasat edilir. Yazılarımda etraflıca araştırdım. Dinler ve Tanrı açısından da olayları değerlendirdiğimizde aklınıza yatacaktır. Eğer hasat yapıldığını kabul edersek, Atlantislilerin bizden önce hasadı yapılan son tür olduğu da kabul etmiş oluruz.

Nefilimler, yeryüzünde tanrıların da yaşadığı (Pagan tanrıları) şehirlerde yaşamaktaydılar. O bölgelere insanların gitmesi kesinlikle yasaktı. Kuran’daki bilgilere göre gelecekte, dünyada dört adet böyle şehir kurulacaktır. Acaba Atlantisliler de, dört şehir mi kurmuşlardı bilmiyoruz ama bu döneme altınçağ denmektedir. Hem dini hem de kadim kaynaklar, gelecekte böyle bir zamanın yaşanacağını söylemektedir. Atlantislilerin altınçağ için kaç şehir kurduklarını bilemiyorum ama birinin Kamboçya’daki Ankor şehrinin olabileceğini düşünüyorum. Sümer yazıtlarından bir şehrin de, Orta Doğuda ki Baalbek şehri olduğu anlaşılmaktadır. Gılgamış destanında bu şehirden bahsedilmektedir. Bu dönemi Kuran; Zülkarneyn’in yolculuklarında anlatır. Zülkarneyn ikinci yolculuğunu bu şehirlere yapmıştır. Çünkü altınçağ dönemini yaşayan bu insanlara tüm sırlar açılmıştı. Yani onlar ile güneş (bilgi) arasında hiçbir engel olmamıştır. (Nefiller ile tanrılar aynı dönem insanlarıdır ama Nefiller 1000 yıl kadar bu şehirlerde yaşayıp, gittiler. Oysa tanrılar seçilmiş görevlilerdi. Onun için çok uzun zamanlar görev yapmışlardır)

Anladığım kadarıyla; bir tür hasat edilene kadar, bir önceki tür tarafından organize edilmektedir. Bu organize her dalda olmaktadır. Bu dalların en önemlileri, bilim ve dinlerdir. Zaten dinler için yönlendirildiğimize sanırım kimse itiraz etmez, ama bilim için, aynı şeyi söylemek daha zordur. Fakat en bariz örnek olan Einstein’ı düşündüğümüzde olay çok açık gözükür. Dört yaşında konuşabilen ve tüm okul hayatı sorunlu olan biri, patent enstitüsünde çalışırken –dikkat edin araştırma görevlisi bile değil- dünyayı yerinden oynatacak şeyler söyleyebiliyor. Üstelik beyin yapısının eksisi var artısı yok. Evet, beyninde küçük farklıklar bulundu ama bunların sonradan olma ihtimali daha yüksektir. Beynini kullanmasından gelen özelleşmeler yaşamıştır. Fakat çocukluğunda öğrenme güçlüğü çekmesi, onun normalin altında biri olduğunu gösterir. Öyle birisinden dünyanın en inanılmaz teorilerini beklemezsiniz.  Çünkü Einstein’ın söyledikleri çağının yüz yıl kadar önünde olan şeylerdir. Bilim Einstein’ın söylediklerinin üstüne yüz yıldır tek bir harf koyamamıştır. Onun teorilerini anlama ve ispatlama aşamasına yeni geldik. Bilimde bu kadar ileri adımı zamanı gelmeden yapabilmek mümkün değildir. Bu durum süper zekâ ile açıklanamaz. Dünyada bir sürü süper zekâ insan yaşadı ve yaşıyor olmasına rağmen bir tane daha Einstein çıkmamıştır. Bu işin içinde başka şeyler olduğu aşikârdır. Yani birileri ona yol göstermiş olmalıdır. Elbette bu durumdan onun bile haberi yoktur ama eminim bir şeylerden şüphelenmiştir. Fakat açıklayamayacağı için başarılarını sezgilerine bağlamıştır. Aslında aynı sezgilere peygamberler vahiy demektedir. Çünkü onlar vahiy geldiğini anlıyorlardı. Sezgi konusunu burada, dâhiliği burada detaylı inceledim. Ayrıca insanlığın yönlendirildiğini anlamak için burayı da okumalısınız.

Söylediklerimi anlayabilmek için öncelikle dinlerden başlayarak incelemeliyiz. Bizlere aktarılan bilgilerin büyük bir bölümü din kisvesi altında sunulmuştur. Din kisvesi altında sunulan bilgiler hem insanları bir düzen içine koymuştur hem de bizlere güzel bilgiler aktarmışlardır. Ateistler dinlere inanmadığı için o bilgileri kabul etmeyebilirler ama o bilgiler bize tanrıdan değil de, bizden daha zeki insanlar tarafından gönderildiğini anlamak gerek. Dinler, birkaç ayrı durumu bünyelerinde taşırlar. Öncelikle hitap ettikleri bir kesim vardır. O kesim içine giren insanlar için, kesinlikle doğru ve tartışılmaz olarak algılanırlar. Her din kendi inanan gurubuna hitap eder. Ayrıca her din dünyada, farklı farklı yaşam alanları oluşturur. İnsanların deneyimlemeleri için ayrı ayrı ortamlar var ederler. Kişiler geliştikçe dinlerin oluşturduğu eşiği aşabilirler. O zaman kişi o dinin söylediklerini saçma görebilir. Dinler ayrıca rekabet ortamı da oluşturur.  Dinlerin var olma gerekçelerini buradan daha geniş olarak okuyabilirsiniz. Dünyada gerekmeyen hiçbir şey yoktur. Yani, dinler de insanlık için olmazsa olmazlardandır. Her ne kadar dünyadaki ölümlerin ve vahşetin sorumluları olsalar da…

