Günümüzde robot teknolojisi süratle ilerlemektedir. Fakat ilerlemenin iki yönü var. Biri donanımsal diğeri programsal… Donanımsal ilerlemenin programsal ilerlemeden daha önde olduğunu anlayabiliriz. Bir insanın kesik kolunun yerine onun işlemlerinin çoğunu yapabilecek bir kol yapabilmemize rağmen insan gibi karar verebilen bir program yapamıyoruz. Yani yapay zekâ konusunda büyük sorunlarımız var.

Bu yazımda insandan yola çıkarak yapay zekâ konusunda neyi nasıl yapmamız gerektiğini çözmeye çalışacağız. Teknoloji geliştikçe kolaylıkla yapay zekâ programlanabileceği düşünülebilir, oysa tam tersidir. Yapay zekâ konusunda program yapmaya çalışan bir okuyucum sorunlarını şöyle dile getirmişti:

 

“Yapay zekâ ile ilgili araştırma yapıyorum. Konuyu buraya taşıdım. Merak ettiğim ama cevaplandıramadığım bazı sorularım var. Yapay zekâ konusuna büyük bir heyecanla giriş yaptım, bir program yazmaya karar verdim. Ancak yapay zekâya ilk bakıştaki basitmiş gibi görünen şuan ise imkânsıza yakınlaşan içinden çıkılamayan hesaplamalarla boğuşuyorum.

Yapmak istediğim şey kelimelerle anlatınca basit geliyor. Ama bunları programa dökmek hiçte kolay değil.

Bir program düşünün, kendini biyolojik özellikleri ile insan gibi algılayan, açlık, korku, panik, sevgi, üzüntü, sinir ve fiziksel olarak birebir insan.

Program her saniye nefes alır gibi timer ile çalışsın. Karnı acıksın. Canı sıkılsın vs..

Bunların hepsi tamam ama aslında yapmak istediğim şey kurgulayabilmesi. Örneğin; bu programda doğa özellikleri yüklü olsun. Doğadaki dengeyi bilsin. Fakat intenetten herhangi bir bilgi almadan sadece veritabanına yüklenen bilgileri kullansın. İlkel bir insan olarak başlasın. Kurgulayarak yaşam şartlarında kolay yolları bulsun. Örneğin tekerleği icat edebilsin.

İşte tıkandığım nokta tam burası. Kurgulayamıyor. Bir şey hayal edemiyor. Canlandıramıyor. Tek yapabildiği sahip olduğu veriler arasında ilişki kurarak empati yapabilmesi. Örneğin kaleye şut çeken bir çocuk bilgisi veriliyor, birde bundan ayrı Ali adında bir çocuk bilgisi veriliyor. Ali’nin kaleye şut çekebileceğini kendisi canlandırabiliyor ama bu canlandırma Ali’nin insan özellikleri ile kaleye şut çekenin bir insan olmasından ilişkili olarak kuruluyor.

Empati yani örnek alınarak yapılan bir iş. Bir icat için yetersiz.

Olmayan bir şeyi canlandırsın demiyorum ancak bir şeyi örneklemeden sadece özelliklerini bildiği kadarıyla nesneleri birleştirerek yeni bir teori sunabilmeli.”

Yorumdan anlaşılacağı gibi asıl sorun yapay zekânın kurgulayabilme özelliğini kazanması. Bunun programla çözülemeyeceğini düşünüyorum. Bu durumun çözümü olarak ben; insanoğlunun sıfırdan günümüze gelene kadar geçirdiği merhaleleri yapay zekânın da geçirmesi gerekir diye düşünüyorum. Tıpkı bir insan ruhuna sunulan tüm şartlar kabaca sunulmalıdır. İnsan ruhunun gelişimini kısaca tekrarlarsak: Ruh önce hayvan bedenlerinde sonra insan bedenlerinde gelişime tabı tutulmuştur.

