Bu blokta anlatmaya çalıştığım mantık, Tevrat tarafından da desteklenmektedir. İnsanlığın, birileri tarafından, tekâmül edip bilinçlensin diye, dünyada eğitime tabi tutulduğunu söylemekteyim. Şimdi o delilleri Tevrat’tan inceleyelim.

 İlk insan, hayvanat bahçesi de olan bir laboratuvarda geliştirilip, doğal ortamda çoğalmaya bırakıldığında, Âdem cennetten kovulmuş oldu. Kontrol altında çoğalması izlenirken, tekrar hayvanat bahçesine girmesin diye, engel konulmuştur. Tevrat, 

 

Yar.3: 24 Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

diyerek, bu durumu mükemmel bir şekilde hayallerimize sunar. Hayvanat bahçesi de olan laboratuvar, o insanlar için, ekmek elden su gölden bir yer idi. Haliyle oraya dönmek istemeleri doğaldır. Onun için kameralarla cennet, koruma altına alınmıştır. Sanırım alevli kılıç, can yakan bir lazer ışını olmalıdır. Cennete girmek isteyenleri caydırmak için kullanılmıştır.

Cennet, tekâmüle sokulacak ilk ruhların, içine üfürülecekleri primatların oluşturulması işinin yapıldığı yerdir. Sümer yazıtlarında da benzer anlatım vardır. Orada insanın yaratılmasının gerekçesi tanrıların yiyeceklerini hazırlaması işine bağlanmıştır. Fakat oradaki hikaye âdemin yaratılması değil, Nuh’un yaratılmasıyla özdeştir. Çünkü ben âdemin yaratılmasını, ilk ruhların tekâmüle sokulduğu zamanı, Nuh Tufanının ise, ilk bedenlerin yaratılması anını sembolize ettiğini düşünmekteyim. Elbette dinsel anlatılarda, “âdem bir primattı” diyemeyeceği için durum pek belirgin değildir. Onun için metinlerden hangi durumun hangi duruma karşılık geldiğini kendimiz anlamak durumundayız. Olaylar karmaşık olarak verilmiş olabilir. 

İlk medeniyet kurulması Nuh tufanından epey sonra olması gerektiği açıktır. Avustralya’daki Mungo adamı o kıtaya götürülen bir miktar primatın insan bedenlerine dönüştürülme çalışması sonrası oluştuğunu anlamak gerekir. Yani Buşman’ların Nuh’u diğer tüm Nuh’lar gibi farklı bir ırk olarak gelişti. Kızılderililerin Tiahuanaco efsanesinde, “göklerden gelen Büyük Ana’nın, güneş kapısına 70 çocuk doğurması” anlatılır. Bu demektir ki oraya uçakla götürülen âdemoğulları oralardaki insanlığın temellerini atmışlardır. Bütün Nuh’lar aynı anda mı oluşturuldu bilmiyorum ama sanırım aynı anda oluşturulmadılar. Çünkü Avustralya’da 51 bin yıl önce insan varken, Amerika’da bu rakam çatlasa patlasa 25 bin yıllara ancak çıkabilmektedir. Belki henüz bulamadık ama, sonuç olarak ayrı zamanlarda oluşturulmaları da mümkündür. 

Dünyada Adem’in oluşturulduğu yer, İncil ve Kuran’da cennet olarak anılmaktadır. Fakat Tevrat’taki ismi Aden bahçesidir. (YAR. 2:8-24) Sonra insan nesli dünyaya yayıldığından cennetten kovulmuş oldu. Kovulma hikâyesini o zamanki insanların anlaması ya da idrak etmeleri mümkün değildir. Çünkü o dönemde zekâları olayları anlayabilecek seviyede değildir. Görevliler, onlara cennetten kovulma hikâyesini, içine gerçekleri gizleyerek anlatmışlar. Hikâyede insanın yaratılışına ait özel bilgiler de sunmuşlardır. İnsan bu hikâyelerin gerçek anlamını, çok sonraları anlayabilecektir.(YAR. 2:17-24YAR. 3:5-19)

 Bu konuda güzel örneklerden biri Kayin’in (Kuran’a göre Kabil) hikâyesidir. Kayin kıskançlığı yüzünden kardeşini öldürür. Bu hikâye, insanda olan kötülük duygularına, gerekçe oluşturur. Kuran’da kötülüğün gerekçesi, şeytanın sırtına yüklenmiştir. Kötülük duyguları insanların hayvansal yönlerini vurgulamak içindir. Kayin’in suçunun cezası olarak, RAB onu, aylak aylak dolaşmakla cezalandırır.

 

Yar.4: 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.” Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu.

Yar.4: 15 Bunun üzerine RAB, “Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu.

Burada püf noktası olacak iki konu var. Birincisi; Adem ilk insan olmasına rağmen çocuğu Kayin öldürülmekten korkmaktadır. Demek ki buradaki Adem’in çocuğu olması demek torunlarından biri yani zürriyeti anlamındadır. Onun için dünyada pek çok başkaları da yaşamak durumundadır. Kayin onlardan korkmaktadır. İkincisi; Kayin’in kardeşini öldürmesi, insanın kötü olma yönünü anlatmaktadır. Kesinlikle Kayin kardeşini öldürmeseydi kötülük olmayacaktı gibi bir durum yoktur. Zaten bu hikâye, gerçekte yaşanmış olarak düşünülmemelidir. Bu hikâyeyi bir senaryo gibi düşünüp, anlatılmak isteneni anlamak gerekir. Ayrıca bu ayetlerde, Tanrı dünyada tek bir yerde olabilirmiş gibi bir anlatım var. Tanrının huzurundan uzak kalmak sözü, tanrının her yerde olamadığını göstermektedir. Bu yer tarının âdemoğullarını insana dönüştürdüğü yerdir. Böylece Kayin’in başka yerlere gitmesi senaryolaştırılmış oldu. Aslında buradaki tanrı, kayin ile belli bir mekânda yüz yüze görüşen biridir. Eğer öyle olmasa, tanrıdan nasıl uzak kalınır? 

Tevrat’ın ilginç söylemlerinden biri, Tanrı oğulları insan kızlarını hamile bırakmalarıdır. Bu olay çok önemli ipuçları içermektedir. Tek tanrı inancını savunan Tevrat kendiyle çelişmektedir.

 

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu. 

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Burada geçen Tanrı oğulları kimdir? Acaba büyüyünce Tanrı olacaklar mı? Tanrı çocuğa sahip ise, tek olmasından nasıl bahsedilebilir? Acaba tanrının da, insanlar gibi çocuk sahibi olabilmek için bir eşe ihtiyacı var mı? Bunlar gibi birçok soru cevapsız kalmaktadır. Aslında bu söylem pagan döneminin kalıntılarıdır. Daha sonra bazı elemeler yapılarak, bazı anlatılar Tevrat’tan çıkarılmıştır. Fakat tamamen eleme yapamadılar. Çıkaramadıkları bu tür anlatıları, melek konumuna indirerek yumuşatmak zorunda kalmışlardır.

 Normalde Tanrı oğulları, insanları cinsel birleşme ile hamile bırakamaz. Çünkü bu gün bir şempanze ile genlerimiz %96 ile 98 oranında aynı olmasına rağmen, birbirini dölleyemeyiz. Demek ki Tevrat! burada başka bir şeyden bahsetmektedir. Genlere yapılan müdahalelere kastedilmektedir. Tanrı oğulları yani görevliler, insanların genleri ile uğraşıp, kadınları, tüp bebek yöntemi ile hamile bırakmış olmalıdır. Nefiller ise bizden önceki tür olan Atlantislilerdir. Bu ayetler, biz kıyamet insanlarına hitap etmektedir. İnsanlarla uğraşan görevliler, Tanrı olarak algılanmaktaydı ama Atlantisliler kendi yasaklı şehirlerinde yaşamaktaydılar. Yani bir üst yaşam formuna çıkamayanlar güzel şehirlerde yaşamaktaydı. İşte bu şehirlerde yaşayanlara Tevrat, Nefiller demektedir. Belki de Atlantisliler kendilerine Nefilim, bize insan diyorlardı. Aynen, kendimize insan, bizden sonra gelecek olana şempanze, diyeceğimiz gibi. Bu şehirlere insanlar girmesin diye korunuyordu. Yukarda bahsedilen Aden bahçesi, bu şehirlerin birinde olmuş olabilir. O zaman şehrin girişine kamera konmuş olması, daha mantıklı olur. Belki gelecekte şempanzelerden biri,  “kamera” ya da “insan” sözcüğünün anlamını benim gibi bulmaya çalışacaktır. Çünkü biz bu ayeti, “Onları kovdu. Hayvanat bahçesine girmesinler diye de bahçenin girişine kameralar ve her yana ateş edebilen bir lazer yerleştirdi.” Şeklinde yazdırma ihtimalimiz büyüktür. Tevrat’taki “keruv” kelimesinin anlamı “elektronik alet” olabilir.

Tevrat’ta insanların dünyaya yayılışı, bir senaryo ile anlatılmaktadır. Tevrat’taki hikâyeye göre Babil kulesinin yapılışı sırasında, Tanrı yeryüzüne inerek, insanların tek dili konuşmasından rahatsız olmuş ve dillerini ayırarak onları dünyanın dört bir tarafına dağıtmıştır. Bu durum kıskanç ve kötü bir tanrı profiline denk gelir. Öyle ya! varsın insanlar tek dil konuşsun. Sana ne zararı var? (YAR. 11:1-9

Tevrat’ta tıpkı Kuran gibi pek çok konuda sembolik dil kullanır. buradaki amaç insanların daha iyi tekâmül edebilmeleri için, çeşitlilik oluşturmaktır. Böylece hem çok çeşitlilik oluşabilecek, hem de kötülük diye gördüğümüz ama, tekâmül için gerekli olan, savaş gibi durumlar, devreye girebilecektir. Tevrat bunu yaparken aynı zamanda bir din de oluşturmalıdır. Günümüzde olduğu gibi. Böylece sembolik bilgiyi kıyamete kadar gizlemiş oldular ama inanç tarafı baştan beri devam edegelmektedir. İnanç yönü de diğer yön kadar önemlidir. Çünkü, ibadet gibi şeylerin insanları manevi yönden tatmin ettiği görülmektedir. Yoksa bu tür davranışların tanrıya bir kazancı olamaz. İnsanlara sadece inanç yetmez. Bu yetmezlik yüzünden, insanların psikolojik olarak rahatlamaları isteği, tanrıya bir şeyler sunmak veya onun için bir uğraş vermek ihtiyacı; ibadetleri oluşturmuştur. Kişiler, ibadet yaparak, görevlerini yaptıklarını düşünerek rahatlamaktadırlar. Eğer inananlardan hiçbir şey yapmamaları istenseydi, hem inanç sisteminden uzaklaşırlardı hem de psikolojik olarak tatmin olamazlardı.

Sekil-31

Şekil 1:Dünyanın bir yarısını kaplayan Büyük okyanusun ortasında yapa yalnız bir adalar topluluğu olan Polinezya adalarına en yakın yer Yeni Gine adasıdır ve çok uzun bir yolculuk yapılması gerekir.

 Evrim teorisine göre insanlar yaşadıkları bölge şartlarına göre değişime uğrayıp bu günkü hale gelmişlerdir. Bana göre her bölgeye götürülen insanların, onları özel evrime tabi tutan görevliler sayesinde olmuştur. Yani her ekip yapacağı gen değişikliğini sadece kendi denek gurubunda gerçekleştirmekteydi. Onun için, Kızılderililerin rengi kızıla çalıyor ve sakalları yok. Onun için, Çinliler çekik gözlü ve kısa boyludurlar. Onun için, Slavlar uzun boylu ve sarışındırlar. Tek ortak nokta birbirini dölleyebilmektir. Dölleme konusu tüm ekiplerde aynı şekilde uygulanmıştır.

Ayrıca nasıl olup da, dünyada gidilememesi gereken adalarda da insan olduğu sorusu önemlidir. Afrika’da evrimleşen Âdem’in torunları yazıyı bulmadan, nasıl gemiyi bulup Polinezya adalarına gidebilmişlerdir. Buralara tesadüfen gidebilen bir kayık olsa bile, bu kayıkta kadın da olması gerekir ve böyle bir durumun olması pek mümkün değildir. Çünkü toplayıcı olan kadın, kayıkla balık avlamak için denize açılmazdı. O kadar uzaklıklara tesadüfen hem erkek hem de kadınlardan oluşan bir ekibin gidebilmesi pek mümkün değildir. Eğer onları görevliler götürüp oralarda evrimleştirmişlerse ancak o zaman mümkün olur. Bu savı destekleyen en önemli şey onların orada kendilerine özgü bir kültür geliştirebilmeleridir. Ayrıca, Thor Heyerdahl adlı araştırmacıya göre Titikaka Gölü kıyılarında devasa kalıntılar bırakan İnka’ların efsanevi beyaz adamları, onların hem yüce rahibi hem de güneş kralıydı. Efsaneye göre, bu gizem sahibi sakallı beyaz adamlar, Coquimbo Vadisi’nden gelen Cari adlı bir liderin saldırısına uğramışlardı. Titakaka Gölündeki bir adada gerçekleşen savaş, katliama dönüştü, ama Kon-Tiki ve yakın arkadaşları Pasifik kıyılarına kaçmayı başardılar. Batıya doğru denizaşırı yolculuğa çıkan Kon-Tiki ve yandaşlarından bir daha haber alınamadı. İşte Thor Heyerdahl bu insanların Polinezya’ya gitmiş olabileceğini savunmaktadır. Elbette orada kalan zekâ özürlü insan, nöbet değişikliği yapıldığını anlayamadığından, tanrıların gidişlerine gerekçe oluşturmak için savaşları dövüşleri sebep olarak göstermektedir. Bu açıklanamayanı açıklamak için insanın kullandığı genel bir durumdur. Ya da tanrıların bıraktıkları bilgide öyle yazmaktadır. Bana göre ikinci şık daha geçerlidir. Nöbet değişikliği savaş senaryosuyla sunulmuştur. Aynen Sümerlerdeki gibi, tanrı insanla bizzat görüşmektedir. Aslında Musa’ya gözükmeyen tanrı, daha sonra birebir insanlarla görüşmüştür. Bu durum Tevrat’ta: 2 Tarihler ayet 1’den 7’ye, Yaratılış 32’de, 28’den 30’a olan ayetlerde anlatılmaktadır. Aslında birçok ayette başka insanlarla da görüşme yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani görevliler, insanlarla tanrı ya da melek adı altında, sürekli görüşmüştür.

Tevrat’ın önemli konularından biri de, Nuh tufanıdır. Nuh tufanının gereği olarak RAB dünyadaki kötülükleri gerekçe gösterir. Oysa RAB, Nuh tufanından çok sonraları bile Yasa Kitabı 9’a 24’de; “Sizi tanıdığım günden bu yana RAB’be sürekli karşı geldiniz.” diyerek yaka silkmektedir. Fakat her seferinde bir bahane uydurarak onları affetmiştir. Yaratılış 6’da 5’den 14‘e olan ayetlerde, yine kötülüğü gerekçe gösterip onları yok etmeye kalkmış ama Nuh’u bırakmıştır. Sanki Nuh’tan sonra da kötülüğün aynen devam edeceğini bilmiyor gibidir. Hangi mantıkla, yok etmek istediğin bir türden, birini geriye bırakırsın. Bunun için ya geleceği bilemeyeceksin ve belki bu sefer düzelirler diye umut edeceksin ya da, ortaya attığın gerekçe yalandır. 

Burada da ikinci sebebin doğru olduğunu anlıyoruz. RAB elbette “genlerinizi değiştirebilmek için bazılarınızı yok ettik” diyemezdi ya! En uygun gerekçe kötülüktür. Aynı gerekçe ile Sodom ve Gomor’a da yok edilmiştir. Fakat aslında, Nuh Tufanının çok başka anlamı daha vardır. O konuyu “Nuh Tufanının anlamı” adlı makaleden okumalısınız. Fakat biz Tevrat’ı incelediğimiz için oradaki ipuçlarını anlama peşindeyiz.

Aynı hikâye Sümer kayıtlarında da çok canlı anlatılmaktadır. Utnapiştim gemiyi yapar ve ona verilecek işareti bekler. İşaret geldiğinde gemiye girer ve kapısını kilitler. Zecharia Sitchin’e göre işaret dünyadan kaçan tanrıların uzay aracıdır.

Nuh’un gemisine, dünyadaki her hayvandan bir çiftin sığmayacağı kesindir. Ayrıca biz henüz dünyada kaç çeşit hayvan var bilemezken Nuh bu işi kısa sürede nasıl halleder. Demek ki burada çok farklı bir şeyler anlatılıyordur. (Yar. 6-5,22 Yar. 7-1,24,  Yar. 8-1,22)

Yaratılış 18 ve 19‘da anlatılan Sodom ve Gomora’nın yok edilmesi hikâyesine de değinmek istiyorum. Lut’u, birileri ziyaret eder. Lut onları konuk eder. Bu şeyler bir Tanrıdan çok insana benzerler. Çünkü sapkın halk onlarla yatmak ister. Lut, kızlarını teklif etmesine rağmen, halk kabul etmez. İlle de yeni gelenleri isterler. Demek ki yeni gelenler, Tanrı gibi görünmemektedirler. Belki de kusursuz fizikleri insanları cezbetmiştir. Yeni gelenler Lut’un onları kurtarmak için uğraşısını görür. Onu, evin içine alarak, dışarıdakileri çok parlak ışıkla, sanırım flaş gibi bir şey ile, geçici körlük yapmış olmalılar. Daha önce böyle bir şey yaşamayan insanlar, afallamıştır.

Lut ailesini alıp, yakındaki küçük bir yerleşim yerine sığınır ve o iki şehir bombalanarak yok edilir. Fakat Lut’un karısı geri dönüp bakınca ölür. Bu durum Atlantislilerin silahlarının bizimkilerden daha farklı olduğunu gösterir.  Çünkü bizdeki atom ya da hidrojen bombaları, ona bakılmasa da insanı yok eder. (Yar. 19:1-29)

Lut kurtarıldıktan sonra, yine genlerle uğraşıldığı gözükmektedir. Tevrat dağda yaşayan Lut’un kızlarının babalarını sarhoş ederek kendilerini hamile bıraktıklarını anlatmaktadır. Sanırım RAB, kızların tüp bebek yöntemi ile hamile kalmasını sağlamıştır. Bunu açıklayamayan yazar, böyle bir gerekçe düşünmüş olabilir. Ya da senaryoyu RAB öyle yazmıştır. Sümer kayıtlarında da görülen her fırsatta seksten bahsetmek, tanrıların suni döllemeyi anlatış şekli olmalıdır. Bu gün bizler de uzaktan silahla bayılttığımız hayvanlar üzerinde aynı işlemi yapabilmekteyiz. Hayvan uyandığında ne olduğunu anlamadan hayatına devam etmektedir.

Aslında Tevrat, yakın akraba ile çiftleşmeyi kesinlikle yasaklamaktadır. Hatta böyle bir ilişkiye girenleri “öldürün” demektedir. Fakat buradaki hikâyeyi normal görmektedir.  Sadece yakın akraba değil hayvanlarla ilişkiye girenler de öldürülmekteydi. Bu tutumlardan, “insan ırkının gen saflığına özel önem verildiğini” anlamaktayım. (Lev. 20:10-21) 

Tevrat’ta işlenen konulardan biri de, insanların derilerindeki hastalıklardır. Demek ki RAB yaptığı gen değişikliği ile insanların derileri üzerinde değişiklik yapmaktadır. Değişiklikleri kontrol eden rahipler, bazısına onay verirken, bazısına onay vermez. Başarısız olanlar tecrit edilir. Diğerleri normal yaşamlarını sürdürür. Kâhinlere detaylı bilgi veren RAB, istediğini elde edene kadar uğraşmıştır. (LEV.13:1-46)

 

Levililer 13’e 12-13 ayetlerinde; ”Eğer deri hastalığı yayılıp kâhinin görebildiği kadarıyla tepeden tırnağa hastanın bütün bedenini kaplamışsa, kâhin hastaya bakacak ve bedenini hastalık saran kişiyi temiz ilan edecektir. Yaralar beyazlaşmış ve temizdir”
diyerek bizlere güzel ipucu oluşturmuşlardır. Cildin beyazlaşmasıyla uğraşıldığını göstermektedir. Tüm vücut beyazlaşmışsa başarılı, değilse başarısız sayılmaktadır. Başarısız olanlar tecrit edilerek çoğalmaları engellenmiştir. Bu anlatımlar primattan insana yavaş yavaş evrimleştirilen türün ara aşamalarını anlatmaktadır.

Hahamlar tarafından saçma bulunup Tevrat’tan çıkarılan Enok’un kitabına göre Nuh’un hikâyesi çok ilginçtir. O hikâyeyi Eric Von Daniken’in kaleminden okuyalım.

 

Nuh’un babası Lamek, güzel bir günde evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere babasına gider. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar: Pek yakında insanlık, ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

Burada da genlerle uğraşıldığının çok açık delilleri vardır. Nuh mevcut insanlardan çok farklıdır. Yani gen olarak o kadar değişmiştir ki babası onu kabul etmez. Çünkü kendilerine hiç benzememektedir. Anne bu işte, Tanrı oğullarının  parmağının olmadığını söyler, ama yanılmaktadır. Çünkü bu iş ancak tüp bebek yöntemi ile olabilecek bir durumdur. Görevliler çocuğun genlerini değişti ve yeni insanların atası olarak Nuh’u oluşturdu. O ve ailesinden başkalarını yok ederek yeni bir nesil oluşturuldu. Bilge Enok adlı kişinin de bu senaryodan haberi olduğu anlaşılmaktadır. Çocuğun genlerinin değiştirildiği için, artık diğerlerinin yok edileceğini bilmektedir. Bence bu bilge Atlantislidir. Çok uzun bir yolculuk yapılması belki de Atlantislilerin şehirlerinin yakınlarına gitmek içindi. 

Tevrat Yaratılış 17 ve 18 ayetlerinde anlatılan, İbrahim ile Sara’nın hikâyesi de, güzel ipuçları vermektedir. Bu ayetlerde, dünyada farklı dinler oluşturulacağı bilgisi bulunmaktadır. Bu hikâyeye göre, İbrahim’le yüz yüze görüşen RAB, tek kişi değildir. İbrahim üç kişi görür ve secde eder. Demek ki görünüşlerinden onların RAB olduğu anlaşılmaktadır ama, aynı zamanda insana benzedikleri için onları kişi olarak nitelendirmiştir.  İbrahim “su getireyim ayaklarınızı yıkayın ve ağacın altında dinlenin” sözü gelenlerin tamamen insan benzeri bir şey olduklarını göstermektedir. Ayrıca onlara bildiğimiz yiyeceklerden yani ekmek, süt ve et sundu. Onlar da o yiyecekleri kabul etti ve yedi. İbrahim, yaşlı insanların çocuklarının olamayacağı düşüncesi ile RAB “Sara çocuk yapacak” demesine inanmamaktadır. Ayrıca İbrahim’in cariyesinden İsmail adında bir oğlu vardır.  RAB ille de başka bir oğul daha istemektedir. Burada bir amaç olmalıdır. Niye 90 yaşını geçmiş insanların çocuk yapmasını istediği aşikâr değildir. Suni döllemeyle 90 yaşında bir kadın hamile bırakılmıştır. Böylece yeni doğan çocuğun ayrı bir misyon yüklü olduğu görülmektedir. Rab, İbrahim’le bir anlaşma yapmıştır. Anlaşma gereği “ulusların” atası olacağını söylemektedir. Uluslardan biri İsmail’in soyu Müslümanlar, diğeri İshak’ın soyu Museviler ve Hıristiyanlar olacaktır. İsa ve diğer Yahudiler, İshak’ın torunlarıdır. Muhammed ise İsmail’in torunudur. Her üç dinde, aynı plan gereği oluşturulmuştur. Müslümanlığı oluşturacak olan İsmail Tevrat’tan çıkarılmış ve Tevrat, İshak’ın soyu ile devam etmiştir.  İşte, Yahudileri seçkin insan yapan bu durumdur. Yahve İsrail Oğullarının diğer ırklarla karışmasını engelleyerek saf kalmasını sağlamıştır. Böylece onları kullanarak insanlığın gelişmesini bilimle ve savaşlarla sağlamıştır. Dünyadaki bilimsel gelişme ve savaşların altından büyük bir çoğunlukla Yahudilerin olduğunu düşünüyorum.

Yine Yahve’nin planları gereği Hıristiyanlığın izleri de Tevrat’ta vardır. Yeşaya bölüm 9’da Rab’bin Celileyi onurlandıracağı yazmaktadır. Karanlıklar içinden bir ışığın çıkacağı anlatılır. Bir çocuk doğacak ve isminin “Esenlik önderi” veya “Harikalar yaratan” olacağını söylemektedir. 

Yşa.9: 1 Bununla birlikte sıkıntı çekmiş olan ülke karanlıkta kalmayacak. Geçmişte Zevulun ve Naftali bölgelerini alçaltan Tanrı, gelecekte Şeria Irmağı’nın ötesinde, Deniz Yolu’nda, ulusların yaşadığı Celile’yi onurlandıracak

 Yşa.9: 6 Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.

Hıristiyanların inancına göre İsa, Celile bölgesindeki Nasıra kasabasındandır. İsa’nın çocukluğunun geçtiği yerdir ve Hıristiyanlıktaki en önemli hac merkezlerinden birisidir. Bu düşünce bana ait değildir. Patrik Hazretleri, Doğuş Yortusu Mesajında tam olarak bu düşünceleri anlatmaktadır. Yukarda ki ayeti alarak satır satır açıklamaktadır.

Yaşeya 9’da 6‘ıncı ayetteki çocuğun tanımında, “Güçlü Tanrı” tanımı ilginçtir. Çünkü tek tanrı olan RAB, başka hangi ‘güçlü tanrı’dan bahsetmektedir. Bu tanımlamanın Musevilerden çok, Hıristiyanlar için olduğu görülmektedir.  Museviler farklı bir anlam vererek, Hıristiyanların yanlış yorumladıklarını savunmaktadırlar.

Ayrıca Yeşaya 53’de, 1’den 12’ye olan ayetlerde Hıristiyanlığın öğretisi verilmektedir. İsa’nın RAB’bin önünde büyüyen bir fidan olduğu, insanların günahları için kendini feda ettiği, ağzından tek bir hileli söz çıkmadığı halde, karnının deşildiği anlatılır. Hatta RAB onun ezilmesini uygun gördüğü, acı çekmesini istediğini, kendini kurban olarak sunarsa soyundan gelenleri göreceğini ve günlerini uzatacağını söylemektedir. Özellikle “başkaldıranlar için de yalvardı” sözü tam oturmaktadır. Çünkü İsa’nın çarmıhta “Baba onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar” dediği yazılmaktadır.

Görüldüğü gibi Rabbin önünde, kurak yerlerde fidan gibi büyüyen çocuk, canını feda ettiği için yani kendini suç sunusu olarak sunduğu için ünlüler arasında yerini aldı. Hem de soyundan gelenleri yani Hıristiyanları, RAB gördü ve kıyamete kadar günlerini uzattı.

Oysa Museviler İsa’yı peygamber olarak kabul etmediler. Çünkü o Levili değildi. İsa Yahudalı idi. Tevrat’ta Musevilere kimin peygamber olacağı söylenmiştir. RAB Yasanın Tekrarı 18’in bir ile ikinci ayetinde, Levililere mal mülk vermemiş onlara kendini miras olarak verdiğini söylemiştir. İşte bu durumdan dolayı Levililerden başkasını peygamber olarak kabul etmemişlerdir. Böylece Hıristiyanlığında Museviler tarafından kabul edilmemesi sağlanmıştır. Museviler kabul etmemiş ama yine de dünyanın en kalabalık dini olmuştur.

Aynı Yasanın Tekrarı 18’e 18-19 uncu ayetinde “biraderleri arasından bir peygamber gelecek ve RAB’bin sözlerini söyleyecektir” demektedir. “Musa gibi bir peygamber” anlatımı İsa’yı çağrıştırmaz. Çünkü İsa’nın öğretisi ile Musa’nın öğretisi benzeşmez. Oysa Musa ile Muhammed’in öğretisi çok benzeşir. En bariz benzerlik insanların sünnet olması, ibadet ederken başlarına fes takmaları, oruç tutmaları ve namaz kılmaları gibi ibadetlerdir. Bunun gibi birçok benzerlik vardır. Hatta bazıları Kuran’ı Tevrat’ın acemice taklidi gibi düşünür. Çünkü birçok olay iki kitapta da vardır.

Ayrıca Musa’nın anne ve babası vardır. Oysa İsa, sadece anneye sahiptir. Tevrat soyu babadan götürmektedir. Sayılan soy kütükleri hep babadan oğula gitmektedir. Yani birader baba tarafından akraba demektir. O zaman burada kastedilen İslam olmalıdır. Çünkü Muhammed kendisini İsmail’in torunlarından saymaktadır. Oysa İsa babaya sahip olmadığından birader olamaz. Ayrıca “RAB’bin sözlerini söyleyecektir” sözü Muhammedi çağrıştırır. Çünkü Kuran tamamen Allah’ın sözlerinden oluşmaktadır. İncil’deki gibi üçüncü şahıslar tarafından hikâye gibi anlatılmaz. Kuran tamamen birinci tekil (ya da “biz” diyerek çoğul) kişi ağzıyla yazılmıştır. Bir tek Fatiha süresi istisnası vardır. Onunda insanların Allah’a dua etmeleri için oluşturulmuş olduğu görülmektedir. İncil ise tamamen olayı dışarıdan seyreden bir kişi ağzı ile yazılmıştır. Bu durum biraderleri arasından çıkacak olan peygamberin, Muhammed olduğunu gösterir.

Tekrar İbrahim’in hikâyesine dönerek Müslümanlığın izlerini aramaya devam edelim. İbrahim cariyesinden bir oğula sahiptir ama RAB onu İsmail’in mirasçısı kabul etmez. İlle de karısı Sara’dan bir çocuğunun olmasını ister. RAB’bin ısrarını İbrahim de anlamaz. Adetten kesilmiş olan 90 yaşındaki karısının ve 99 yaşında kendisinin çocuklarının nasıl olacağını anlamamaktadır. Aslında sebebini RAB belli etmektedir. Hacer’in oğlu İsmail ve Sara’nın oğlu İshak ile iki ayrı din ve iki ayrı ümmet planlamaktadır. Fakat “anlaşmamı İshak’la devam ettireceğim” der. Öyle de olur. Tevrat İshak’ın soyu ile günümüzdeki Yahudilere kadar devam eder. (Yar.17 1-27) Fakat Kuran aracılığı ile Muhammed’le de başka bir anlaşma yapmıştır. Bu durum Rab’bin İbrahim’in cariyesi Hacer’e verdiği (Yar.16: 10) “Senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak.” sözünün gereğidir. Ayrıca da İbrahim’e söylediği  (Yar.17: 4) “Birçok ulusun babası olacaksın.” sözünün tecellisidir.

Rab, verdiği sözleri yerine getirebilmek için, İsmail ile annesini evden kovdurur. Çölde susuz kalan Hacer, oğlunun ölümünü görmeyeyim diye bir ok atımı uzaklaşıp ağlamaya başlar. O zaman RAB’bin meleği gelerek onlara sahip çıkar. Hacer orada bir kuyu fark eder ve kurtulurlar. İsmail Paran çölünde yaşar ve orada Mısırlı bir kadınla evlenir. (Yar.21 8-21)

RAB anlaşmasını İshak’la yaptığı için İsmail’in hikâyesi Tevrat’ta sona erer. Biraz daha oğullarını sayar ve ileri zamanlarda İsmaililer olarak değinir, o kadar. Hikâyenin devamını Kuran ve Muhammed’in hadislerinde görebiliriz. Muhammed kendisinin İsmail’in soyundan geldiğini söylemektedir. Ayrıca Hacer’in bulduğu suyun bugün Müslümanların zemzem dediği su olduğunu görüyoruz. Ve Tevrat’ın dediği “bir ok atımı mesafe” bugün Kâbe’deki safâ ve Merve arasıdır. İsmail çölde tanrının evini yani Kâbe’yi inşa etmiştir.

Tevrat’ın “Yaratılış 21’in 18 inci ayetinde “Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sözü de Müslümanları kastettiği çok açıktır. Bazıları paran çölünün Mekke olmadığını söyleyebilir ama bence Paran çölü tüm Arap yarımadasını kapsayan çölün adıdır. Onun için paran çölü Mekke’yi de içerir.

Tevrat’taki İsmaililer diye geçen halk, bu günkü Arapları çağrıştırmaktadır. MÖ 3000 ile 2000 Yıllarında Kenanlıların, Aramilerin, Akkadların, Amurrilerin, Kaldelilerin Arap yarımadasından kuzeye göç ettikleri gözükmektedir. Belki de yarımada çölleşmeye başladığındandır. Daha sonra bu bölgeye bir göç hareketi yoktur. Sanki ıpıssız bir bölge gibidir. Fakat İsmaililerin Mısır’ın doğusuna bu çöle göç ettiklerini Tevrat söylemektedir. Bu bölgede bedevi hayatı yaşayarak çoğalmış olmalılar. Kutsal kitaplar, Arapların, İsmaililerin Adnaliler soyundan geldiklerini söyler. Muhammed peygamber ise “Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş’i, Kureyş’ten de Beni Hâşim’i, Beni Hâşim’den de beni seçmiştir.” demektedir. Fakat genel inanış Arapların Sami ırkından geldikleri yönündedir ama ciddi bir bilgi yoktur.

Müslümanlığın ortaya çıkış şartlarından biraz bahsetmek istiyorum. İslamiyet öncesi Arap yarımadasında kabileler halinde yaşayan topluluklar vardı. Bunların hepsi farklı inanışlara sahipti. Nüfus seyrek olduğu için, insanlar sıkı ilişkiler içinde değildi. Toplum düzeni çok bozuktu. Kan davaları çoktu. Çok eşlilik vardı ve kadın her geri kalmış toplumda olduğu gibi insan muamelesi görmemekteydi. Hiçbir kabile diğerinin üstünlüğünü kabul etmiyordu. Sürekli bir çatışma ortamı vardı. Çölde su ve yiyeceğin az olması, büyük bir birlik kurulmasını engellemekteydi.

İşte bu olumsuzluklar içinde, bir peygamber çıkıyor ve çölde bir devlet kurmayı başarıyor. Üstelik öyle büyük savaşlarla veya savaş gücüyle de bunu yapmıyor. Bu kurulan, devletten çok, bir medeniyet oluyor ve bu medeniyet dünyaya damgasını vuruyor. Hatta o medeniyet Karadeniz’de küçük bir köye Arapça isim verecek kadar etkili oluyor. Benim köyümün isminin kökeni Arapçadır. Hamse köy zamanla Hamsiköy olarak değişmiştir. Hamse beş demektir ve köyüm beş mahalleden oluşmaktadır.

Bu dinin etkisinin genişliği her alanda olmuştur. Dünya edebiyatına, felsefeye, bilime bir sürü eserler kazandıran bu medeniyetin göçebe Arap bedevilerinden çıkması hayret vericidir. Hemen bütün büyük dinlerin kökeni benzerdir. Sanki yoktan çıkmaktadırlar. İşte bu kesinlikle arkalarında büyük bir gücün olması gerektiğinin delilidir.

Bu gözle baktığımızda, üç büyük dinin kökenini oluşturan Tevrat ve diğer kutsal kitaplar kutsal mekânlarca organize edilmişlerdir. Yoksa çok daha uygun şartlarda bir sürü şarlatan din oluşturmaya çalışmış ama başaramamışlardır. Başka türlü bu kadar olumsuz şartlardan böyle büyük bir medeniyetler çıkması mümkün değildir. Bu dinlerin oluşumları başlı başına bir mucizedir. Hem de bu dinlerin, planlar gereği olduğunu gösterir.

bereketli_hilal

Şekil 2 Bitkisel çeşitliliğin en çok olduğu bölge mavi boyalı Altın Hilal bölgesidir.

Tevrat’taki önemli bir olayda Yahudilerin göçüdür. Yahudilere, vaat edilen topraklara ulaşma macerasında, bazı sorunlar vardır. En önemli sorun Kızıldeniz’in yarılması olayıdır. Mısır’dan Kenan diyarına gitmek için Kızıldeniz’den geçmek gerekmez. Çünkü bu günkü Süveyş kanalı açılmamıştır ve oraları deniz değildir. Yani Kahire’nin doğusunda Kızıldeniz ile Akdeniz arasında geniş kara köprüsü vardır. Onun için Mısır’dan kaçan birilerinin Kızıldeniz kıyısında tuzağa düşmesi mümkün değildir. Çünkü o kadar insan içinden birileri yolu biliyor olmalıdır. Ki! Tevrat’a göre Musa uzun süre Sina yarımadasında çobanlık yapmıştır. Kaçarken yanlış yöne gitmesi düşünülemez bile. 

Başka bir sorun ise, Musevilerin 40 yıl çölde başıboş dolaşmış olmalarıdır. O dönemlerde çöl, Akdeniz’den çok daha uzaktaydı. Dünyanın en verimli ve bitki çeşitliliği yönünden en uygun toprakları oralarıydı. Altın Hilal denilen bölge Sina yarımadasına kadar uzanıyordu. Eğer biri Mısır’dan Kenan diyarına gitmek isterse çok az bir çöl geçmesi gerekiyordu. Geri kalan yol, yeşillikler içinde olmalıydı. Yani 40 yıl çöllerde gezmek için epey güzergâhtan sapılması gerekmektedir. Tevrat’ta bu saptırmanın kasıtlı yapıldığı anlatılmaktadır. Eski neslin adanmış topraklara gitmesi istenmiyordu. Hatta Musa bile, adanmış topraklara gidemedi.

Tevrat’ın insanları yönlendirme çalışması olduğunun en büyük delili “ahit sandığıdır”. Bu sandık Yahwe’nin insanları kumanda edebilmek için en akıllılarına verdiği bir telsiz cihazıdır. Durumu anlamak için ahit sandığı için kullanılan enerji adlı makaleyi okumak yeterlidir.

Ben bu hikâyeye yeni bir bakış açısı getirmek istiyorum. Öncelikle bu hikâye insanlığın gelişim hikâyesidir. Yani sadece Musevilerin yaptığı bir yolculuk değildir. İnsanlık önce cennetten kovuldu. Sonra bir yerlerde yaşadı. Daha sonra adanmış topraklara göç ettirildi.

Gen araştırmalarına göre, insanlığın kökeni doğu Afrika’dır. Yani insanlık Doğu Afrika’da bir yerde kurulan bir laboratuvarda geliştirildi. Biz burayı cennet olarak tanıyoruz. Daha sonra insanlık cennetten kovuldu. Çünkü cennette bakıcıların gözetiminde olan insanlık ekmek elden su gölden yaşıyordu. Onun için oradan çıkmak istemedi. Zorla dışarı atılan Âdem, geri dönmesin diye cennet, lazerlerle korunmuştur. Bundan sonra insanlık doğada kendi başına yaşamak zorunda kalmıştır. Çeşitli bölgelere göç ettirilerek çoğalmıştır. Örneğin Kayin bir yerlere gidip evlenip yeni bir şehir kurmuştur. Bence Kayin, Tassili n’Ajjer bölgesine götürülüp orada gelişmesine devam ettirilmiş olabilir. Tassili n’Ajjer bölgesi Çatalhöyük gibi insanlığın geliştirildiği bir yerdir. Böylece Sümer medeniyetinin kökleri oralarda atılmıştır.

Mısır ise Tassili n’Ajjer bölgesinde geliştirilen insanlarla kurulmuştur. Uzun süre Tassili n’Ajjer de  geliştirilen insanların yeni bir sıçrama yapabilmesi için yeni döneme geçmesi gerekmiştir. Hem de Büyük sahra yeşilliklerini kaybedip, çöle dönüşmek üzeredir. O tarihlerde Tassili n’Ajjer ile Mısır arasında büyük göller ve geniş suyolları vardı. Fakat kuraklığın hâkim olmaya başlamasıyla nehirler ve göller kurumaya yüz tutmuştur. İşte Kızıldeniz’in yarılması hikâyesi bu durumu anlatıyor. Tassili n’Ajjer ile Mısır arasında uzun bir çöl vardır. Adanmış topraklar ise Nil deltasıdır. Fakat Tevrat’ın da dediği gibi, insanlar söz dinlemez bir yapıda olduğu için, eski neslin Mısır’a gitmesi istenmemiştir. Yeni nesille Mısır’da yeni bir medeniyet oluşturulmuştur.  Ve bu göçü yaptıranlar Mısır tanrılarıdır ama Tevrat’ta birleştirilerek tek tanrıya indirgenmiştir. Ayrıca Tevrat’ın Tora bölümü İbrahim peygamberin eline verilerek Musevi macerası başlatılmıştır.

Seyfullah DEMİR

Please follow and like us: