Kuran’da bulunan çelişkiler konusunda, pek çok kişi, sürekli bir şeyler yazmaktadır. Ben, ‘Bilinmeyen Yönleriyle Kuran’ adlı eserinde, Arif Tekin’in yazdığı iki çelişkiyi almak istiyorum. Bunları almamın en büyük sebebi, Kuran’ın nasıl kalıplara sokulduğunu göstermesi içindir. Sonra da, İslam âlimleri durumu kurtarmak için, ayetleri eğip bükmek zorunda kalmıştır. Fakat asla şüphecileri ikna edememişlerdir. Arif Bey kitabında, hiçbir dindarın hoşlanmayacağı pek çok şeyden bahsetmektedir. Pek çoğunun doğru olduğunu düşünüyorum ama, bu durum “Kuran peygamberin kendi yazmasıdır” savını ispatladığını düşünmüyorum. Benim emin olduğum şey, “Kuran gibi bir eser, hiçbir dünya sakini tarafından yazılamaz” olduğudur. Fakat bize anlatıldığı gibi, ortalık asla günlük gülistanlık değildir. Pek çok olumsuzluk ve Peygamberin arzuları da Kuran’a girmiştir. Ben Kutsal mekânların amacına ulaşmak için, hiç düşünemeyeceğimiz yöntemler kullanacağını biliyorum. Günümüze baktığımda da başarılı olduklarını görmekteyim. Onun için, benim ilgilendiğim bölümler, gerçekten bize harika bilgiler veren bölümlerdir. Bu yazımda da başka hiçbir kaynakta olmayan o harika bilgileri paylaşacağım. Başkasının çelişki gördüğü şeyde, benim mucizeler gördüğümü okuyacaksınız.

Sekil-32

Şekil 1 Dünya zamanına göre, gök katlarındaki zaman

 

Secde 5 O, gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler, sonra da o işler, sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir.

Mearic 4 Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

Hac 47 Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden caymaz. Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.

Bu ayetlere, kitabında Arif Tekin’in itirazı şöyle:

 

“Secde suresi beş ve Mearic suresi dördüncü ayetler hem ilginç, hem de birbirlerine zıttır. Önce Türkçe anlamlarını verelim: “Gökten yere kadar bütün işleri o düzenleyip yönelir, sonra da sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde ona yükselir”; ikinci ayette ise, “Melekler ve Ruh, süresi elli bin yıl tutan bir günde ona yükselip çıkarlar”‘deniliyor. Bir kere ilk ayette geçen, ‘ona yükselir’ cümlesindeki özne belirsizdir: Ona yükselen ne? Ayette bunu kanıtlayacak bir durum söz konusu değil ve zaten çok anlamsız bir ayet. Ama genelde Kur’an yorumcuları, bundan kastedilen, insanın yaptığı işler/ onun amelleridir, demişler. Tabi ki tahmini bir yorumdur. İyi de; ortada farklı bir durum söz konusu. Neden bir ayette bir günlük olan yolculuk bizim saydığımız yıllara göre bin yıldır da, diğer ayetle bu rakam elli kat fazlası oluyor?

Bu iki ayet hakkında tefsirlerde öyle garip yorumlar yapılmış ki, adeta bir tiyatroyu aratır şekilde. Ben onları buraya almıyorum. Çünkü gülünç şeylerdir. Merak edenler, Şevkani ve Şüyuti’nin tefsirlerinde bunları görebilirler.

Bu iki zıt ayetten ciddi bir sorun daha ortaya çıkıyor. O da, Cebrail ve meleklerin ancak bir günde yukarıya Allah’ın huzuruna çıkabilmeleri olayı. O bir gün de bizim hesabımıza göre ya bin yıldır, ya da elli bin yıldır. Bundan şu ortaya çıkıyor, demek ki Cebrail tek bir sefer bile Hazreti Muhammed’e uğramamıştır. Çünkü Cebrail’in yalnız yukarıya çıkması için (sadece gidişi için) bizim bin sene veya elli bin sene yaşamamız lazım. Hazreti Muhammed ise 63 sene yaşamış ki, ayete göre Cebrail bu kısa dönemde tek bir sefer bile ona gelememiştir. Hesap ortada. Ama hadisler bu ayetleri yalanlıyor…“ (Sayfa 85)