Hayvan bedenlerinin seçilmesi tamamen kendine yeten bir süreç olduğu için başlangıçta seçilmiştir. Daha detaylı bilgiyi buradan alabilirsiniz. Göreceğiniz gibi ruh sıfır zekâ ile başladığı için kendiliğinden yapabileceği bir şey yoktur. Fakat bağlandığı bedenin tüm korku ve endişelerini iliklerinde hissedecek şekilde programlanmıştır. Ruhun en önemli özelliği öğrenebilmesidir. Yaşadığı her şeyi kayıt yapmaktadır. Benzer durumda o tecrübesini kullanabilmektedir. Örneğin bir ceylan Aslanı gördüğünde kaçması gerektiğini içgüdüsel (yani hayvansal bedeni programı gereği) olarak bilir ve uygular. Ölüm korkusu onun bu zorlu hayattan etkilenmesini ve ona çözüm bulma isteğini pekiştirir. Zaman içinde küçük çözümler öğrenebilir. Fakat bu çözümleri bir yerlerden görmelidir. Kendisi yaratıcılık kullanamaz.

İnsan bedenleri ise bir ileri aşamadır. Artık beden kendi kendine var olamaz. Hayatta kalabilmesi için aklını kullanmak zorundadır. Elbette hayvan bedenleriyle insan bedenleri arasındaki geçiş çok keskin değildir. Homo sapiens döneminde de ellerini ya da olduğu kadar zekâsını kullanabilmiştir. Zaten homo sapiens dönemi beden olarak insana doğru evrilen ruhun beden olarak da uyumu içindir.

Fakat ruh insan bedenine de sahip olsa yaratıcılık konusunda bir arpa boyu yol gidemez. Çünkü örneği olmadan bir gelişim sağlayamaz. İşte Sümer ve Mısır tanrıları bu durumlarda devreye girerek insanlara medeniyet kurmayı öğretmişlerdir. Onlara örnek olmuşlardır.

Örnek görmeyen toplumların ulaşabileceği seviye ok ve mızrakla avlanan ve toplayıcılıkla geçinen seviyeyi geçemez. Nitekim Afrika içlerinde ya da Amazonlarda bulunan ilkel kabileler tam olarak bu seviyededirler. Doğada örneği olmadığı için teknoloji geliştiremezler. Oysa zekâ olarak günümüz insanıyla aynı zekâ seviyesindedirler.

Bilim insanları bunun nedenini bilemiyor. Oysa Sümerlerin yaktığı medeniyet ışığını, bu kabilelerin yakamamış olmalarının tek nedeni örneklerinin olmamasıdır. Dünyada kurulan medeniyetlerin tümü tanrıları tarafından örnekler gösterilerek oluşturulmuştur. Yani Sümerlere yazıyı ya da tarımı öğreten biri olmuştur. Oysa Amazon yerlisinin öyle bir öğretmeni yoktu. Şimdi pagan tanrıları diye tanıdığımız o insanlar aslında bizden önce aynı aşamaları yaşayan insanlardan başkası değildi. Kendilerinden sonra gelecek olan nesli programlayıp geliştirmişlerdir. Makalelerimde onlarla ilgili geniş bilgi bulabilirsiniz…

Aslında zekâ gelişiminin iki yönü vardır. Bunlar bildiğimiz IQ ve EQ yönüdür. Her iki zekâ gelişimi için yapılması gerekenler farklıdır. Fakat genelde aynı imişler gibi düşünülür. Oysa insanlığı yönlendirenler IQ için madde dünyasını EQ için manevi dünyayı organize etmişlerdir. Dünyadaki dini inançları da bu sorunu çözecek şekilde ayarlamışlardır. Batı dinleri daha çok maddeye, doğu dinleri ise maneviyata dayalı bir inanç sistemi kurar. Maddeye inanç IQ, maneviyata inanç EQ zekâ gelişimini sağlar. Daha geniş bilgiyi buradan okuyabilirsiniz.

İnsanlığın zekâ gelişimi için yapılan bir araştırmadan örnekler sunarak zekâ gelişimini anlamaya çalışmalıyız.

