İnsanlığın dünya üzerideki ilk akıllı tür olduğu yanılgısını düşünüp durduğum bir gün  düşünceler içinde dalgın dalgın gezerken mutlaka Atlantislilerden bize bırakılmış bilgiler olması gerektiği sonucuna vardım. O zamandan beri epey bilgiye ulaştım. İlk olarak biz bu dünyadan gideceksek mutlaka gelecektekilere bilgiler bırakmamız gerektiğini düşünmüştüm. Bu durumu sadece ben düşünmemişim. Daha önce Amerika Birleşik Devletlerinde mühendisler benim gibi düşünmüşler ve -eğer bir gün insanlık bir şekilde yok olursa- diye bir şeyleri geleceğe bırakmışlar. Bu konuyu Eric Von Daniken Tanrıların arabaları adlı kitabında gündeme getirmişti.

 

1965 yılında New York toprağına, bu dünyada olabilecek en korkunç felâkete bile karşı koyacak sağlamlıkta yapılmış, iki zaman kapsülü gömüldü. Kapsüllerde geleceğe iletmek istediğimiz ve binlerce yıl sonrası insanının ataları hakkında bilgi edinmesini sağlayacak günlük bilgiler bulunuyordu. Kapsüller çelikten de dayanıklı bir metalden yapılmışlardı ve atom patlamalarında bile yok olmayacaklardı.

«Günlük haberler» dışında şehirlerin, gemilerin, otomobillerin, uçakların, roketlerin, resimleri; metal ve plastik eşya örnekleri; kumaşlar ve elbiseler; günlük yaşamda kullanılan ev araçları, madenî paralar, tuvalet malzemeleri; matematik, fizik, tıp biyoloji ve astronomi ile ilgili kitapların mikrofilmleri de vardı. Geleceğin bilinmeyen kuşağı için yapılan bu hizmeti tamamlamak için de, ilerinin dillerine çeviri yapılabilmesi için, yazılı örnekleri açıklayan bir anahtar kitap konmuştu.

Gelecek kuşaklara zaman kapsülleri içinde aydınlatıcı bilgi sunma düşüncesi, Westing-house Electric firmasında çalışan bir grup mühendis tarafından ortaya atılmıştı. Anahtar kitaptaki şifreleri bulan ise John Harrington’du. Bu adamlar deli mi? Hayalperest mi?

Bu yazıda görüldüğü gibi bizde Atlantislilerin bize bıraktığı arşivler piramidi ya da benim deyimimle mağara kütüphanesinde neler bulacağımız aşağı yukarı bellidir. Yukarıda belirtilenlerin haricinde birde kıyamette yaşayacak olduğumuz şeyler ve neler yapmamız gerektiği ile ilgili bilgiler de olacaktır. Çünkü geleceğe bırakılan kütüphaneler yeteri kadar gelişen insanoğlunun kılavuzu olacaktır.

Söylemek istediğimi daha iyi anlamak için senaryo oluşturarak durumu özetleyeyim. Diyelim ki bizler Atlantisliler gibi kıyamet yaşadık ve şempanzelerin genleri ile uğraşarak onları yeni tür olarak evrimleştirdik. Elbette zekâ seviyeleri yüzünden açık tekâmül edemeyecekler ve bu zekâ özürlü insanların organize edilmeleri gerekecektir. Onların bilinçsiz ama zorunlu olarak tekâmül etmelerini sağlamak için plânlar yapacağız. Onlara zekâ kapasitelerine göre bilgiler vereceğiz. Onları kurallar içinde olmaya zorlayacağız. Onları adım adım takip edeceğiz. Onları kendi kıyametlerine kadar izleyip hazırlayacağız. Onlarda her şeyi kendilerinin yaptığını sanacaklar. Yapılan dini yönlendirmelerin tanrıdan olduğunu düşünecek ve kesin itaat edecekler. Bizde, bizi tanrı olarak kabul etmeleri için elimizden geleni yapacağız. Yani (şempanzeleri) insanları öyle şartlandıracağız ki başka bir durumun olabileceğini bile düşünemeyecekler.

İşte bu insanların uyanma zamanında onlara rehberlik yapacak olan bilgiler vermemiz gerekecektir. Bu bilgiler o zamana kadar öğrendiklerinin hatasını ve yeni gerçekleri anlatmalıdır. İşte bu bilgileri bir yere gizleyip zamanı geldiğinde bulmalarını sağlayacağız.

Şimdi ise bizim Atlantislilerden kalan bilgileri bulma zamanımızdır. Bu bilgiler öyle yerlerde saklanmalı ki tesadüfen bulunmamalılar. Ayrıca bulunsalar bile korunabilmeliler. Hem de bulunmaları için de bize ipuçları vermeleri gerekir. Ayrıca dünyada oluşabilecek en büyük felaketlere bile dayanabilecek sağlamlıkta korunabilmeliler.

Kuran’da yecüc-mecüc ve Dabbe hikâyeleri bu yerlerle ilgilidir. Özellikle Ashabı-Kehf güzel ipuçları vermektedir. Önce yecüc mecücden başlamak istiyorum. (Kehf 84-97) Kuran önce Tanrı tarafından bilgilendirilen Zürkayneyn diye birini anlatır.

 

KEHF 94 Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?”

KEHF 95 Dedi ki: “Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.

KEHF 96 “Bana, demir kütleleri getirin.” Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: “Ateş yakıp körükleyin” dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. “Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim” dedi.

KEHF 97 Artık Ye’cuc ve Me’cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler.

KEHF 98 Zülkarneyn dedi ki: “Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.

KEHF 99 Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr’a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.

 

 ENBİYA 96 Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc(un seddi) açıldığı zaman, ki onlar her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.

ENBİYA 97 Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beleriverir. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik.” derler.