Biz her şeyi, bize verilen bilgiler ve duygular yüzünden maddeye bağlamış bulunuyoruz. Onun için ruhun varlığına itiraz ediyoruz. Eğer, insanın bir ruh taşıdığını kabul edersek; önümüze uçsuz bucaksız bir alan çıkmaktadır. Ve dendiği gibi, ruh bir enerjiyse, enerjinin sakınımı gereği; evrenden yok olması mümkün değildir. O zaman ruh ölümsüz demektir. Zaten dinlerin bahsettiği de budur. Yani ruhlar ölümsüzdür. Sadece geçici bir süre bedenleri deneyimleyip giderler. Bu düşünce bize ruhun gelişen bir şey olması gerektiğini söyler. Öyle ya! Ruh, sırf laf olsun diye, bir bedene sahip olup, bir sürü eziyetler çelip, sonra da gitmesi; çok makul değildir. Bunun bir gerekçesi olması gerekir. İşte, ruhun gelişmesini sağlayan mekanizma, madde bedenlerden geçmektedir. Peki, gelişen bu ruhlar ne olmaktadır. İşte benim anlatmaya çalıştığım şeyde, bu soru üzerine şekillenmektedir. Gelişen ruhlar, gün gelir madde bedene ihtiyaç hissetmeden, saf bilinç olarak yaşayabilecek seviyeye gelecektir ve hasat edilecektir. Bazıları için doğal olarak kabul edilebilecek bu durum, bazıları için ise akıl almazdır. (Ruhun varlığını kanıtlayacak elimizde kesin delil yok ama bilimin uyguladığı bir yöntemi uygulayarak, önce onun varlığını önyargısız kabul edeceğim. Böylece bu kabul, açıklamakta zorlandığımız pek çok olguyu, açıklanır yapacaktır. Böylece ruhun var olması, olmamasından daha mantıklı gözükecektir. Her ne kadar bu durum kesin delil oluşturmasa da, daha iyi bir açıklama bulana kadar geçerlidir. Ayrıca dolaylı da olsa ruhun varlığına işaret eden, çok ciddi delillerimiz var.)

Eğer, ruh bir gelişme içerisindeyse böyle bir sonuca doğru gitmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu gelişmenin en önemli delili Flynn etkisidir. James Flynn’a göre insanlık her on yılda 3 puan zekâ artışı yaşamaktadır. Konuyu buradan daha detaylı okuyabilirsiniz. İnsanlığın her on yılda bir 3 puan zekâ artışı ancak ruhun varlığının kabulü ile anlaşılabilir. Öyle ya! on yıl içinde insan beyninde genetik bir değişim olmadığı halde, insan daha zeki nasıl olabilir?

Bilinç için beden, bir hapishanedir. Yani bilinç=ruhtur ve ruh, yetenekleri kısıtlı bir kutuya sokulmuş gibidir. Yeteri kadar geliştiğinde bu hapishaneden çıkacaktır.  İşte dinlerde bahsedilen melekler: bu hapishaneden kurtulabilen, geçmiş dönem insanlarıdır. Onlar bedenlerinden kurtularak, saf bilinç olarak yaşamaya devam etmektedirler.  Ayrıca, meleklerin bir zamanlar insan olduğu konusunu Kuran’da söylemektedir.

 

ENBİYA 26 Böyle iken dediler ki: “Rahmân çocuk edindi.” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah’ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.

Ayetten görüldüğü gibi, melekler bir dönemler insandı. İkram olunarak (tekâmül ederek) melek olmuşlardır (bedensiz yaşama geçmişlerdir). İşte bu insanlar -insan demek ne kadar doğru- dünyayla ilgilenmeye devam edip, arkadan gelenleri organize ederler. Bir bayrak yarışı gibi birbirlerini yetiştirerek, bu sürece katkıda bulunurlar. İşte; bir devrenin bitip de, saf bilinç halinde yaşamaya başlama zamanına dinler, “kıyamet” der. Pek çoğunun saçmalık olarak gördüğü dinler: üst devrenin; gerçeğe vakıf olmayan alt devreyi hazırlamak için oluşturduğu mekanizmalardır. Bu mekanizmaların gayesi en kısa sürede insanları geliştirmektir. Gelişme iki yönlüdür. Biri bildiğimiz matematik zekâ (IQ) yönüyle, diğeri kâmil insan (EQ) olma yönüyledir. Bu ikisinin toplamına tekâmül denir. Kâmil insan yönüyle de matematik zekâ yönüyle de geliştiğimiz çok açıktır. Tarihsel süreci her iki yön ile incelersek gelişme çok belirgin olarak göze çarpar. Fakat bahsettiğimiz gelişmeler ortalama insan kalabalıkları üzerinden değerlendirilmelidir. Yoksa Aristo’yu baz alıp, tüm dünya o zaman Aristo düzeyindeydi demek, çok yanlıştır. Aslında bu duruma en güzel örnek Galileo’dur. Galileo dünya dönüyor derken insanlığın ortalama seviyesi kişilerin içindeki şeytanı çıkarmak için insanları yakmakla meşguldü. Galileo de ölümden, her şeyi inkâr ederek kurtulabilmişti.

Atlantisliler bizden 25-30 bin yıl ileride oldukları için, çok daha zekidirler. Ayrıca beden hapishanesinden kurtuldukları için, ruhsal yeteneklerini de kullanabilirler. Onun için bizi istedikleri gibi yönlendirebilirler. 25-30 bin yıl evrimde çok az bir zaman gibi gözükebilir ama gerçek öyle değildir. Şekil 1’deki parabol zekânın gelişmesini gösteriyor ve zaman geçtikçe parabol daha büyük oranla eğimi dikleniyor. Yani artık kısa süreler çok fark yaratmaktadır. Örneğin dede ile torun arasındaki fark görülebilecek seviyededir. Biri elektronik cihazlarla sörf yaparken, diğeri açıp kapamadan bile acizdir. Yalnız dedenin yaşam deneyimi aradaki zekâ farkının görünmesini engeller.

atlantisliler

Şekil 2 Yıllara göre hasat edilen insan türleri.

Anlayacağınız gibi insanın gelişmesi beden olarak değil de “ruh”en olması gerektiği aşikârdır. Bilim ruhun varlığına sıcak bakmaz ama son dönemlerde yapılan çalışmalar artık epey esnediklerini göstermektedir. Elde ettikleri sonuçlar yüzünden, eskisi kadar net karşı çıkmalarını engellemektedir. Ben en önemli delillerden birinin flynn etkisi, bir başkasının Ölüme Yakın deneyim yaşayanların anlattıkları, bir diğeriyse insanın rüya görmesini görmekteyim. Uyku halinde bedenin dinlenmesi gerekir. Oysa beyin faaliyet içindedir. Çünkü ruh yorulmadığı için beden dinlenirken, ruh faaliyetine devam eder. Ayrıca bazı bilimsel araştırmalar ruhun varlığıyla ancak anlaşılır olabilmektedir. Yazılarımdan çok daha fazlasını okuyacağınıza emin olun.

Hep insanın “ruh” yönüne vurgu yaptım. Oysa insan ruh ve beden ikiliğinden oluşmaktadır. Beden ruh için geçici eğitim gördüğü bir durak görevi yapmaktadır. Ruh beden ile öylesine bir olmaktadır ki bedenin var olan içgüdülerini de kendi dürtüleri olarak algılar. Tıpkı Avatar filmindeki gibi; ruhumuz, avatar bedenini kumanda eder. Hayat mücadelesini iliklerine kadar yaşar. Çünkü öldüğünde ne olacağını bilmediği için, hayatta kalmak ve daha iyi bir hayat yaşayabilmek için elinden gelen her şeyi yapar.

Ruhun, böyle bir mücadeleye sokulması gereksiz değildir. Çünkü ruhun gelişmesi, tekâmülle olmaktadır. Fakat bilinç seviyesi düşük olan ruh, tekâmül için istek duymaz. Çünkü tekâmül başkalarına hizmetle olur. Oysa yeterli seviyede olmayan ruh; başkalarına hizmeti zül görür. Onun için tekâmülün negatif yönü devreye sokulmuştur. İşte dünyadaki bu hengâme, o işe yarar. Ruh, başkalarına değil, kendine hizmet için madde bedeniyle beraber dünya hayatına gönderilmiştir. Böylece insan kendi isteği olmadan, zorunlu tekâmüle sokulmuştur. Tekâmülde ölüm, yaşam kadar önemlidir. Onun için etik olmayan bunca vahşet veya savaşlar tekâmülü hızlandıran araçlardır. Daha detaylı bilgiyi buradan okuyabilirsiniz.

Bizi yönlendiren Atlantislileri biz, tanrı olarak algılıyoruz. Bu durum pek etik gözükmemesine karşın bir zorunluluktur. Çünkü zekâ özürlü insanları yönlendirmek, çok zor bir işlemdir. Başına buyruktur, söz dinlemez ve en önemlisi kendini çok akıllı sanır. Böyle bir yaratığa yaptırım uygulayabilmek için bu yol seçilmiştir. Fakat onlar yaratıcı değildir. Yani Atlantisliler dâhil, her şeyi oluşturan üst bir mekanizma vardır. Bu mekanizmaya “kaynak” ya da saf enerji demek gerek. Fakat “enerji” olayı tam olarak yansıtmaz, onun için kaynak demeyi tercih edeceğim. Bizler, Kaynağın eserleriyiz. Kaynak, -her nasılsa- bilincin değerine vardı. Yaptığı planlar gereği bir evren ve bu evrende, insan (veya insan gibi canlılar) planladı. Bu canlılar, bilinçsiz enerjiyi bilinçli hale getirmek için oluşturulmuştur. Bu sürecin bir kısmı madde dünyasında, bir kısmı ruh dünyasında gerçekleşmektedir. Ruh dünyasına yükselen kesim, arkadan gelenleri organize etmektedir. Arkadan gelenler sıfır zekâ ile başlamaktadır. Onun için belli bir düzeye gelene kadar yönlendirilmeleri gerekir. Yoksa kendi başlarına bu süreci başaramazlar. İnsanlığın ilk yıllarında görevliler, insanların arasında yaşayarak onları geliştirdiler. Onları hem gen olarak geliştirmeye çalıştılar hem de medeniyet kurabilmeleri için gerekli bilgileri öğrettiler. Onlara tarla sürmeyi, ekin ekmeyi, hayvan bakmayı öğrettiler. Tarlalarında ekecekleri genleri değiştirilmiş tohum vererek büyük avantaj sağlamalarına yardımcı oldular. Bize de bu tohumları nereden buldukları sorusunu miras bıraktılar. Sümer veya Mısır medeniyetlerinin yoktan ortaya çıkışı bu sebepledir.