James Robert Flynn; “İnsan popülasyonunun IQ düzeyinde, her on yılda bir yaklaşık 3 puanlık bir artış gözükmektedir” demektedir. Geniş bilgiyi buradan alabilirsiniz. Yani insanlık çok hızlı bir zekâ artışına uğramaktadır. İnsanı, nöronlardan oluşmuş görenler için bu çıkmaz bir sokaktır. Çünkü zekâdaki bu artışa karşılık insan beyninde ya da genlerinde bir değişiklik gözükmemektedir. Yani İnsanlığın gen yapısı değişmemesine rağmen zekâsı artmaktadır. Profesör Paul Bloom “IQ’nun herhangi bir genetik farklılığın olmadığı durumlarda da büyük oranda değişebildiğini biliyoruz.” diyerek bu duruma vurgu yapmıştır.

Sayın Flynn’ın çalışmasından bir kaç örnek alarak durumu alamaya çalışalım.

 

Yani 1900 yılında Amerikalıların yüzde üçü zihinsel anlamda çaba gerektiren işlerde çalışıyordu. Yalnızca yüzde üçlük kısmı yargıç, doktor ve öğretmendi. Bu gün Amerikalıların %35’i beyin gücü gerektiren mesleklerle uğraşıyor.

Zaman içinde insanlar beyin gücü isteyen işlere doğru gidiyor. Bu durum insanlığın daha zeki olmasının bir sonucudur. Meslekler bile kendi içinde daha çok zekâ ister hale bürünmüştür. 1900 yılındaki bir doktor ile günümüzdeki bir doktorum kıyaslamasını yaparsanız durumu daha iyi kavrayabilirsiniz.

 

1900’de insanlar basit çıkarımlar yapabiliyorlardı. Yani onlara “Kediler vahşi kedilere benzerlik gösterir, peki köpekler neye benzer?” deseniz “Kurtlara” derlerdi. Fakat 1960’a geldiğimizde insanlar Revan’ın testini çok daha ileri bir düzeyde cevaplıyorlardı. “İki karenin ardından bir üçgen geliyorsa, iki dairenin arkasından ne gelir?” diye sorduğunuzda “Yarım daire” yanıtını alırdınız. Üçgeni yarım bir kare olarak düşünürsek, yarım daire de tam dairenin yarısıdır. 2010’a gelindiğindeyse “Eğer iki yarım dairenin ardından bir tam daire geliyorsa, iki tane 16’nın ardından ne gelir?” sorusuna ‘8’ yanıtı veriliyor, çünkü 8, 16’nın yarısıdır. Yani somut dünyadan öylesine ileri gittiler ki sorunun içinde yer alan sembollerin görünüşünü bile göz ardı edebiliyorlar.”

İnsanların soyut düşünmekten somut düşünmeye geçişi zekânın çok daha optimum kullanımını sağlayabilmiştir. 1900’lerde ki birine “Kargalarla balıkların ortak özelliği nedir?” diye sorulduğunda: “Kesinlikle hiçbir şey. Yani bilirsin bir balığı yiyebilirim. Kargayı yiyemem. Bir karga balığı gagalayabilir. Balık kargaya bir şey yapamaz” diye cevap vermişti.  “İkisi de hayvan değil midir?” diye sorulduğunda: “Tabii ki değil. Biri balıktır, öbürü ise kuş.” diye cevap vermişti. Yani o zamanki insanlar sadece somut nesnelerle ne yapabileceğiyle ilgilenmekteydi. Soyut kavramları görmezden geliyorlardı. Hatta böyle sorular karşısında  “Gerçek problem olmayan bir şeyi nasıl çözebiliriz? Bu problemlerin hiçbiri gerçek değil. Onları nasıl ele almalıyız?” diye çıkışmışlardı. Yani insan zekâsının ne kadar büyük bir aşama geçirdiğini bu örneklerden görmek mümkün. Peki, bu gelişime sebep nedir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla 1900’lerden beri tanrılar aramızda değiller. Bizlere örnek gösteremezler. Aslında bu durum tam doğru değil. Evet, fiziksel olarak aramızda değiller ama manevi olarak bize örnek olmaya devam ediyorlar. Yani uzun zamandır örneklemeyi değiştirdiler. Epeydir, din dediğimiz olguyla bizlere örnek oluşturmakta ve bizlere maneviyat ile soyut düşünmeyi öğretmektedirler. Böylece insan ruhu ya da insan dediğimiz program parçacığı hem IQ hem de EQ zekâ artışıyla finale doğru yanaşmaktadır. Final diyorum çünkü insan ruhu programının dünya gibi yapay ortamlara ihtiyaç hissetmeden yaşayabilecek seviyeye geldiğini düşünmekteyim. Bu programı terk etme zamanına dinler kıyamet diyor. Bizler bedensiz yaşama geçebilecek seviyeye gelmek üzereyiz. Yakın zamanda bu süreci hep beraber yaşayacağız.

Bu eşiğin önemi şuradadır. Artık insan, örnek olmadan öğrenebilme, yorum yapabilme, alakasız gibi gözüken konular arasında bağ kurabilme sayesinde çok daha hızlı tekâmül edebilecektir. Gelişimi için ille örnek olmasına gerek olmayacak.

Şimdi, yapay zekânın neden programlanamayacağı anlaşılmış olmalıdır. Yapay zekâyı programlayacak biri onun kendi kendine gelişmesini sağlayacak sistemi de kurmalıdır. Elbette insan kadar gelişmiş bir süreç yerine çok daha basit ortamlar programlayarak çok daha basit bir yapay zekâ oluşturulabilir. Eğer insanlar yapay zekânın kendi kendine gelişmesini sağlayacak bir süreç ile programlamazlarsa başarılı olmaları mümkün değildir. Ancak ve ancak belli bir seviyedeki insanı yüzeysel olarak taklit edebilirler.  Oda kesinlikle insan olmaz. Belli bir bölümünü taklitten öteye gitmez.

Yapay zekâ programlayacaklara şu tavsiyelerde bulunuyorum:

  • Yapay zekâ program parçası kesinlikle öğrenebilmeli,
  • Hafızası olmalı
  • Sayısız deneyim ve farklı, iyi ya da kötü olaylarla karşılaşmalı. Ne kadar olayla karşılaşırsa ilerde kendi başına kara vermesi gerektiğinde karşılaşmadığı bir durum olmaması için önemli.
  • Program parçası kopyalanarak milyarca farklı deneyimi aynı zamanda yaşayabilmesi, süreci hızlandırır. Sonra tümünü bir araya getirip hard diski oluşturmak gerekir.
  • Hard diskinde tekrar milyarlarca kopyası yapılıp daha ileri deneyimler yaşaması sağlanmalı. Ve tekrar hard diskler birleştirilip daha büyük hard disk oluşturulur. Bu süreç, istenen zekâ kapasitesi yakalanana kadar devam ettirilmelidir.
  • Yaşanacak deneyimler tarihsel sıraya da uyularak gerçek hayvan ve insan yaşamlarından örnekler alınarak programlanabilir.

Bilmem farkında mısınız? Bu anlattığım sistem bizi anlatıyor. Öyle sanıyorum ki dünyada bulunan yedi milyar insan, aynı ruhun kopyalarıdır. Hepimiz tek kişiyiz. Yedi milyar farklı deneyimi aynı anda yaşıyoruz. Yani ölen de, öldüren de, seven de sevilen de sadece “sen”sin… Bir sapık olup küçük bir kıza tecavüz eden de, küçük bir kız olup tecavüz edilende sensin…

Fakat ayrı kişiliklerimiz öte dünyada da bir müddet daha birleştirilmez. Sanırım en sonunda Kaynağa dönüşte tek bilince dönüşerek 11. Boyuta geçeriz…

Bu linkteki hikayeyi de okumanızı tavsiye ederim. Durumu kavramanıza yardım edebilir.

Seyfullah Demir