Bu ayetlerde Zülkarneyn diye biri (buradaki makalemde kimliğini açıkladım) medeniyetinin bilgilerini sonraki medeniyetlere miras bırakabilmek için tüm dünyanın katkısı ile ulaşılması zor bir dağda, bir bina inşa etti. Bu bina yer yüzeyinden çok yeraltında olmalıdır. Çok sağlam ve kolay ulaşılamayacak bir yerde olmalıdır. (Tüm Budistler bu yeri bulmak için canlarını verebileceklerini bilmek gerekir. Çünkü onlar orayı Agarta diye bilirler.) İlk medeniyetten itibaren tüm medeniyetlerin bilgisi onun içinde olmalıdır. En son Atlantisliler de kendi bilgilerini ekleyip mağarayı mühürlemişlerdir. Bizler kıyamette (yani bu sıralar) orayı bulup açacağız ve oradaki bilgileri öğrendiğimizde çok şaşıracağız. Bu güne kadar bildiklerimizin hatalı olduğunu anlayacağız. Bu bilgiler dünyada bir şok dalgası yaratacaktır. Şok dalgası bildiğimiz birçok bilginin hatalı ya da eksik olduğunu öğrendiğimizde vereceğimiz olağan tepkidir.

Bana, demir kütleleri getirin“  sözü yapılan settin dünyasal olduğunu gösterir. Yani manevi bir anlatım değil aksine maddi bir anlatım ile bir engel yapıldığı görülmektedir.

Benim bu yer altı kütüphanelerinin 3 veya 4 tane olması gerektiğini düşünmüştüm ama Kuran’a göre 7 tane olabilirler. Biz birini bulduğumuzda diğerlerinin yerini de öğrenmiş olacağız. Dabbe veya Yecüc-Mecüc’den hangisine daha önce ulaşacağımızı bilmiyorum. Yecüc-Mecüc’ün yerinin Himaliya dağlarının kuzey batısında Tibet’te olduğunu biliyorum.

Bu yer altı kütüphaneleri dünyanın her tarafına serpiştirilmiştir. En azından birkaç tane de Amerika’da olmalıdır.  Edgar Cayce Bimini adasında olduğunu söylemiştir. Benim tahminim ise Machu Picchu dağının çevresinde bir yerde olmalıdır. Machi Picchu’daki o harika duvarları bir dağın tepesine yapmak böyle bir sebep ile makul görülebilir. O duvarlardaki ileri teknoloji işçiliği bizi uyarmak içindir. O şehir “Bakın beni yapanlar sıradan bir teknoloji ile yapmadılar bana dikkat edin” der gibidir. Bimini adasında da bir şeyler bulunmuş ama ne oldukları ile ilgili bir fikrim yok. Bunların haricinde Amerika’da kütüphane olması gereken bir yer daha var. Kanada da Atlas Okyanusu kıyısında Nova Scotia denilen yerde Meşe adasında ilginç bir hikâye anlatılır. Define olduğu sanılan bir çukur vardır. 200 yıldır ileri teknoloji kullanılmasına rağmen açılamamıştır. Şirketler, yıllarca teknolojinin tüm imkânları ile bu defineye ulaşmaya çalışmıştır. Fakat orayı yapanlar öyle bir zekâ ile planladılar ki her türlü girişim engellenmektedir. O kadar büyük bir bubi tuzakları yapılmış ki koruduğu şeyin sıradan define olması mümkün değildir. Orayı hazırlamak için yapılan masraf ve uğraş içinde olabilecek maddi defineden daha çok olduğu izlenimi vermektedir. İnsanların maddiyatçı düşünmeleri sebebiyle define olduğu sanılmaktadır. Elbette dünyanın en büyük bilgi hazinesidir. Fakat ona zamanı gelmeden ulaşmak mümkün değildir. Konuyu www.bilinmeyen.com adresinde “Garip bir keşif; Meşe Adası’ndaki para çukuru” başlığı altında okuyabilirsiniz. Birçok sitede vardır. Yazının son iki cümlesi olayı özetler niteliktedir. “Para Çukuru, şu anda bile dünyanın en ilginç olaylarından birisi olma özelliğini sürdürüyor. Kim bilir, belki de gelecekte sır çözülecek ve belki de böylesine karmaşık ve neredeyse insanüstü bir yapının sadece hazine saklamak için yapılmadığı anlaşılacak ya da Para Çukuru´ndan bir başka yere, bilinmeyen bir yere geçilecek…”

Bunların haricinde en önemli yer Mısır piramitleri ve sfenkstir. Kuran’daki Dabbe sfenksi işaret eder.

 

NEML 82 O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler
.

Bu ayet kıyamet yaklaştığı zaman sfenksin (Dabbe) işaret ettiği bir yer altı kütüphanesi bulunacak olduğunu söylüyor. Ayet, “dabbe yeraltından çıkarak ve insanların doğru bilgilere sahip olmadıklarını anlatacak” demektedir. Elbette bunu yapacak olan sfenksin sakladığı arşivler piramididir. Aslında bu konu farklı senaryolarla bizlere anlatılıp durmaktadır. Tibet söylencelerinde de yer altına gizlenmiş bir agarta uygarlığından bahseder. Bu iki konu aynı şeyi anlatır. Dabbe; islami çevrelerde; kıyamet zamanı ortaya çıkacağına inanılan 30 mt boyutlarında korkunç bir yaratık-hayvan-canavar olarak tasvir edilir. Bu tanımlama sfenkse çok benzemektedir. Sfenks insan yüzlü aslan bedenli büyük bir heykeldir. İnsanlara söyleyeceği de gizlediği yer altı kütüphanesindeki bilgilerdir. Yer altı kütüphanesini daha iyi anlayabilmek için Ashabı Kehf hikâyesiyle Dabbeyi özdeşleştirmek gerekir. Yani Dabbe ile Ashabı Kehf aynı yerden bahsetmektedir. NEML 82 ayetindeki Dabbe’nin insanlığa anlatacağı şeyler Ashabı Kehf’de gençler olmuştur. O bilgiler, “gençler” olarak mağarada (Arşivler piramidinde) uyumaktadır. Kuran’dan takip etmeye devam edelim.

 

KEHF 9 Yoksa sen Ashab-ı Kehf’i ve Rakim’i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?

Ashabı Kehf ile kastedilen mağara kütüphanesidir. Rakim ile sanırım Tibet’teki kütüphane kastedilmektedir. Rakim aynı zamanda yecüc-mecüc ile de sembolize edilmektedir. “Dabbe” ve “Yecüc-mecüc” kütüphanenin ismi, “Ashabı Kehf” ve “Rakim” içlerinde bilginin kayıtlı olduğu kitap yada cihazdır. “Gençler” ise içerideki bilgilerdir.

 

KEHF 10 O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla.”

Bu ayetlerde sembollerle anlatım vardır. “Gençler” tanımıyla, mağarada bulunan kadim bilgiler kastedilmektedir. Bilgilerin hangi şartlarda gün yüzüne çıkacağı ile ilgili açıklama yapmaktadır.

 

KEHF 11 Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.

Kadim bilgiler yıllarca mağarada sessizce beklemektedir. Çünkü ancak kıyamette ortaya çıkmaları gerekir.

 

KEHF 12 Sonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık.

Kuran’da iki grup olarak bahsettiği iki ayrı yer altı kütüphanesidir. Biri Dabbe ile diğeri ise yecüc mecüc ile sembolleştirildiğini söylemiştik. 

KEHF 13 Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.

Bu bilgiler yer altı kütüphanesinde saklanan insanlığın gerçek bilgileri idi ve Atlantislilerde kendi bilgilerini ekleyerek “hidayetlerini artırmış” oldular.

 

KEHF 14 (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.

Kütüphane açıldığında gerçek bilgiler meydana çıkacak. Bu bilgiler bizim bildiğimizden epey farklı olacak. Dünyada var olan bilgiler hatalı olduğu için “biz kendi rabbimizden başkasına tapmayız” denmektedir. “Sizin bilgilerinize doğru kabul edersek hata yapmış oluruz” denmektedir.

KEHF 15 Şu bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?

Bizim kavmimiz dediği tüm insanlıktır. İnsanlık maddiyata taptığı için gerçek olan bilgiden kopuktur. Buradaki kasıt gerçek diye bilinenlerin hatalı olduğu ve bu bilgilerin değişeceğidir. (Aslında insanlara gerçek bilgiyi vermeyen de bu mağaraları organize edenlerdir.)

sfenks1

Şekil 1:Aynen ayetin dediği gibi Sfenks ayaklarını öne uzatmış yatmaktadır.

 

KEHF 16 (İçlerinden biri şöyle demişti:) “Mademki siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın.”

“Mademki dünyadaki bilgiler hatalı o zaman mağaradaki bilgileri öğrenin ve o bilgiler sizi yönlendirsin” denmektedir. “Böylece gerçeğe ulaşmış ve kıyamette doğruyu yapmış olursunuz” bilgisi verilmektedir.

 

KEHF 17 Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah’ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

Bu ayet mağaranın yeri ve ölçüleri hakkında bilgi vermektedir. Sanırım, büyük piramidin gölgesi sabah ve akşam aldığı pozisyon arşivler piramidinin yerini göstermektedir. Sabah piramidin gölgesi mağaranın sağ tarafına denk gelmekte ve batarken ise sol taraftan yalayıp geçmektedir. Demek ki büyük bir boşluk bulunmaktadır. Ayette de “geniş bir yerinde idiler” sözü aynı şeyi söylemektedir. Ayrıca bu durum Kuran’ın mucizesi olarak karşımıza çıkacaktır. Bu yazdıklarım gerçekleştiğinde Sur’a üflenmiş olacaktır.

 

KEHF 18  Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.

Bu mağaradaki bilgilerin koruyup kollandığı anlaşılmaktadır. Onlara zarar gelmesin diye gözetlenmektedirler. Tesadüfen bulunmaları engellenmektedir. Zaman içinde çürüyüp gitmeyecek malzemelerden yapılmışlardır. “Köpekleri girişte ve ayakları ileri uzatmıştı” sözü tam olarak Sfenks’i anlatıyor. Oda ayaklarını öne doğru uzatmış (şekil 1) oturuyor. Kuran bu detayı özel olarak vermektedir.

Ünlü kâhin Edgar Cayce 2000’li yıllarda Sfenks’in ayakları dibinde arşivler piramidi bulunacak demiştir. Ayrıca Dördüncü Hanedan devrinden (MÖ. 4000-2500) kalma bir levha Sfenks’ten şöyle söz eder: “Dünya var olalı beri en büyük sır burada gizlenmiştir. En büyük sır Sfenks’in sırrıdır.” Bu sırrın dünyanın en büyük sırrı olduğu aşikârdır.

 

KEHF 19 Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: “Ne kadar durup kaldınız?” (Kimi) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. (Kimi de) şöyle dediler: “Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin.”

KEHF 20 Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz.”

Bu iki ayette bilgilerin arada uyandırıldığı söylenmektedir. Yani arada kontrol edildikleri gözükmektedir. Bu kontrol işlemi Atlantislilerden görevli kalan ekip Mısır’lı firavunlara bırakıp giderlerken son kontrolleri yapıp gitmiş olabilirler. Ayrıca Süleyman peygamberin bu bilgilere vakıf olduğu görülmektedir ve sanırım son 300 senedir hiç açılmamışlardır. Ondan önce çeşitli kişiler onları zaman zaman ziyaret etmiş olmalıdır. KEHF 25 Onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz da ilave ettiler. Sözü bu durumu anlatıyordur. Dokuz ilaveyi daha sonra anlatacağım.

Tibet’te ise durum daha farklıdır. Oradaki bilgileri Budist başrahipleri kontrol ediyor olabilir. Zamanı gelmeyen bilgilerin insanlığa açılması sakıncalıdır. Ashabı Kehf ancak zamanı geldiğinde uyandırılacaktır. Eğer zamanından önce bilgiler açığa çıkarsa yani gençler şehir halkının eline geçerse onları yok edebilirler. Ayette anlattığı gibi yok etmezlerse bile kıyametten önce öğrenilmeleri yapmaları gereken etkiyi yapmayacağından kıyamet insanlık için çok sıkıntılı bir süreç olabilecektir. Hatta sürecin başarısızlığı bile söz konusudur. “Kurtuluşa eremezsiniz” sözü başarısızlığı kastediyordur.