Bu durumu; sadece Arif Bey değil, hemen bütün tefsirciler sorunlu görmüş ve anlayamamıştır. Olmadık anlamlar yüklemişlerdir. Arif Bey “‘ona yükselir‘ “cümlesinde yükselenin ne olduğu belirsizdir” diyor. Eğer Kuran’da tekâmülün varlığını yok sayarsanız, bu ayetler saçma sapan ayetler olurlar. Oysa her iki ayette çok ilginç bilgiler içermektedir. Üstelik bu bilgilere, başka hiçbir kaynakta rastlamadım.

Önce “gökten yere, (yukarıdan aşağıya) işleri düzenler” cümlesindeki “gök”ün neresi olduğunu anlamamız gerekir. Kuran, ‘gök’ kelimesini iki ayrı anlamda kullanmaktadır. Biri uzay, diğeri ise yedi gök katı dediği yerdir. Yani; Şekil 1’deki astral düzey ve onun üstünü ‘gök’ olarak alır. Bilimsel karşılığı ise ‘kuantum dünyaları’dır. Bu ayrımı yapabilmek için ayet; yağmur veya taş yağması ya da yıldız gibi fiziksel bir olaydan bahsetmiyorsa o tanımı öte dünya olarak almak gerek. Ayrıca ahret, cehennem kelimeleri de öte dünyayı kasteder.  Karıştırılmaması gereken şey ‘cennet’ öte dünyayı değil, altınçağı tanımlar.

Öncelikle evrenin Sicim teorilerinde bahsettiği 11 boyutlu bir yer içinde 10 boyutlu bir kabarcık olduğunu anlamak gerekir. Bu konu epey fizik bilgisi gerektirdiği için çoğu kişinin anlayamayacağı seviyededir. Meraklısı “Evren hakkında her şey” adlı makaleden evrenin yapısını detaylarıyla okuyabilir. Fakat çok kısa olarak burada da değinmeye çalışayım. Evren, Astral düzeyden başlayan 7 katlı bir yapı içerir. Astral düzey 3 mekân 1 zaman boyutludur ve oranın yansıması, içinde yaşadığımız evreni oluşturur. Astral düzeyden yukarısı ise gittikçe artan bir boyut yapısına sahiptir. Kuranın 7 gök katı dediği bu katlardır. Bu katlar ârş dediği 11 boyutlu bir yerin içinde, bir kabarcık şeklinde dürülmüş vaziyettedir. Dürülme kelimesi Kuran’ın da kullandığı bir deyimdir ve evrenin sonsuz, kapalı ve sınırlı bir hacme sahip olduğunu vurgulamak için seçilmiştir. Durumu şekil 1’den anlamaya çalışabilirsiniz. İşte o şekilde zaman geçmesi de boyutlarla değişime uğramaktadır. En altta bir gün dünya zamanıyla bin yıla tekabül eder. Bunu şöyle anlamalıyız. Dünyada geçen 24 saatlik bir zaman, astral düzeyde geçtiğinde, dünyada bin yıl geçmiş olur. Oradan biri, bizi seyrederse çok hızlanmış olarak görecektir. Onun bir gününde dünyada birçok nesil doğup ölmüş olacaktır. Bu rakam Hac 47 ayetindeki anlatımın karşılığıdır.