İşte, Sümerleri geliştiren tanrılar bu mantıkla hareket etmişlerdir. Bu süreç Sümerlerle son bulmadı. Sümer tanrıları, Mısır tanrıları, Yunan tanrıları ve Roma tanrıları aynı kategoridedir. Tüm pagan dinleri bu çalışmaların eseridir. Bu arada Kızılderili ile Hint tanrılarını da unutmamak gerekir. Fakat Yahudilerin farklı bir misyon yüklü oldukları gözükmektedir. Çok tanrılı bir dinin tek tanrılı hale çevrilmiş ilk hali karşımıza çıkıyor. Bu durum üç büyük dinin ilk versiyonudur ve dünyada matematik zekâyı (IQ) geliştirecek yaşam deneyimi kısmını oluşturmaktadır. Ayrıca Yahudiler dünyada lokomotif olarak kullanılmıştır. Sebebinin ne olduğunu bilemiyorum ama dünyadaki bilim ve teknolojiye Yahudilerin katkısı çok fazladır. Einstein’ın Yahudi kökenli olması tesadüf değildir. Her dönemde dünyayı yönetmeyi başarmaktadırlar.  Bu durumun Atlantisliler tarafından özellikle planlandığı görülmektedir. İki büyük dinin de kökeni Tevrat’tır. Musevilik ise sadece Yahudilere özgü bir din olarak oluşturulmuştur. Nüfus olarak az olmalarına karşın özel önem verildiği aşikârdır. Bu durumu açıklayamam ama bir tahmin ileri sunabilirim. Belki Yahudiler çok kurallara bağlı olduğundan kolay yönlendiriliyor olabilirler. Dünyanın her yerine dağıtılarak dünyanın yönü onlar aracılığı ile belirlenmiştir. Hemen her ülkede yönetici konumlarda olabilmeleri ve gizli örgütlenerek planlarını uyguladıkları için kullanılmış olabilirler. Belki genlerinde yapılan bir değişiklik nedeniyle kolay yönlendirilebiliyorlar. Önceleri bu yönlendirme kendilerine verilen bir telsiz (ahit sandığı) sayesinde oluyordu. Sonra genleri sayesinde telsize gerek kalmamıştır. Sanırım tüm peygamberlerin Yahudi kökenli olmasının sebebi de bu olabilir. Dünyada çıkan tüm savaşların altından Yahudiler çıkabilir. Bunun kötü gözükmesine aldanmayın, savaşlar insanlığın gelişmesinin ana lokomotifidir.

Sümerlerden sonra oluşan diğer medeniyetlerin Sümer medeniyetini ve tanrılarını kopyaladığı sanılmaktadır. Ama bence bu bilgi tam doğru değildir. Bence o medeniyetlerin birbirine benzemeleri aynı kişiler ya da aynı planı uygulayan aynı ekibin elemanları tarafından organize edilmeleri sebebiyledir. Görevliler bir yerde bir medeniyeti geliştirip, belli bir seviyeye getirmiştir. Sonra tanrı krallara bırakıp ayrılır, bir müddet daha devam eden medeniyet yıkılır. Aynı görevli bir başka yerde başka birilerini alıp eğitir. Böylece birbirine benzer medeniyetler olmuş olur. Tevrat’ı tek tanrılı bir dine çeviren de aynı kaynaktır. Yani dünyadaki insanları organize etmeyi kendine görev edinen bir kısım Atlantisli görevliler, tüm olayların müsebbibidir. Fakat bir sorun var: bu insanlar o kadar uzun yıllar nasıl yaşayabilmektedir. Ben bu konuyu burada inceledim. Bu durumu destekleyen başka verilerimiz de var. Örneğin, insana ait olduğu düşünülen Antikitera MakinesiBağdat Pili gibi teknolojik eserler yanında, antik çağda yapılan beyin ameliyatları bu görevlilerin insanlara öğrettiği şeylerdir. Onlar gittikten sonra insanlık bu bilgileri devam ettiremedi. Babadan oğula geçen öğrenme şekli, bir noktada kesintiye uğradı. Böylece tarihsel süreçte insanlık; önce geriledi ve sonra tekrar yükseldi olarak gözükür. Sonraki yükselmesi artık kendi zekası sayesinde olacaktır..

machi picchu2

Şekil 2 Machi Picchu’da iki ayrı taş ustası olduğu görülüyor. Alttaki duvarı yapan usta çok daha muazzam iş çıkarmış.