 

KEHF 21 Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir.” Sözlerinde üstün gelen müminler: “Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız.” dediler.

Kütüphane zamanı geldiğinde insanlığa açılacak. Böylece insanlık ölümden sonraki yaşamı ve kıyametin (uyanış) yaşanması gerektiğini anlayacak. Bizler kıyameti yaşadıktan sonra kendi bilgilerimizi de ekleyip şempanzelere bırakacağız. Mevcut piramitlerin ve sfenksin bu halleri ile şempanzelere kadar yaşamaları mümkün değildir. Doğa onları yok eder. Ayette“Üstlerine bir bina yapın” sözü bizim piramitleri ve Sfenksi yeniden tamir edeceğimiz veya yeni baştan yapacağımız anlamındadır. Hem de tüm dünyanın işbirliği ile.

Ben piramitlerin yapılma zamanını insanlığın Tassili’den Mısır’a göç ettirildikten sonra 10-12 bin yıl önce olarak düşünüyorum. Elbette ben bu tarihleri Keops piramidi ve sfenks için öngörüyorum. O dönemde Mısır tanrıları insanlar arasında yaşıyordu. Tanrılar hem teknolojiden, hem de insanlardan yararlanarak bu piramitleri yenilemiştir.

Sekil-36

Şekil 2 5300 metredeki bu inşaat ne anlama gelmektedir.

O tanrılar daha sonra yerlerine insan krallar bırakarak çekildiler. Bu tanrıların Atlantislilerden kalan görevliler olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım.

 Tanrılardan sonra kalan krallarda halka kendilerinin tanrı olduğu imajını vermek için piramit yapma geleneğini devam ettirmek istemiştir. Fakat tanrıların ellerindeki teknoloji ellerinde olmadığı için piramitlerin içini kerpiç yapmışlardır. Onun için o tür piramitlerin hepsi yıkılmıştır.

antiktas3

Şekil 3 Bazalt olan bu bloktaki kesme izi açıkça gözükmektedir.

Mısırlıların mermerleri kesen teknolojik araçlarının olduğunu biliyoruz. Mısır Karnak’ta toprağa gömülü olarak bulunan bir mermer parçası, mermerlerin makine kullanılarak kesildiğine delildir. Şekil 4′de taş üzerinde görülen iz ancak bir mermer kesme aletiyle yapılabilir. History kanalında yayınlanan “Antik çağ teknolojileri” adlı belgeselde durum gündeme getirilmiştir. Bu araçların tanrılar zamanında ve hemen sonrası kullanıldığını düşünüyorum. Tanrılar insandan teknolojik desteği çekince o aletleri kullanabilecek bilgi dünyadan kalktı. Böylece teknoloji dünyadan yok oldu. Buna benzer Antikitera makinesi ve bağdat pili gibi araçlar da vardır.

Dabbe’nin yeri Edgar Cayce ve Kuran’da belirtilmiş ama Yecüc-Mecüc için hiçbir ipucu yoktur. Robert Lomas’in Hanok’un Gizemi adlı kitabında ilginç bir tespiti dikkatimi çekti.

 

“Bu bilimleri geliştiren insanların tufanı önceden gördüğünü ve birisi ateşe diğeri de suya dayanıklı iki sütunda bu bilimlerin ayrıntılarını sakladıklarını söyler. Inigo James el yazması, beklenen felaketten bilimi korumak için alınması gereken önlemlerin ayrıntılarını verir.”

Buradaki felaketin dünyadan çok uzaydan gelecek gök taşlarıyla oluşacak felaketler olduğunu düşünüyorum. Onun için gök taşının karaya düşmesi ve denize düşmesi durumlarında en az bir kütüphanenin ayakta kalması sağlanmalıdır. Mısır’dakinin suya açık olduğu aşikâr olduğu için diğer kütüphanenin korunması, ancak, gök taşının denize düşmesi durumunda oluşacak tsunaminin ona ulaşamaması ile sağlanır. Bunun için yüksek bir yerde olmalı. İlk aklıma gelen yer Himalayalar ve çevresi oldu. Çünkü oralara dünyanın çatısı denir.

Bu yerin başka avantajı daha vardı. Buralarda Budizm inancı geçerli ve Budist rahipler böyle bilgileri dünyanın geri kalanından saklayabilirlerdi. Tibet’in rakımının 4000-5000 mt olması oraları çok cazip yapmıştır. Ayrıca o kültürlerin Agarta yer altı uygarlığı söylencelerinin olması da başka bir ipucuydu. Ben Agarta’yı tarifleyen anlatımların bana bir şeyler çağrıştıracağını sezinlediğim için Agarta ve Shambala’yla ilgili ne bulduysan okudum.

Her iki hikâyenin de aynı yeri anlattığını düşündüm ve Meru dağı hafızamda yer etti. Dairesel dağlar içinde özel bir dağ bulmam gerektiğini anladım. Bana bir şekilde gözükeceğini hissettim ve Google eartta Himalaya dağları ve çevresini araştırdığımda hemen dairesel dağlar gözüme çarptı ve o dairenin içini araştırdım. Başka hiçbir yere bakmak içimden geçmedi. Önce içinde ada olan gölü gördüm. İçindeki ada olabilir dedim. Sonra çok göz önünde diye düşündüm. Gölün yakılarında tepesi turuncu olan bir dağ gördüm onu incelerken yanındaki insan yapısı olması gereken ama orada olmaması gereken bir yapıya rastladım. Hem dairesel dağların içinde olması hem de dağın tepesinin bir inşaat faaliyetiyle düzleştirilmesi cezp etti. Bu yer 900 mt uzunluğunda bir uçağın inebileceği kadar düz bir alan olarak karşıma çıktı. Dört teras şeklinde inşa edilen yerin 5.300 mt yükseklikte olması bana önemli gözüktü. İnsanın bu seviyelerde yaşaması zordur. Araçların bu seviyede çalışması için özel dizayn edilmeleri gerekir. Helikopterlerin en çok 3.000 metreye çıkabilmesi ne kadar yüksek bir yer olduğunu anlatır. Yanılma ihtimalimi hesaplayarak taş veya mermer ocağı olabileceğini düşündüm. Fakat hiçbir yolun ocağa çıkmıyor oluşu bu düşüncemi çürüttü. Artık orasının demir ve bakırla yapılmış Zülkarneyn’in setti olduğuna eminim.