Gök katlarında zaman farklı aktığı için, daha doğrusu Planck zamanı gittikçe küçüldüğü için, her katta zaman farklı geçecektir. Elbette Kuran’dan beklentim bu zamanların en altıyla en üstünü vermesi olacaktır. En altını bulduk, en üstünü de Mearic 4 ayeti verir. Genelde bu ayeti bir yolculuk olarak alırlar. Oysa burada tekâmül sisteminin sonuna vurgu vardır. Kuran, her fırsatta, “O’ndan geldiniz, O’na döneceksiniz” uyarısını yapar. İşte buradaki 50 bin yıl tanımı, bu zamanı söyler. Yani ayet, dünya zamanıyla, 50 bin yıl süren bir günün varlığından bahsediyor. Öyle bir gün geldiği zaman, Melekler ve ruh O’na yükselir. Bu gün ise, öte dünyanın en son noktasını temsil eder. Tüm varlıklar, evrende, paralel evrenlerde, öte dünyada ya da bilmediğimiz her ne varsa hepsi ve her şey tekâmül eder. Tekamülün bilinçlenmek olduğunu söyleyip duruyorum. Yani hem IQ hem de EQ yönüyle zekâ geliştirmek, tekâmül etmektir. Bu da bizim sürekli gelişmemizi sağlar. Tekâmül ederek O’na yani, Kaynağa doğru yükseliriz. İşte 50 bin yıl süren o güne gelen her varlık tekamül sürecinin de sonuna gelmiş olur. İkiz ruhuyla birleşerek evrenden çıkıp, Kaynakla bir olur.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı TEKAMUL-SURESI-1.jpg

Şekil 2 Öte dünya ile görünen evren arasındaki zaman ilişkisi

Secde 5 ayeti işlerin yani oluşumun yukardan aşağıya doğru düzenlendiğini anlatır. Bu oluşum yönü doğal süreçtir. Bu süreç Büyük Patlamadan günümüze doğru olan süreci anlatır. Büyük patlama; ârş dediğimiz 11 boyutlu uzayda olmuş ve sırasıyla (evren soğuyup genişledikçe) 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4 boyutlu gök katları oluşmuştur. İçinde bulunduğumuz görünen evren çok daha sonraları oluşturulmuştur. Şekil 1’de ok yönleri evrenin oluşum ve yok oluş yönleridir. Ayetlerde bahsedilen yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı işlerin gösterimidir.

İşte yukardan aşağıya oluşan sistemin, birde aşağıdan yukarıya dönüşü vardır. Yukardan aşağıya olan kısmı “O’ndan geldik” sürecidir ki! Bu süreç doğal süreçtir ve tamamlanmıştır. Şimdi ise “O’na dönme” sürecini yaşamaktayız ki! bu dönme süreci, doğal değil ve hâlâ daha devam etmektedir. Doğal değil çünkü, doğada her iki yöne doğru doğal akım olmaz. Dere aşağı akar ama yukarı akabilmesi için enerji ve iş gerekir. İşte, sürecin tersine akabilmesi için, enerji ve iş gerekir. Bu işin adına tekâmül diyoruz ve her şey bu tersine akışın gerçekleşebilmesi için, organize edilmiştir.

O’na dönüş süreci “sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar olan bir günde O’na yükselir” diyerek bu sürecin zamanını vermektedir. Bu süreç şekil 2’de E sütununda gösterilmiştir. Orada her kuantum katında yada Kuran’i deyimle gök katında geçen zaman gözükmektedir. Bu zamanların toplamı 1000 yıldır. fakat bu bin yıl öte dünya zamanıyladır. Görünen evrenin zamanıyla bu süre 63.997 yıldır. Bu sürenin 60 bin yılını bitirdik. Önümüzde 3997 yıl kaldı. Onun da 3000 yılını Süper insan bedenlerinde, gerisini bedensiz olarak tekâmül ederek tamamlayacağız. 

Aslında öte dünyanın zaman olarak normal bir akışı var ama isteyen ruh, bir zaman halkasına geçerek kendisi için zamanı durdurabilir. Ayrıca orada gezegen olmadığı için gün veya yıl için bir referans noktası yoktur. Onun için bir gün denilebilecek bir zaman yoktur. Kuran bu konuda bir kabul yapmaktadır. Şekil 1’de Kuran’ın verdiği bilgilere göre oluşturduğum zaman farkları gözükmektedir. Her level’da 1 güne karşılık gelen dünya zamanı, durumu özetlemektedir. Bu tabloya göre ikinci Gök katı sonuna yaklaşmış olan bizler, 80 yıl yaşayıp öldüğümüzde öte dünyada yaklaşık 8 dakika geçmiş demektir. Bu durum şekil 2’de C sütununda gösterilmektedir.

————————————————————-

 

Kaf 38 Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık, Bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı.

Fussilet 9. De ki: “Siz yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de O’na eşler koşuyorsunuz ha? O bütün âlemlerin Rabbidir.”

Fussilet 12. Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.

Bu ayetlere, kitabında Arif Tekin’in itirazı şöyle: 

  1. a) Fussilet suresi dokuzuncu ayet: “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip ona ortaklar mı koşuyorsunuz?” Burada o altı günden iki günü yere ayırdığı belirtiliyor ve devam ediliyor.
  2. b) Fussilet onuncu ayet: “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” Dikkat edilirse daha önce verilen altı gün burada bitti; yalnız daha göklere sıra gelmedi. Devam ediliyor.
  3. c) Fussilet on ikinci ayet: “Böylece onları (gökleri), iki günde yedi gök olarak yarattı.” İşle burada hesap yanlış! Ayetlerde harcanan zaman toplu halde belirtilirken altı gün deniliyordu; görüldüğü gibi detay kısmında sekiz gün geçiyor. Peki, neden böyle ve nasıl bir çözüm bulunmuş? Bunu da hemen belirtelim. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirmek, bereketler, gıdalar yaratmak için dört gün derken, daha önce dünyaya verilen iki gün de bu dört güne dâhilmiş. Durum bu olunca tabi ki çelişki ortadan kalkıyor gibi bir kurtarma. Nesefı bu ayetle ilgili, yorum yapmazsak sekiz gün olur ki, bu da önceki ayetlerle çelişir diyor. Görüldüğü gibi ortada çok basit bir hesap yanlışı var. Bunun da nedeni, ayetlerin farklı zamanlarda oluşturulması ve konuya ilişkin daha önce söylenen ayetlerin farkına varılmamış olması.

Göklerle yer hakkındaki ayetler ve diğer bazı konularda bir sahâbinin çıkışı var; hemen onu buraya alalım. Hadis Buhari’de geçiyor. Adam İbn-i Abbas’a, “Ben Kur’an’da birbirleriyle çelişik ayetler görüyorum” diyor ve örneklerini sıralıyor. Hadiste birçok örnek ayet var; ancak konumuz olan yerle gökler hakkındaki sorusunu buraya alıyorum. Şunu soruyor: Ben göklerle yer hakkındaki ayetlerden anlamadım. Bir yerde diyor altı günde yarattım, bir başka yerde sekiz gün diyor. Bazı ayetlerde önce göğü, sonra yeri yarattım diyor; ama tam tersine önce yeri sonra da göğü yarattığını ifade eden ayetler de var. Mesela Fussilet suresinde ilkin yerden başladığını, içindeki dağ, nebatat her ne ise var ettiğini, daha sonra göklere yönelip onları iki günde yarattığını söylüyor. Ama Nazirat suresinde tam tersi söz konusudur: Burada, ilkin gökleri ve gece ile gündüzü yarattığı, ondan sonra da yerküreyi döşediği söz konusudur, diyor. Adam haklı, gerçekten böyledir.

İşte burada iş kurtarma yorumlarına kalıyor. O da şöyle: Allah ilkin hammadde olarak dünyayı yaratmış ve düzenleme yapmadan böylece bırakmış. Ondan sonra gökleri yaratmış ve onları (dünya gibi) ara vermeden hemen düzene koymuş. Yani onlar için yaradılışla tekâmül aynı anda olmuş. Onları bitirince bu sefer daha önce yaratıp da hammadde olarak bıraktığı dünyaya son şeklini vermeye yönelmiş gibi bir savunma. Bu varsayıma göre tanrı dört gününü dünyaya, kalan iki gününü de ilim evrene harcamış oluyor. Yorumcular burada kaş yapayım derken göz çıkarmış oluyorlar. Çünkü bilim, dünyanın çok sonraları güneşten (dolayısıyla göklerden/uzaydan) kopup oluştuğunu ispatlamıştır. Hele sorulara muhatap olan sahabi İbn-i Abbas da, Hazreti Muhammed vefat ettiğinde ben daha yeni sünnet olmuştum, kimi rivayetlere göre de, 15 yaşındaydım, diyor. Bu durumda Hazreti Muhammed’den ne almış olabilir ki, kalkıp milletin sorularına yanıt vermiş olsun? (Sayfa 86)

Ben Fusilet 10 ayetini bu üç ayetten ayırıyorum. Çünkü o ayet, farklı bir şeyden bahsediyor.