Antik eserlerimize baktığımızda da bu durumu görmekteyiz. Örneğin piramitlerin ilk yapılanı sonrakilerden çok daha heybetli ve sağlamdır. Aynı şekilde Göbeklitepe’de ilk yapılan tapınaklar çok daha büyük ve T’ler çok daha heybetlidir. Gittikçe tapınaklar ve T şeklindeki taşlar küçülmüş ve en üstteki tapınaklar sadece küçük bir oda şekline dönüşmüştür. Machi Picchu’daki ilk duvarlar tam bir sanat eseriyken üstüne yapılan duvarlar çocuk oyuncağı gibi kalıyor. 30-32 bin yıl önceki mağara duvar resimleri 9500 yıl önceki Çatalhöyük resimlerinden çok daha modern ve sanatsal değeri yüksek. Eski eserlerde görülen bu ilerleme  süreci normal sürece terstir. Günümüzde tam ters olarak, sonradan yapılan eserler öncekilerden çok daha muazzam olmaktadır. Öncekilerin ters seyir işlemelerinin sebebi insanları organize eden tanrıların gittikten sonra zeka özürlü insanın bilgiyi ve beceriyi gittikçe kaybetmesi sebebiyledir. Bu ters gidişat yanılgısını oluşturan bir etki de bizden önceki türlerden kalan eserlerdir. Örneğin Almanya’da bulunan ve Mamut dişinden yapıldığı düşünülen 40 bin yıllık aslan başlı insan gövdeli heykelcik Avrupa’ya homo sapiensin gelişinden 5 bin yıl daha eskidir. O zaman bu eser bizden önce dünyada medeniyet geliştirmiş bir türe ait olmalı. İnsan o zamanlarda taştan araç yapımının daha ilerisine ulaşamamıştı. Oysa bu heykelcik; iki farklı canlı türünü tek heykelde birleştirebilecek kadar hayal gücüne sahip biri tarafından yapılmıştır. İşte ben o heykelciğin Atlantislilerden kaldığını iddia ediyorum.

geyik

Şekil 3 Aradaki fark çok bariz gözükmektedir.

Bizler de gelecekte Atlantislilerin yaptığı her şeyi yapacağız. Biz de yerimize bırakacağımız şempanzeleri hazırlayacağız. Şempanzeler ise şu anda otomatik dönemlerini yaşamaktadırlar. Sıfır zekâyı epey aşmış ve fark edeceğimiz bir zekâ düzeyine gelmişlerdir. Belgesellerde insana en çok benzeyen tür olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hatta insana ait birçok özelliği bünyelerinde sakladıkları gözükmektedir. Örneğin alet kullanabiliyorlar, aynada kendilerini tanıyabiliyorlar, intikam alabiliyorlar, yas tutabiliyorlar ve en önemlisi, zevk için öldürebiliyorlar. Bu özellikler aklın veya farkındalığın var olduğunun delili olarak görülüyor. Bunlar içinde insana ait en önemli özellik zevk için öldürmektir. Çünkü hayvanlar ihtiyaçları dışında zevk için öldürmez. Yanlış anlaşılmasın, bu özelliklerin hepsi –zevk için öldürmek hariç- başka hayvanlarda da var. Nette pek çok zeki hayvan videoları bulabilirsiniz. Zeki türler var ama bizler beden olarak yerimize şempanzeleri bırakacağız. Ruh olarak ise tüm zeki hayvanların ruhları kullanılacak. Yani şu anda hayvan bedenlerindeki ruhlar da tekâmül etmeye devam ediyor. Biz gittikten epey sonra beden sıçraması yapıp, insan bedenlerinde tekâmüle devam edecekler. Olayı daha iyi anlayabilmek için burayı ve burayı okumak gerek.

Farkındaysanız Atlantislilerden kalan ekipleri tanrı, yaratıcıyı Kaynak olarak adlandırdım. Kuran’da bu durum, ayrı ve net değildir. Kuran benim görevli olarak düşündüğüm mekanizmaya Yüksek Melekler Topluluğu (YMT) adını verir ama ayetler bazen YMT’na bazen, kaynağa atıfta bulunur. Ayrıca benim dediklerime Kuran’ın sıra yorumunda rastlamazsınız. Gerçi günümüzde pek çok kişi eski yoruma karşı çıkmaktadır. Örneğin; eski yoruma göre Kuran’da ne tekâmül, ne de yeniden doğuş düşüncesi yoktur. Oysa yeni yorumda tekâmül kesin, yeniden doğuş ise müteşabihtir. Benim en fazla makalem bu konu üzerinedir. Kuran’la ilgili pek çok makalem olduğu için, link vermeyeceğim. İsteyen siteden okuyabilir.

Oluşturduğum teorinin en önemli ayağını bilim oluşturur. Çünkü bilim, benim yaptığım bu çalışmayla ilgili pek çok veriye ulaşmıştır. Örneğin yaratıcı üzerine yapılmış çok güzel bir araştırmayı buradan okuyabilirsiniz. Ayrıca bilim de benim gibi tüm evrenin bir bilgisayar içindeki hologram görüntüsü olduğunu düşünmektedir. Aynı araştırmanın başka bir bölümü olarak buradan okuyabilirsiniz.

Gördüğünüz gibi, tüm evrenin bir amacı olduğunu düşünenlerdenim. Onun için bilimsel verilerin de bizi bu amaca götürmesi gerekir. Yaptığım bilimsel incelemeler de beni aynı sonuca götürdü. Evren büyük patlamayla oluşturulmuş ve tekâmülle geri alınmaktadır. Yani O’ndan geldi, O’na dönmektedir.  Konu çok uzun olduğu için makalelerimden okumalısınız ama burada küçük bir özet yapacağım. Evrende bulunan madde –özünde enerjidir- ruhu oluşturan şeydir. Yani tekâmüle sokulan şey fizikten tanıdığımız “atom”dur. Büyük patlama sonucu madde oluşumu kendiliğinden doğal süreç olarak oluştu. Fakat bu maddenin tekrar geri dönüşü doğal olamaz. Çünkü iki yönlü doğal akım olmaz. Onun için tekâmül süreci devreye sokuldu. Biz maddeyi parçacık olarak tanıyoruz ama aslında o hep dalgadır. Çift yarık deneyinde biz bakmadığımız sürece madde, dalga olarak duruyordu. İşte tekâmüle sokulan madde, olasılık dalgası dediğimiz şeydir. Tekâmül ederek frekansını yükseltir. Zaten evren genişlerken sürekli soğumuş ve bu da frekansın ve enerjinin azalmasını sağlamıştı. Tekâmül bu işlemin tersine çevrilmiş halidir. Hem frekansın -dolayısıyla E=mc2 gereği- hem de enerjinin artışı sağlanmıştır. Yedi gök katında gerçekleşen bu yükselmenin finali Kaynağa geri dönmektir. Kaynaktan gelen madde bilinçsizdir ama Kaynağa dönen madde süper bir bilince sahip olacaktır. İşte tüm bu sistemin oluşmasının gerekçesi… Yani her şey evrenin en değerli şeyi olan “bilinç” içindir.  Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için buradaki makalelerimin yanında diğer bilimsel makalelerimi de okumalısınız. Zor anlaşılacak bir konu, epey fizik bilgisi gerektirir. Anlamasanız da üzülmeyin, yalnız değilsiniz. Bilimsel konuları anlayan az olacağı için, kısa kesip diğer konulara döneceğim.

Bir özet yapmak gerekirse; dünyamızda Atlantislilerin yaptıkları planlar hâlâ daha uygulamadadır. İlk dinler (pagan dinleri) Atlantislilerin insanları açık olarak, yani aralarında onlarla beraber yaşayarak yetiştirme çalışmalarıdır. İlk tanrılar, sonra tanrı krala dönüşmüştür. Yerlerine seçtikleri insanları bırakmış ve onları yönlendirmişlerdir. Daha sonra peygamberlik dönemi gelmiştir. Musa’yla Firavunun mücadelesi tanrı kraldan peygamberliğe geçişi sembolize eder. İnsanlar geliştikçe, tanrılar insanlardan uzaklaşmış ve göklere (uzaya değil öte dünyaya) çekilmişlerdir. Peygamberlik dönemi de Kuran’la son bulmuştur. Aslında vahiy dönemi bitmiştir ama sezgi dönemi hâlâ daha devam etmektedir.

Antik dönemlerde tanrılar insanların yanına uçan araçlarla gidip gelirlerdi. İşte kadim bilgilerimizde olan, “gökten gelenler” bu tanrılardır. Biz bu gökten gelme işini uzaya bağladık. Çünkü geçmişte üstün bir medeniyetin varlığı kabul gören bir sav değil. Eğer Atlantisliler bilinseydi uzayla bağlantı yapılmazdı.

Kutsal mekânların (görevlilerin) bize aktardıkları kutsal kitaplardaki bilgileri, çoğu kişi yaşanmış vakalar olarak düşünür. Bu düşünce yüzünden İsrailli bilim insanları, Tevrat’ın doğruluğunu ispatlamak için, Kudüs’ün altını üstüne getirdiler ama bir şey bulamadılar.  Kutsal kitaplar tarih kitabı değildir. Onlar sembolik dille insanları yönlendirme çalışmasıdır. Onun için bazı yaşanmış olaylarla, senaryolar; harmanlanarak insanlığa sunulmuştur. Sunulurken bir inanış oluşturulmasına özen gösterilmiştir. O dinin hitap edeceği seviyedeki insanların kabul edecekleri şekilde oluşturulmuş ve satır aralarına ilginç bilgiler sokuşturulmuştur. Ayrıca insanlar bedenlenirken hangi inanca mensup olacağı bellidir. O inanç ruhuna işlenmiştir. Yani Kuran deyimiyle, “kalbi o inanca mühürlenmiştir”. Onun için saçma bile olsa, her inanç taraftar bulur. Kalbin mühürlü olması demek: başka bir inanç için “bir insan böyle bir saçmalığa nasıl inanır” derken, kendi saçma inançlarını bilimsel veri olarak görmektir.

Tüm inançlar, insanlar için tekâmül alanı oluşturmak içindir ama Kuran’ın ikinci bir görevi daha var. İnsanlığı kıyamete hazırlayacak önemli bilgiler içerir. Bunlardan en önemlileri elle tutulur gözle görülür bazı verilerdir ama henüz bu veriler ulaşamadık. Benim anladığım kadarıyla Atlantisliler, bize iki tane kütüphane bıraktı. Kuran, bu kütüphaneleri Ashabı Kehf, Yecüc-Mecüc ve Dabbe kelimeleri içinde sembolik olarak anlatır. Dünyada bulunan antik eserlerin hemen hepsinin bu işle bir bağı var. Ama en önemli iki kütüphaneden birinin Tibet’te, değerinin Mısır’da olduğunu düşünüyorum. Ve bu konuda en güzel bilgiler, bize Kuran’dan gelmektedir. Uzun olan kütüphaneler konusunu, buradan okumalısınız. Çünkü kütüphaneler konusunda bilgi, sadece Kuran’da yok. Daha pek çok bilgi bize mesaj iletmektedir. Örneğin; Budist söylencelerindeki Agarta da bu kütüphanelerden Tibet’tekini sembolize eder.

Dinsel literatürde bize aktarılan bilgiler içinden önemlilerden biri de, kıyamet vurgusudur. Haliyle onunla beraber kurtarıcı düşüncesi de işlenmiştir. Ben bu konulara diğer yazılarımda değiniyorum ama özellikle kıyametin bir yok oluş olmadığını vurgulamak istiyorum. Kıyameti yok oluş gibi sunmalarının asıl sebebi insanların tekâmül ettiklerini anlamamaları içindir. Zaten takdir edersiniz ki, batı dünyasında ruh konusu baya gizlidir. Tekâmülün IQ yönünün gelişimi; ancak insanlığın dünyasal değerlere yönlenmesiyle olabilirdi. EQ yönü için maneviyata yönelmek gerekir. Onun için ateizm ve üç hak din dediğimiz kısım insanlığın IQ yönünü, Budizm, Hinduizm gibi dinler ise EQ yönünü geliştirir. Eğer dinler ruhun varlığına inanırsa dünyasal değerlere önem vermez. O zamanda bilimin, -haliyle insanlığın- gelişmesi sekteye uğrardı. Bu durumu anlamak için Budizm inancına sahip hiçbir bilim insanı olmadığını, hatta Budizm hakkındaki kitapları bile, batılıların yazdığını bilmek yeter sanırım. İki uçun ortasında olan Müslümanlık ve Hinduizm’den ise çok az bilim insanı çıkmıştır. Yani eğer öte dünyaya gideceğinizi düşünüyorsanız dünyasal konulara önem vermezsiniz. Onun için dünyada olan bilim insanları veya zenginler hep batıdan çıkar. Bu konuyu etraflıca buradan okuyabilirsiniz

Eğer bizden önce birileri yaşadıysa fosilleri ya da şehirleri nerede?” diye mantıklı bir sorunun cevabının da olması gerekir. Öncelikle, pek çok fosilin olduğunu söylemeliyim. İki türlü fosil bulunmuştur. Hem teknolojik alet, hem de insan kemiklerinden oluşan koleksiyonumuz var. Bilim dünyada bizden önce iki ayağı üzerinde yaşamış olan yirminin üzerinde hominid türü buldu.  Bu türlerden hiçbiri bizim atamız değil. İnsana en fazla 200 bin yıl ömür biçen bilim 800 bin yaşındaki bu ayak izini yapanların geri zekâlı olduklarını düşünür. Ne hikmetse sadece onların değil, diğer tüm hominidlerin de geri olduklarında hemfikirdirler. Buna onları götüren sebebin; bu türlerin yok olmuş olmaları, olduğunu düşünüyorum. Yani bilime göre; evrim 6-8 milyon yıldır dünya üzerinde sürekli akıllı tür yaratmaya çalışıyor ama sadece insanı türetebilmiştir. Bunun çok akıllıca olmadığı ortadadır. Örneğin elde edilen veriler, Neandertal denen türün çok zeki olması gerektiği yönündedir. Alet kullanan, sakat olduğu halde uzun süre yaşayan ve çiçekli bir seramoniyle gömülen bu insanları geri yapmak sadece bir kabuldür. Hatta gen yapılarından konuşabildiklerine dair ipuçları bile vardır. Rusya’da bulunan bir Cro-magnon kalıntısının üzerinde kürklü bir pantolon, işlemeli bir gömlek, boynunda bir kolye vardı. Takılar, deniz kabuklarından ve hayvan kemiklerinden yapılmıştı. Antropologlar, kalıntıların 33.000 yıl öncesinden kalmış olduğunu belirlediler. Yani bilim tek teknoloji üreten türün insan olduğunu söylemesi artık kabul gören bir sav değil ama henüz yeni bir teori ortaya atılmadığı için herkes susma eğilimindedir. Oysa bizden önce yaşamış olan her tür; özellikle Atlantisliler teknoloji üreten bizim gibi akıllı varlıklardı. Onların fosilleri Neandertal ve Cro-Magnonlardır. Bu konuyu detaylarıyla burada inceledim. Linkini verdiğim yazımdaki resimleri incelerseniz gelişmiş, üç boyutlu düşünebilen bir insanın varlığını görebilirsiniz.

Aslında bu bilgilerin zamanında önce dünyada olmaması gerekir. Dediğim gibi tekâmül sürecine olumsuz etki ederler. Onun için bu bilgilere ulaşmamız engellenir. Özellikle geçmiş türden kalan teknolojik (baraj gibi olanlar, diğerlerini doğa zaten yok eder) eserler görevliler tarafından yok edilir. Fakat yok edilmemesi gereken yerlerin varlığına da farklı bir çözüm bulmuşlardır. Örneğin Machi picchu, piramitler veya Ankor gibi yerlere geliştirdikleri insanlardan bir türü yerleştirip oraları kullanmaları ve kendi izlerini bırakmaları sağlanmıştır. O şehirleri hazır bulup yerleşen halk kendi eserlerinin de harmanlandığı bir tarih bırakmıştır. Biz o şehirleri, içinde sonradan yaşamış halkın yaptığını sanıyoruz. Oysa orası sonradan bir kısım değişikliklere uğramış olsa da, çok eskiden kalmıştır. Sadece taş eserler seçilmiştir. Zaten taştan başka hiçbir şeyin 25 bin yıl dayanamayacağını düşünürsek neden o şehirlerin taştan yapıldığını anlayabiliriz.  Böylece hem şehirlerin yaşaması sağlandı hem de yeni gelişen tür kendinden öncekilerden kaldığını anlamadı. Bu konuyu burada daha detaylı inceledim. Ayrıca daha pek çok teknolojik eserler vardır. Örneğin; Hindistan’ı anlatan THY’nın netteki yazısında, paslanmayan demir sütundan şöyle bahseder.

 

Demir Sütun: Yedi metre yüksekliğindeki bu sütun  M.S. 5. yüzyılda Hindi Kralı Chandra Varman tarafından buraya yerleştirilmiştir. Bu demir sütunun hangi teknolojiyle bu kadar kusursuz yapılabildiği ve aradan geçen 2 bin yılda en küçük bir paslanmanın bile oluşmamasındaki gizem henüz çözülemedi. 

asoka sütunu

Şekil 3 Asoka sütunu

Bu sütun ortalık yerde durur ve milattan sonra veya biraz önce yapıldığı düşünülür. Fakat teknolojik olarak o zamanlar yapılamayacağı düşünüldüğünden çözüm getirilemez. Oysa o sütun çok daha eski yapılmıştır ve onu bulan Chandra Varman mezar taşı olarak kullanmıştır. Bunun gibi eserler vardır. Ben bir kısmını bu adrese aldım isteyen çok daha fazlasını nette bulabilir.

Geçmişimizde bilinmeyen bir sürü şey var. İşte ilginç bir örnek. Sümer dilinde Ti kalay demek. Ti-an-a-ku da kalay çıkarılan yer demek. Amerika’da antik dönemden kalan ve kalaylarıyla meşhur Tiahuanaco şehri var. Sizce bir tesadüf mü? Çıkış kaynakları aynı olmasın…

Atatürk

Şekil 4 Geçmiş medeniyetlerden kalan şeyleri farklı gözle bakarak incelersek çok şey görebiliriz.

Başka bir örnek ise bizim yaptığımız taş heykelleri bizden öncekilerin de yapmış olması gereğidir. Örneğin İzmir’de bir kayaya yaptığımız Atatürk büstü gibi bir şeylerin eskilerden kalması gerekir. İşte, şekil 3’de Arabistan çölünden güzel bir örnek… Bence bu taş bir hayvan olarak yapılmış. Yılların yıprattığı taş ana şeklinden epey farklılaşmış. Doğanın böyle bir taşı oluşturması pek mümkün değil. Çünkü bilinen tarih içinde o bölgede göl veya deniz olmadı.

Bazıları kutsal kitaplardaki kimi bilgileri referans aldığım için itiraz edebilir. Ben, hem bilim hem de dinler aracılığıyla bizlere bilgiler verildiğini düşünüyorum. Bilimdeki bilgiler gözleme ve matematiğe dayalı olmasına rağmen dinlerdeki tamamen kabule dayalıdır. Fakat bilim bizi dinin verdiği bilgilere götürmez. İşte onun için kutsal kitaplardaki şifrelenmiş bilgilerin benim için çok değeri vardır. Çünkü o bilgileri başka hiçbir yerde bulamayız.

İlk girişe koyduğum bu yazının delilleri diğer sayfalarda verilmektedir. Konuyu daha iyi anlayabilmek için bütün makalelerin okunmasını tavsiye ederim ama hiç olmazsa linkini verdiğim yazıları okumalısınız. Okuyucularım açısından en büyük sorun inançları olacaktır. Hem bir yaratıcıya inanan, hem de inanmayan kendinden bir şeyler bulacağı gibi, düşüncelerine uymayan pek çok şey bulacaktır. Eğer kendinizi kapamadıysanız sabırla okumaya devam edin

Eğer tutucu biriyseniz kendinizi yeni düşüncelere kapadıysanız lütfen bu sayfalardan uzak durun. Elbette beğenmediğiniz şeyleri terbiye sınırları içinde eleştirebilirsiniz. Ya da daha iyi bir fikriniz varsa yazmanızdan memnunluk duyarım ama hakaret vari yazılara asla müsaade etmeyeceğim.

Sizde “bu kadar saçma düşünce olur mu?” gibi saçma bir şey yazmadan önce lütfen yazılanların hepsini okuyun. Yok, okumadan benim bildiğim doğrudur diye düşünüyorsanız siz tv kanalı açıp, bir dizi seyredin. Ya da mayın tarlası oynayın; siz zaten her şeyi biliyorsunuz. Nirvanaya erdiğiniz için bu sitedeki bilgiler hatta dünyadaki herhangi bir bilgi, size bir şey katmaz. Fakat unutmayın ki bu sitede okuyacağınız şeylerin çok büyük bir bölümü, ilk defa bu sitede açıklanmaktadır. Yani başka yerlerde bu düşünceleri bulamazsınız.

Kıyamete doğru hızla giden insanlığın önümüzdeki süreçte öğreneceği çok şey olacaktır. Eğer bu sayfaları okuyorsanız siz başkalarından bir adım öndesiniz demektir.

Not: Bu sitedeki yazıların altına alıntıdır yazmıyorsa bilin ki benim düşünüp kaleme aldığım yazıdır.

Bu videodaki uzaydan gelen uzaylılar yerine Atlantislileri koyun…

Seyfullah Demir