Bu yerin seçimi çok harikadır. Öyle tesadüfen bulunamayacak bir konumdadır. Etrafından arazili araçlarla geçildiği anlaşılmaktadır ama dağ çevre dağların ortasında kaldığından ancak tesadüfen o dağa çıkılırsa görülebilir. Yoksa sadece havadan görülür. Zaten Agarta’yı arayan Budistler de bir yere kadar gidip ondan sonra havadan devam edilmesi gerektiğini düşünürler. Ayrıca onlar bir yer altı kütüphanesi yerine Agarta medeniyetinin giriş kapısını arıyorlar. Onun için bu yeri bulsalar bile aradıkları yer olduğunu bilemezler. Bu yerin bir kapısı var mı bilmiyorum. Eğer varsa yakında bulunan Budist rahiplerinin koruması altındadır. 27 km batıda 4.800 mt rakımda bulunan bir Budist yerleşim yeri ve Budist Okulu olduğu görülmektedir. Bu okuldaki rahiplerin asıl amacı orayı korumak ve kollamak olabilir. Tibet’te olan bu yer iki türlü koruma altındadır. Birincisi çevresi Budist insanlarla çevrilidir. Onlar orayı bulsa bile kesinlikle açıklamazlar. Çünkü onlar tekâmüle önem verirler onlar için para, şan, şöhret veya kariyer önemli değildir.

İkinci koruma Çin devletinin oluşturduğu korumadır. Çinin koyduğu katı kurallar yüzünden her önüne gelenin oralara gidip araştırma yapamaz. Ayrıca tüm bu yerler Atlantislilerin koruması altındadır. Zamanından önce bulunmamaları için gerekli korumayı sağlarlar…

Kuran’da başka bilgiler de bu bilgilerin varlığını işaret etmektedir. Kuran’da kıyameti anlatan Zilzal süresi yeraltından çıkacak bilgileri vurgulamaktadır.

 

ZİLZAL 1-7 Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

Bu anlatımın kıyamette yeniden dirilmeye karşılık geldiği düşünülmektedir. Ben biraz daha farklı düşünüyorum. Ben kıyamet zamanı dabbe veya yecüc mecücün ortaya çıkmasını vurguladığını iddia ediyorum. “Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı” sözü kütüphanelerin açılmasını kastetmektedir. “Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.” Sözü mağaradaki bilgileri dünyaya yayılmasını anlatmaktadır. Fakat burada “O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır” sözü yeniden dirilmeye karşılık gelmez. Burada insanların amel defterleri yani ruhsal kayıt sistemlerinin açılacağı ve öte dünyaya gidebileceklerin ortaya çıkacağı durumu anlatmaktadır. Herkesin gerçek durumu onun ruh kayıtlarında olacaktır ve kimse istese bile yanlış yapamayacaktır.  “Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı” sözü ile bir depremden ya da felaketten çok o günün önemine vurgu yapmak içindir. Ayrıca var olan felaket modasına da uymak için bu sözler tercih edilmiştir.

Bazı hadislerin ilginçliği de onları dikkate almama sebep olmaktadır. Onların anlatmak istediği şey başkaları tarafından uydurulamaz. O sözler peygambere söyletilmiştir.

 

Mehdi çıktığı zaman Ehl-i Kehf’ e gidip selam verince Allah onları diriltecek ve Mehdi’ nin yanında yerlerini alacaklardır.” (Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 39)

 Bu hadiste öyle bir hadistir. Uydurma olması mümkün değildir. Burada “Mehdi mağaraları açtığı zaman bilgiler Mehdiye yardımcı olacak ve oradaki bilgiler sayesinde tüm dünya ona inanacaktır” anlamı vardır.

Bu hadise benzer başka bir hadisler daha vardır.

 

İlk çıkacak kıyamet alameti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine “dâbbe”nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir (Müslim, Fiten, 118; Ibn Hanbel, “Müsned”, II, 201)

 Burada da güzel bir anlatım vardır. “Güneşin battığı yerden doğması” hep “Güneş batıdan doğacak” olarak anlaşılmış. Onun içinde hep felaket senaryoları türetilmiştir. Aslında “güneş” ile kastedilen şey “bilgi”dir. Güneşin battığı yer ise Zülkarneyn’in yecüc-mecücü kapattığı mağaradır. Bilgiler o mağaraya kilitlenmiş ve zamanı geldiğinde çıkacaklardır. Bu olayla Dabbe’nin çıkması özdeştir. İkisi de aslında aynı şeydir. Yani biri yecüc mecücün ortaya çıkması burası Tibet’tedir. Diğeri ise Mısır’daki dabbenin çıkmasıdır. Bu kütüphanelerden önce hangisi açılırsa hemen diğerinin yeri bilineceği için diğeri de açılacaktır. Aynı durum Kuran tarafından da desteklenmektedir.

 

NAZİ’AT 6,7. “Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.”

 Buradaki sarsıntı bu kütüphanelerin insanlar üzerinde yapacağı sarsıntıdır, deprem değildir.

Kuran’da ve hadislerde belirtilen sarsıntı Sur’a iki kere üflenmesinden kaynaklanır. Biri Dabbenin açılması diğer Yecüc-mecücün açılmasıdır.

Bu yer altı kütüphanelerine Budist ve Hindu inanışlarında Agarta dendiğini yazmıştık. Bu yer altı kütüphanesi artık kadim bir medeniyet olarak karşımıza çıkar. Fakat Agarta Mısır’dakinin değil Tibet’tekinin ismidir.

Cahit Cümbüşel 22 Şubat 2001′deki konferansta bu konuyu kendi düşünceleriyle şöyle işlemiştir.

 

Agarta veya Agarti sözcükleri Sanskritçe de ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği anlamlarına gelmektedir. Dünyanın yer altı sistemlerinin merkezi Agarta böylece Asya’nın göbeğinde yer altı tünelleriyle dünyanın hemen hemen her noktasına, kıtaların ve okyanusların altına uzantıları bulunan uçsuz bucaksız bir yer altı devleti olarak bulunmaktadır. Dünyasal beşeri evrimin ve yeryüzünün gelip geçmiş nice medeniyetlerinin tüm genel evrim sefahatlerinin ve onların tüm genel bilgilerinin, yaradılışın, ruhun ve tekâmülün evrensel bilgilerinin ve her türlü maddesel bilimin kayıtları Agarta da mevcuttur. Özellikle kadim Mu ve Atlantis’ in tüm bilim ve bilgeliklerinin dünya planetinin başlangıcından son anına kadar tüm akaşik kayıtlarının ki bu kayıtları her an inceleme olanağına sahiptir Agarta üstatları, tüm bu kayıtların tamamı Agarta’nın kilometrelerce uzunluğundaki kütüphanelerinde, ki milyonlarca kitaptan meydana gelmiştir, mevcuttur. Böylece Agarta üstatları dünyamızda yaşanmış olan ve yaşanmakta olan bütün hadiselerin hem kronolojik gerçek akışı, hem iç yüzü, hem bilinen hem de bilinmeyen sebepleri hakkında daima bilgi sahibidirler. Agarta bu devasa bilgi hazineleriyle, doğu tradisyonlarında ifade edildiği gibi bir üniversite, bir sinarşi üniversitesi, bir evrensel bilim araştırma merkezidir. Sinarşi, anarşinin zıddı olan bir kavramdır. Tam anlamıyla barışı ifade eden bir kelimedir.

 Bu paragraf çok şey anlatmaktadır. Agarta’nın ulaşılamaz olduğunu yani bulunmaması için gerekenin yapıldığı anlatılmaktadır. En belirgin yer olarak Asya’nın göbeğinde (Tibet) olmasına rağmen dünyanın birçok yeriyle bağlantısının olduğu anlatılmaktadır. Aslında bu bağlantı ile anlatılan aynı kütüphanenin başka yerlerde de minyatürlerinin olduğudur. Yoksa yer altından mağara geçitleri ile birbirlerine bağlanmış olduğu düşünülemez. Özellikle tüm geçmiş medeniyetlerinde akaşık kayıtlarının bulunduğu yer olma durumu çok güzel bir anlatımdır. Bizim kütüphanelerde neler bulacağımız en iyi bu yazıdan anlaşılabilir. Aynı yer farklı kaynaklarda da anlatılmaktadır. Ben pasajlar alarak değerlendirmek istiyorum.

http://www.bilinmeyenler.org/genel/agharta-gercekmi.html

 

Shambhala” (Şambala), “Dünyanın Kalbi“, “Yüce Ülke“, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir medeniyettir.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu topluluk, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber, dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada ‘inisiyasyon’dan da geçmiştir.

Sham­ba­la Hima­la­ya’ların ö­te­ ya­nın­dadır. Es­ki ya­zı­lar­da oraya gitmek için bel­li bir da­ğın çı­kış nok­ta­sını bulmak gerekir. O­ra­dan sonra ge­zi­ye ha­va­dan de­vam edilebilir. Hin­dis­tan ve Ti­bet’te­ki es­ki ya­zıt­lar, Sham­ba­la’yı antik çok eski bir kral­lık olarak tanımlıyorlar. Birçok söy­len­ce­ o­ra­da­ki in­san­la­rın o­la­ğa­nüs­tü şart­lar al­tın­da ya­şa­dık­la­rı­nı da belirtiyor. Sak­lı kral­lı­ğın var­lı­ğı­na da­ir ilk anlatıları Ti­bet Bu­dizm’inin kut­sal ki­tap­la­rı olan Kan­jur ve Tand­jur’da bu­la­bi­li­riz. A­şa­ğı­ yu­ka­rı 11. Yüz­yıl­‘da Sham­bala’dan söz eden en es­ki yazmalar Sans­kritçe’den Tibetçeye çe­v­ril­di. Bu ta­rih­ten son­ra Ti­bet­li ve Moğo­lis­tan­lı birçok rahip, ozan, yo­gi ve bil­gin­ bu es­ra­ren­giz im­pa­ra­tor­luk hak­kın­da çeşitli e­ser­ler yazdılar­.

Ge­le­nek­sel an­la­yış­a gö­re Sham­ba­la, karlı ­dağ­la­rdan o­lu­şan bir çemberin içindedir. İna­nıl­maz gü­zel­lik­te o­lan Sham­ba­la, zen­gin­lik­ler­le doludur. Mo­dern bir yer o­lan “Pır­lan­ta Sa­ra­yı­”nın baş­kent Ka­la­pa’da ol­du­ğu id­di­a e­di­lir ve Sham­ba­la Kralı hü­küm­dar­lı­ğı­nı bu­ra­da sür­dür­ür.”

Bu satırlarda da Mu ve Atlantislilerce kurulduğu iddia edilen Agarta kesinlikle çok çok daha eskidir. Mu ve Atlantisliler kendi kayıtlarını ekleyerek orayı tekrar mühürlemişlerdir. Bizde öyle yapacağız. Kendi kayıtlarımızı ekleyip şempanzelere miras bırakacağız. Tüm geçmişin bu yerde kayıtlı olduğu anlatımı doğru ama peygamberlerin buralarda eğitildiği düşüncesi doğru değildir. Oralarda gözle görülmeyen insanların yaşadığı düşünülmektedir ama bu doğru değildir. Orası bir yaşam yeri değildir. Sadece bir kütüphanedir. Bildiğimiz gibi elle tutulan gözle görülen sihirli olmayan bir mekândır. Onu değerli yapan tüm insanlıkların kayıtlarının olmasıdır. Ayrıca kıyamette neler yapmamız gerektiğini söyleyen kayıtların olması değerini bir kat daha artırmaktadır. Sanırım oradaki bilgileri kullanarak uçan daire yapabileceğiz. Hatta zaman yolculuğunun bile sırrına vakıf olacağız.

Agartanın yerini tarifleyen bu yazıya göre benim bulduğum yer çok benzeşmektedir. Benim dediğim yerde Himalaya’ların kuzeyinde ve Tibet’tedir. Ayrıca o yeri, havadan bakılmadığı sürece görmek mümkün değildir. Çevresindeki dağ sırasından dolayı görülmesi çok zordur. Tepeleri karlı çember dağların içinde ve pek çok gölün arasında bir yerdedir.

“(http://www.gnoxis.com/agarta-uygar%C4%B1%C4%9F%C4%B1-1983.html sitesinden alıntı.)

Tibet kehanetlerine göre bir gün “kötü bir ruh” gelecek ve “Barbarlara” güçlü dünyalı olmadıklarını açıklayacaktır, çünkü Shambala imparatorluğu vardır. “Bazı Lama’ların düşüncelerine göre Barbarlar ellerindeki teknik araçlarla Shambala’nın var olduğunu öğrenebilirler veya oraya gidebilirler. Ama bu kehanete göre önce huzurlu bir anlaşma yapılacaktır; Shambala’da hükümdarlığını sürdüren Kral Rudra Çakrin istila edenleri karşılayacak ve onların başkanına egemenliği birlikte sürdürmeyi teklif edecektir. Ama kısa bir süre sonra Barbarların kralı egemenliği kendi eline geçirmeyi çalışacak ve uçan araçlarıyla Shambala’ya saldırarak havada bir savaş başlatacaktır. Ama Barbarlar başarılı olamayacaklar çünkü Rudra Çakrin onları yıkmak için savaşacaktır. Kehanetlerde şunlar belirtilir: “Sonunda Kral Shambala’dan barbarları yok etmek için çıkacak ve aşağıya inecektir”. Bazı Lama’lara göre Kral bir başka dünyadan bizim dünyamıza gelecektir, çünkü “Jambudvipa” denen o yer, onların gözünde bütün bir dünya veya gezegendir, sadece bir kıta veya bölge değildir. Bu son savaştan sonra ise bir “Demir tekerlek” gökyüzünde belirip düşecek ve Rudra Çakrin’in egemenliğinin başlangıcı belirtecektir. Bu nedenle ona “Tekerlekli çılgın” adı da verilmiştir. Bazı Yogi’ler bu tekerleği gördüklerini iddia ederler ve hepsi aynı şeyi anlatır: Tekerlek bir eve yaklaşır ve bu ev bizim gezegenimizdir.

Zaferinden sonra Rudra Çakrin egemenliğini bütün dünyaya yayacak ve yeni bir Altın Çağ başlatacaktır. Hastalıklar olmayacak, herkes uzun ömürlü olacak ve günlük geçimini sağlayabilmek için kimse çalışmayacaktır. Çünkü yiyecekler kendiliğinden oluşacak ve insanların “sihirli güçleri” olacaktır. Bilim ve teknik çok daha fazla gelişecek ve sadece iyi amaçlar için kullanılacaktır.”

Bu satırlarda “Kötü ruh” tanımı hariç çok güzel bir anlatım vardır. “Kötü bir ruh gelecek” sözündeki kötü kelimesinin ne anlama geldiğine sonra değineceğim. Bu yazıda diğer alıntılardaki anlatımın tamamlayıcısı niteliğindedir. Yazıdaki barbarlar deyimi dünyadaki devletleri kastetmektedir. Rudra Çakrin ise kütüphanedeki bilgilerdir. Bu kütüphanelerden haberi olacak olan devletler bu Rudra Çakrini yani bilgileri kullanarak insanların uyanmasını sağlayacaklar. Huzurlu anlaşma dönemi bu dönemdir. Sonra kıyamet yaşanacak. Savaş senaryosundaki kasıt odur. Gerçi çoğu zaman kıyamet felaket senaryoları ile anlatılır ama burada çok daha yumuşak bir anlatım vardır. Kıyamette tüm devletler ortadan kalkacaktır. Çünkü varlıklarını sürdürmelerine gerek kalmayacaktır. Daha önce bahsettiğim gibi çok az kişi kıyamette barajı aşamayacaktır. Geriye kalanlar yine bilgileri (Rudra Çakrin) kullanarak altın çağı yaşayacaktır. Kuran’ın “gençler” dediği bilgilere burada Rudra Çakrin denmektedir. Olayın özü kavrandığında, farklı senaryoların aynı olayı anlattığı hemen belli olmaktadır.

Bu yazıdaki kötü ruh İslam inancındaki Deccal ile aynı şeydir. Deccal, İslam inancına göre kötü bir kişiliktir. Fakat yaptığı kötülük ise sadece dinedir. Yani İslam inancını ortadan kaldıracaktır. Yoksa insanları refaha erdirecek ve bilimi tavan yaptıracaktır. İşte Kötü Ruh’da mevcut düzeni yıkacak olan kişidir ve sadece mevcut inanış için kötüdür. Bu konuyu Deccal, İsa, Mehdi üzerine bir söyleşi adlı yazımda inceledim.

Aynı kütüphaneden Tevrat’ta bahseder.

 

Yşa.45: 1 RAB meshettiği kişiye, Sağ elinden tuttuğu Koreş’e sesleniyor. Uluslara onun önünde baş eğdirecek, Kralları silahsızlandıracak, Bir daha kapanmayacak kapılar açacak. Ona öyle diyor:”

Bu ayette RAB, Pers kıralı Koreş’e sesleniyor. Fakat asıl seslendiği kişi Koreş adı altında Mesih’dir. Çünkü ayette söylediklerini Koreş gerçekleştirmemiştir. Ayrıca değil koreş, dünyada hiçbir Kral barışı sağlayamamıştır. “Kralları silahsızlandırma” ve “bir daha kapanmayacak kapılar açması” Koreş için çok iddialı bir durumdur. Bu ayettekileri yapacak kişi ancak Mesih olabilir. Mesih’in bu işleri başarabilmesi için de yer altı kütüphanelerini açması gerekir.

 

Yşa.45:3 “Seni adınla çağıranın Ben RAB, İsrail’in Tanrısı olduğumu anlayasın diye Karanlıkta kalmış hazineleri, Gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.”

Bu ayette de “karanlıkta ve gizli saklı zenginlikler” ile kastedilen o bilgilerdir. Çünkü bir Tanrı için maddi zenginlik önemli değildir. Burada gerçekten hazine olabilecek bir şeylerden bahsediliyor. Eğer kastettiği, söylediğim kütüphane ise gerçekten dünyanın en büyük hazinesi olduğu kesindir. Tarihte yaşamış bir ismi kullanarak Mehdiye (ya da Mesih’e) bilgi verildiğini düşünüyorum.

Yukarda ki alıntıya dönecek olursak. “Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahipleri tarafından kurulmuş bir medeniyettir.” Sözü de çok açık olarak eski insanların kendi medeniyetlerini anlattıkları bir yeraltı kütüphanesi oluşturduklarını söylemektedir. Dikkat edilmesi gereken bir sözde “önceki devrenin sonu” sözüdür. Demek ki bir devre bitmiş yeni bir devre başlamıştır. Tevrat’ta da (Yar.6: 4) nefilleri anlatırken “Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi..“ tanımını yapmıştı. İşte buradaki “eski çağ”, “devrenin sonu” ve mayaların dediği “zamanın sonu” aynı anlama gelmektedir.

Kuran’da bu durumu destekleyen bir hikaye de Zülkarneyn hikayesidir. Zülkarneyn ismi “birbirini takip eden iki devrin arasında var olan” anlamındadır. Yani bu kişi iki döneme hükmetmektedir. Bu iki dönem, kıyametin hemen öncesi ve kıyamet sonrası dönemdir. Zülkarmeynin ilk iki yolculuğu bu iki dönemedir. Buradan daha detaylı bilgi alabilirsiniz.

Bulacağımız kütüphanede her dönem medeniyetlerinin tüm bilgileri ve kıyamette yapılması gerekenler yazılı olmalıdır.  Özellikle “dünyanın tüm geçmişi” sözü çok önemlidir. Bu söze göre şu ana kadar dünyadan gelmiş geçmiş ne kadar insanlık varsa hepsi ile ilgili bilgi olmalıdır. Yani Atlantislilerden önce Mu ve onlardan önce başkaları. Kuran bu kavimlere farklı isimler vermektedir. Tüm bu medeniyetler bir kıyamet yaşayarak dünyayı terk etmişlerdir ve kayıtları Agarta’da vardır.

Alıntıdaki Altın çağ anlatımı yine daha önce Tevrat’ta ve hadislerde olan anlatımla özdeştir. Fakat buradaki anlatım çok daha güzeldir. “insanların sihirli güçleri olacaktır” sözü önemlidir. İnsanlar yaratılış özelliklerine vakıf olacak ve ruhsal yeteneklerinin birçoğunu kullanma imkânına sahip olacaklar. Böylece bu günkü insanlara göre sihirli güçlere sahip olmuş olacaklardır. En önemli ruhsal güç bedene hükmedebilmek olacaktır. Böylece bedenin ihtiyarlaması engellenecek ve insan istediği zaman ölecektir. Bu konuya Makro felsefeyi anlatırken değindim. Ayrıca tüm yazılarımdan insanların nasıl hazırlandığı ve bilgilendiği anlaşılmaktadır. Doğru bilgiler başka bilgilerle harmanlanarak insanlığa sunulmuş ve zamanı geldiğinde doğru olan diğerlerinden ayıklanarak uyanması sağlanacaktır.

Şimdi uyanış döneminin başlaması için bu yerlerin açılarak dünyanın önüne serilmesi zamanı gelmiştir. Artık bu işi yapmak an meselesidir. Bende sizin gibi gelişmeleri bekliyorum. Ne olacağı ile ilgili tahminler yapıyorum ve zamanın gelmesini için sabırsızlanıyorum. Fakat kesinlikle en ufak bir etkim yok.

Kıyamet şimdiye kadar hep bir felaket olarak düşünülmüştür. Çok az kaynak kıyametin uyanış olduğuna inanır. Kıyamet sürecini yaşarken de insanlar yine doğup ölmeye devam edecekler. Dünya yıkılıp yeniden dirilmeyeceğiz. Fakat savaşlar ya da depremler olmaya devam edecektir. Dünya düzeninde pek değişiklik olmayacaktır. Fakat ruh olarak tüm ruhlar dünyada bedenliyken kıyamet kopacaktır. Kıyamet konusunda en iyi kaynak olan Kuran bu konuda kesindir. Her ruh kıyameti yaşamak zorundadır. Ondan sonra Cennet ya da Cehenneme gidebilecektir. Cennet ve Cehennemin birer yaşam alanı olduğunu başka yazılarımda yazdım. Cennet dünyada altın çağın yaşanacağı yer, Cehennem ise ruhlarımızın asıl yaşam alanıdır. Enerji ortamıdır ve bir ruhun asıl yaşaması gereken yerdir. Cennete gidenlerde yeterli seviyeye çıktıklarında diğerleri gibi cehenneme gidecektir. Bu konuları daha etraflı Kuran’ı incelediğim yazılarımda bulabilirsiniz.