Öncelikle Kuran, Kaf 38 ayeti gibi birçok ayette “biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık” diyor. Fussilet 9 ayetindeyse sadece ‘yer’i iki günde ve Fussilet 12’de, sadece ‘göğ’ü iki günde yarattığını söylüyor. Kaf 38 ayetinde bunlara ek olarak birde, “ikisi arasındakileri” zikrediyor. Buradan benim anladığım şey, yedi gök katının iki günde, görünen evrenin iki günde ve aralarındakilerin de iki günde yaratıldığıdır. ‘Aralarındakiler’ ile kastettiği şey, ‘ruh’ların tekâmül sürecidir.

Daha anlaşılır söylemek gerekirse:

Gökler=O’ndan gelme süreci. (7 gök katının oluşumu).

Yer=Görünen evrenin oluşumu.

Arasındakiler=O’na dönme süreci. (Ruhların tekâmül süreci) Bu süreçte evren sona erecektir. Yani oluşum sürecinin tersi olacaktır.

Gelelim Fussilet 10 ayetine. Orada bahsettiği şey ise, görünen evrenin başlangıcından hayatın başlaması ve insan oluşumunu da kapsayan süreçtir. Fussilet 10

 

Fussilet 10. O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene koydu.

İnsan 1 Gerçekten insan üzerine dehirden (zamandan) öyle bir müddet geldi ki o zaman o, anılmaya değer bir şey değildi.

Fussilet 10 ayetindeki süre ile kastedilen şey, İnsan 1 ayetinde, insan oluşumuna kadar geçen süreyi de kapsayan süredir. Yani görünen evrende yıldızlardan başlayan sürecin, mikroorganizmadan devam ederek, insana gelene kadar geçen süredir. Görünen evrende insanın oluşumuna kadar geçen süredir ki! bu sürenin altı günlük zamanla ilişkisi yoktur. Bu zaman kendi başına değerlendirilmelidir. Yani yer, iki günde yaratılmış ama, bu dört gün o zamanın içindeki bir zaman dilimidir. Bu dönemin dört gün olması zaman genişlemesi dolayısıyla daha uzun olmasına rağmen, iki günde yerin yaratılmasının içindeki bir zaman dilimidir.  Fakat bu rakamlar tamamen bir fikir vermek içindir. Yoksa altı günde evren yaratılması diye bir şey yoktur. Çünkü bu süreçlerin plânlandığı yerde zaman geçmesi diye bir kavram yoktur. Yukarıda öte dünya zamanıyla bir kıyas yapmıştık ama durum karıştırılmasın. Plânların yapıldığı yer Ârş’tır. Orada zaman geçmesi diye bir durum yoktur. Onun içinde ne zaman geçmesi, nede süre vardır. Fakat yanlış anlaşılmasın zaman vardır ama, bir olayın gerçekleşmesi için zamanın geçmesi yoktur. Her şey anında olur. İşte “O, ol deyince olur” bu durumun tezahürüdür. Fussilet 10’da ki dört günlük zaman: görünen evrenin bu güne kadarki yaşıdır. Bildiğiniz gibi bu zaman 13,6 milyar yıldır. Zamanın görünen evrende farklı, öte dünyada farklı ve Ârş’ta farklı bir yapısı vardır. O konuyu daha detaylı olarak “Zamanın Yapısı” adlı makaleden okumanızı öneririm.

Eğer özetlemek gerekirse; öte dünyanın oluşumu iki gün, görünen evrenin oluşumu iki gün ve ruhların oluşumu iki gün olunca toplam altı günde işler tamam olmuş oldu. Fakat bunlardan ruhların oluşumu henüz tamamlanmadı. Süreç devam ediyor. Ruhlar her ne kadar görünen evrene enkarne olsalar da asıl mekânları öte dünya olduğu için Fussilet 10 ile ilişkileri yoktur. Onlar kendi süreçlerini öte dünyada yaşayarak tekâmül ederler ve o tekâmül süresine de iki gün verilmiş. 

 

Fussilet 10 O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene koydu

Fussilet 11 Sonra dumansız ateş halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.

İki ayeti birlikte değerlendirdiğimiz zaman, bu ayetlerde evrenin oluşum ve gelişim sürecini görmekteyiz. Fussilet 10 ayeti görünen evrenin oluşum sürecini, Fussilet 11 ayetinde ise, oluşan şeyin kaynağa dönüşünü görmekteyiz. Yani bu süreç evrenin yaratılma süreci içinde, farklı bir kategoridir. Burada isteyerek ya da istemeyerek geriye dönüşün sebebi Fusilet 10’daki dağlar ve rızıklar olduğunu görmekteyiz. Bu da benim anlatmaya çalıştığım maddenin tekâmül ederek O’na dönmesi sürecini anlatmaktadır. Yani ruhlar önceleri istemeyerek, sonralarıysa isteyerek tekâmül ederek O’na dönerler. Daha açık bir ifadeyle ruhlar, kıyamete kadar geçen süreçte istemeyerek, kıyametten sonraysa isteyerek tekâmül ederler. Dünyaya enkarne olmalarına rağmen dediğim gibi, onlar tüm süreci öte dünyada yaşarlar.

Makalelerimde tekâmül eden ruhun, evrenden tanıdığımız atomun ‘dumansız ateş’ hali (ya da bilimsel karşılık olarak olasılık dalgası) olduğunu anlatmaya çalıştım. Yani evrende bulunan her atom, tekâmül ederek kaynağa geri dönecektir. Süreç Atomdan başlayarak sicime kadar sürecek ve sonunda her şey O’na dönecektir. Her tekâmül edip kaynağa dönen atom, evrenden bir atom eksiltir. Böylece evren sürekli kütle kaybetmektedir. Fakat sistemde o kadar çok tekâmül edilebilecek mekanizma var ki! tekâmül işi çok çok hızlı devam etmektedir. Sanırım görünen evren gibi, sayısız evrende, tekâmül işlemi devam ediyor. Onun için, evrenin kaçış hızı madde eksilmeye devam ettiğinden, gittikçe artmaktadır. Karanlık maddenin de, görünen maddeden beş kat fazla olması, tekâmül sürecindeki ruhların görünen maddeden çok daha fazla olduğunu gösterir. Çünkü karanlık madde, şu anda tekâmüle sokulmuş ruhlardan oluşmaktadır.

Kuran bir kalıp düşünceye uymaya zorlandığı için pek çok ayet, o düşünceye uymadığından tevil edilmektedir. Eğer sistemi anlarsanız, her şey çok başka anlam kazanmaktadır. Mantıksızlıklar mantığa dönüşmektedir. Tıpkı, tekâmül olgusunu Kuran’dan atarsanız, buradaki ayetleri anlayamayacağınız gibi…

Buna güzel bir örnek: Fussilet 12.ayetindeki “Her göğe kendi işini bildirdi” veya “Biz en yakın göğü kandillerle süsledik” ayetidir. Ana mantığı anladığımız için ‘Her gök’ ile kastedilenin şekildeki 1’den 7’ye kadar gök katları olduğunu anlıyoruz. Hepsinin vazifeleri vardır. Yani hepsi bir level’dır ve sıra ile geçilmeleri gerekir. Peki, bu level’ları geçmesi gereken nedir? İşte onun da ‘en yakın gökteki kandiller’ olduğunu anlıyoruz. ‘En yakın gök’ ile kastedilen “astral düzeydir” ve tekâmül etmemiş maddenin tümü oradadır. Kısacası astraldaki kandiller kısım kısım tekâmüle sokulup gök level’larında yükselerek O’na varırlar. Arif Beyin de merak ettiği yükselen şey, o kandillerdir. Kandillerin bilimsel karşılığı: atom ya da madde, dinsel karşılığı ise ruhtur. Fakat bir maddenin ya da atomun ruh olarak anılabilmesi için, tekâmül sürecine sokulmuş olması gerekir. Tekamül sürecine sokulmuş maddenin bilimsel karşılığı süpersimetrik parçacıklardır.

Ayetlerde geçen koruma işlemi ise, enerji düzeyinde olmaktadır. Astral düzey ve üzerindekiler çok yüksek enerji seviyelerine sahiptir. Ayrıca ışık hızı koruması da vardır. Aslında bu konu Kuran’da iki yerde daha anlatılmaktadır. Tefsircilerin başına ağrıtan ayetleri de inceleyelim.

 

 

Saffat 6. Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık. 

Saffat 7. Ve her türlü inatçı-âsi şeytandan koruduk.

Saffat 8. Onlar ne kadar çırpınsalar da o yüce konseyi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar;

Saffat 9. Kovulurlar. Ve onlar için, yakalarını bırakmayan bir azap vardır.

Saffat 10. Yüce konseyden bir söz çalıp çarpan olabilirse de onun peşine hemen delici, alevli bir yıldız takılır. (Yaşar Nuri Öztürk meali)

 

Hicr 16. Yemin olsun, biz gökte burçlar oluşturduk ve onu/onları, seyredenler için süsledik. 

Hicr 17. Ve onu/onları, her kovulup taşlanmış şeytandan koruduk.

Hicr 18. Ancak kulak hırsızlığı eden olur; onun peşine de parlak bir ateş alevi düşer. (Yaşar Nuri Öztürk meali)

Fusilet 12’deki en yakın göğün kandillerle süslenmesi, Saffat 6 ayetinde de, Hicır 16’da da görülmektedir. Birinde yıldız, diğerinde burçlar olarak çevrilmiş. Her üç anlamda, aynı şeyi anlatır. Bu anlatım öte dünyanın en altında olan maddenin bize yansımasıdır. Biz onları yıldız ya da gezegen olarak görmekteyiz. Yani oradaki madde dediğimiz enerjinin hologram görüntüsü, görünen evrendir.

Fusilet 12’deki koruma işlemi Saffat 7 ve Hicır 17’de de görülmektedir. Korunan şeyler aslında yıldızlar değildir. Yıldızlar; astraldeki maddenin görünen evrene yansımasıdır. Onun için yıldız olarak korunmaları söz konusu değildir. Onların ancak öteki dünyadaki yapılarına ulaşmamız engellenmektedir. Aslında engelleme diye bir şey yoktur. Sadece çok büyük enerji farkı yüzünden onlara ulaşamayız. Saffat 7 ve Hicır 17’de ki engel odur. Ayrıca sadece enerji farkı engel değildir. Bizim hologram yapımız gereği ışık hızı engeli de vardır.

Fakat Saffat 8‘de çok önemli başka bir detay daha vardır. Bu işlerin Yüksek konsey ile bir ilişkisinin olduğunu görmekteyiz. Sistemin yapısını anlayan kişinin bu işlerle, Yüksek konseyin ilişkisini anlaması kolaydır. Çünkü, bahsedilen yapı, yüksek konseyinde bulunduğu, öte dünyadır. Her ne kadar Yüksek Konsey bu sürecin daha üstündeyse de, onun hakkında bilgi almaya yönelik, ayette denilen, kulak hırsızlığı gibi, bir işlem olduğu anlaşılmaktadır. Zaten ayette, Yüksek Konsey hakkında bilgi edinemeyeceklerini söyler. Çünkü enerji seviyesi olarak onun düzeyine çıkamazlar. “Yakalarını bırakmayan azap” ya da “parlak bir alev” işte bu yüksek düzeydeki enerjidir.

Anladığım şey birileri tarafından öte dünya hakkında ciddi girişimlerde bulunulmuş. Hatta bir miktar başarılı da olunmuş ama, asıl yüksek seviyelere ulaşılamamış. Bu durum bana parçacık hızlandırıcıları anımsattı. Oralarda 1.gök katında proton, nötron, elektron ve 2.gök katında kuark parçacıklarını elde edebildik. Fakat daha yüksek enerji seviyesine, henüz ulaşamadık. İşte yüksek konsey 5, 6, 7.gök katlarında olduğu için, onlar hakkında bir veriye ulaşamadık. Yani bilim, parçacık hızlandırıcılarla öte dünya hakkında bilgi elde edebilmektedir.

Konu çözülemeyen çelişkiler olunca yaratıcının ol deyince olması durumuna da değinmem gerek. Bakara 117

 

Bakara 117 O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca “ol!” der, o da hemen oluverir.

Ayetiyle, Allah’ın evreni altı günde yaratması arasında çelişki gözükmektedir. Onun için bu günleri, zaman değil, evre/ aşama olarak çevirenler de vardır. Ben de bu günlerin zaman olarak alınması taraftarı değilim. Bu tanımlar olayın anlatılması için seçilen yoldur. Fakat yine de, ol deyince olma durumunun açıklığa kavuşturulması gerekir.

Sekil-32-2

Şekil 3 Zaman genişleme çizelgesi (zamanlar gök katları sınırlarındaki değerlerdir)

Durumu anlayabilmek için, şekil 3’ü inceleyelim. Dünyada 50 bin yıl geçtiğinde Astral düzeyde 50 gün, 7.Gök katı sonunda 1 gün geçer. Eğer dünyada 1 milyon yıl geçerse astral düzeyde 1000 gün, 7.gök katı sonunda 20 gün geçmiş olur. Fakat her iki durumda da Ârş’ta hiç süre geçmez. Bu durum orada zamanın olmadığını göstermez. Ârşta olmayan şey zaman genişlemesidir. Eğer zaman olmasaydı eylemde olamazdı. Oysa orada eylem oluşur ama bu eylemin oluşması için süre geçmez. Her şey, anında olur. Elbette orada olan eylemler bizim dünyasal işlerle paralel değildir. Bu durum yukarda linkini verdiğim zamanın yapısını anlatan makaleden daha detaylı okunabilir. Hatta bu yapı evrenin blok evren olmasını da gösterdiğini orada görebilirsiniz.

İşte ayette bahsedilen olay bu durumu anlatıyor. Kaynak, bir program yaptığında, sonucunu anında alır. Fakat yaptığı programın içinde, zaman genişlemesi durumu vardır. Bu durum, İnsepcion filmindeki rüya içinde rüya, görmek gibi düşünülmelidir. Çünkü tekâmül denilen sürecin yaşanması durumu söz konusudur. Bilinç ne kadar azsa tekâmül için o kadar uzun süre gerekmektedir. İnsan olarak en alt düzeyde olduğumuz için en uzun süreci biz yaşarız. Tekâmül edip gök katlarında ilerledikçe tekâmül için geçen süre azalacaktır. Kuran, insanı Tin 2 ayetinde “Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık” demektedir. İnsan aşağıların aşağısından başlayarak tekâmül edecek ve O’na varacaktır.

Şekil 3’de görüldüğü gibi ‘gün’ diyebileceğimiz tek bir süre yok. İşte evrenin yaratılmasındaki altı gün sadece bilgi verilmesi amaçlıdır. Yoksa gün geçmesi gibi bir durum yoktur. Ayrıca Secde 5 ve Mearic 4 ayetlerinin ne harika bilgilerle dolu olduğunu görebiliyoruz. Bu bilgilere başka hiçbir kaynakta rastlamadım ve sanırım bilim bu bilgilere, yüz sene daha ulaşamaz. Ve tüm sistemin asıl amacının tekâmül olduğu, her bilgiden fışkırıp durmaktadır.

Seyfullah DEMİR

Please follow and like us: