Makaleyi buradan dinleyebilirsiniz…


Öncelikle videodan Prof. Dr. Zeki Bayraktar’ın açıklamalarını dinlemenizi öneririm. Çünkü bu yazı onun açıkladığı konu üzerine inşa edilmiştir.

Sayın zeki bayraktarın söylediği gibi, “Kalû Belâ” diye bildiğimiz ve geleneksel İslam’ın “zaman” olarak aldığı bir tanım var. Çocukluğumuzda “ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna verilecek cevap olarak bize, “Kalû Belâ’dan beri” diye cevap vermemizi öğretmişlerdi. Genel inanış olarak, bu zamanın “geçmişte bir zaman diliminde, tüm ruhların toplandığı ve onlarla görüşüldüğü” zaman diye kabul edilmiştir. Oysa bu zamanın, öyle geçmişte bir zamanı değil de, her insanın kendi doğumuyla ilgili bir durum olduğunu anlıyoruz.

Araf 172 ayetinde Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir.

demektedir. Ayette, insanların sırtlarından zürriyetlerinin alındığı vakit, Allah’ın varlığına şahit tutulduğu anlaşılmaktadır. Bende tıpkı Sayın Zeki Bayraktar gibi zürriyet kelimesinin “cinsel organları” kastettiğini düşünüyorum. Yani ayet, ceninde cinsel organların oluşumunu kastettiği çok belli. Çünkü tıp, cinsel organların ceninin sırtında oluştuğunu bilmektedir. Cinsel organlar 5. haftadan itibaren sırtta oluşur ve 8. haftadan itibaren yavaş yavaş bilinen yerlerine doğru yönelirler. Bu süreç 7. aya kadar sürer. Yani ayet, organların sırtlarından yerlerine doğru hareket ettiği zamanda, şahitlik yapıldığını söylemektedir.
Anlayacağınız gibi, her kişinin Kalû Belâ zamanı anne karnında başlar. Yani geçmiş bir zamanda, ruhların toplanıp konuşulduğu bir durum yok. Elbette buradaki durum da semboldür. Ruhların bedene bağlanma durumunu sembolize eder. Bedene bağlanma sürecinin de kıyamete kadar olacağı anlaşılmaktadır. Onun için, kıyamet şahitliğine ihtiyaç var. Buradaki insanın muhatabı Allah değil, Rab’dır. Kuran’a göre tanrı tek değil adlı makalede “Rab” kelimesinin karşılığını okumanızı öneririm. Rab bizzat insanla muhatap olup, onun yaşayacağı hayat hakkında bilgiler verir ve yüklemeler yapar.
Yüklemeleri şöyle anlatmaya çalışayım. Diyelim ki kişi yaşayacağı hayatı Hristiyan olarak yaşayacaktır. O zaman doğmadan önce, ruhu Hristiyanlığa kilitlenir. Böylece doğduğunda o inanca sahip olur. Onun için Kuran insanların kalplerinin mühürlü olduğunu söyler. Çünkü kişinin, hangi yönüyle ne kadar tekâmül edeceği bu inanca bağlı olacaktır. Tekamülün, EQ ve  IQ zekâ gelişimlerinin toplamı olduğunu başka makalelerimde yazmıştım. Daha detaylı bilgi için  Neden bir dine inanırız ve Dünyada dinlerin var olma sebebi adlı makaleleri okumanızı öneririm.
Her kişinin tekamülde eksik olan EQ veya IQ zekâ yönü yükseltilmeye çalışılır. Fakat bu süreç çok yavaş işleyen bir süreçtir. Bu durumun IQ yönüyle araştırmasını yapan James Robert Flinn her 10 yılda insanlığın 3 puan zekâ artışına uğradığını göstermiştir. EQ zekâ artışı için bir araştırmaya rastlamadım. Varsa bile, benim haberim yok. Fakat insanların hayvanlara karşı ve genelde tüm dünyaya karşı daha hoşgörülü olması, buna delil olarak kabul edilebilir. Tekâmül sonsuz bir süreç olduğu için, sonu yoktur. İnsan bedeninde tekâmülün süresi, kıyamete kadardır. Bize yardım eden iblis elbisesini kıyamete kadar, onun için giyeriz. İblis elbisesi olmadan dünyada tekâmül edemeyiz ama, aynı zamanda bizi zalim ve kan dökücü yapan şey de, bu iblis elbisesidir. Ne yazık ki melek olmanın yolu, şeytan olmaktan geçiyor.
Kişinin, ölümüyle doğumu arasında berzah hayatı vardır. Bu hayata bazıları, kabir hayatı der. Fakat kabirlerde geçmez. Öte dünyada geçirilir ve rehber ruhlar sayesinde, orada da eğitime devam edilir. Zamanı geldiğinde, yeni bir bedenle, tekrar dünyaya gelinir. Bu tekrar geliş öncesi, ruha birkaç hayat alternatifi sunulur. Ruh bunlardan birini seçer. Sunulan hayatların hepsi farklı ortamlarda veya çağlarda olabilir. Fakat hepsi kişiye aynı oranda tekâmül sağlar. Bu durumu anlamak için bir örnekleme yapmak istiyorum. Diyelim ki Musevi ya da Ateist inançta biri yaşayıp öldü. Bu kişinin ağırlıklı olarak IQ yönüyle zekâ geliştirdiğini biliyoruz. Buna karşılık çok az EQ zekâ geliştirmiştir. Kişinin EQ zekâsı IQ zekasından az olabilir. (Durumu belirleyen şey tüm geçmiş hayatları olduğu için bu durumu bilemeyiz ama öyle olduğunu düşünelim). Böyle bir kişi çevresinde çok zeki ama zalim biri olarak bilinir. Hırsızların, üçkâğıtçıların, zalimlerin vb çoğunluğu böyledir. Onlar başkalarının hakkını yemekte beis görmezler. Böyle bir kişi yeniden doğarken, daha çok EQ zekâ geliştirebileceği bir yaşamda bedenlendirilir. Elbette pek çok alternatif ortam vardır. Buna en uygun iki ortamdan bahsedeceğim. Kişi, Budist inanca sahip bir yerde bedenlendirilir. Böylece sadece EQ geliştirir. Fakat şöyle bir durum da olabilir. Eğer önceki hayatında soyduğu insanlardan ötürü, vicdan azabı duyarsa ki! bazı ruhlar hassas olduğu için olabiliyor. Yoksa hemen hepsi, bu şartlar, tekamülün gereği olduğunu bilir. Ruh vicdan azabı çekerse, bu sefer, onun başkaları tarafından istismar edilen, bir Hindu ya da Müslüman ortamda da doğabilir. O hayatında birilerinin onu soyması, önceki hayatında başkalarını soymasının onda oluşturduğu ıstırabı dengeler. Bazıları karma diyecek ama bence ruhların bu tercihleri yüzünden karma diye bir kavram oluşturuldu. Yani karma zorunlu değildir. Benim anladığım, bu sistem hem ruhun vicdanen rahatlamasını hem de EQ olarak yeterli derecede tekâmül etmesini sağlar.
Bedenli yaşam, kötülüklerin deneyimlendiği dönem olduğu için insanlığın en zor dönemidir. Kuran’ın, Ahzap 72 ayetinde “Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.” diyerek insanın, çok zor ve önemli bir yük yüklendiğini, ayrıca, bu yükün Bakara 30 ayetinde dediği gibi, bozgunculuk ve vahşet içerdiğini anlayabiliyoruz. Bunun sebebi, bedenli yaşamın, tekâmül sürecinde kötülüğün deneyimlendiği bir dönem olması hasebiyledir. Onun için kötülüğün müsebbibi gösterilen şeytana, kıyamete kadar süre verilmiştir. Çünkü kıyamet kötülüğün son bulacağı ve bir üst boyuta geçiş zamanıdır. 
Cenine bağlanma durumunu, Michael Newton’un kitaplarında da görüyoruz. Ruhların Kaderi kitabındaki “vaka 36” biçilmiş kaftandır. Michael Newton doğum öncesine götürdüğü deneğine, sorular sorarak ondan bilgiler almaktadır. (sayfa 252)
– Vaka 36 – 

Dr. N: Çalışma grubunuzda olan önemli etkinliklerin hepsini zihninde canlandır ve lütfen bana önemli bir egzersiz seçip bu egzersizde ne yaptığınızı anlat.
D: (uzun bir duraklama) Oh… sen şeyi bilmek istiyorsun… peki, iki arkadaşımla birlikte bir bebeğin bedenine girdikten sonra Kliday’e pozitif enerjiyle yardım etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun işe yaramasını istiyoruz, çünkü çok geçmeden hepimiz onu izleyeceğiz.
Dr. N: Burada biraz yavaşlayalım. Şu anda üçünüzün yaptığı şey tam olarak ne?
D: (derin bir nefes alıyor) Birlikte daire şeklinde oturuyoruz… öğretmenimiz arkamızda duruyor ve işleri idare ediyor. Kliday’in çocuk zihnine birleşmiş bir enerji demeti gönderiyoruz. O buradan henüz ayrıldı ve… şey… güvenini kırmak istemem ama kolay bir zamanı olmayacak.
Dr. N: Anlıyorum. belki, işleri biraz aydınlatmak için bu konuda biraz konuşabiliriz. Yapmakta olduğunuz şeyleri biraz daha tartışmanın iyi olacağını düşünmüyor musun?
D: Sanırım… sanırım öyle… Zarar vermek istemiyorum…
Dr. N: (yumuşak bir ses tonuyla) Bana Kliday’in gebelikten ne kadar süre sonra bebeğe katıldığını söyler misin?
D: Dördüncü ayda. (duraklıyor, sonra da ekliyor) Fakat biz ona altıncı ayında yardım etmeye başladık. Dokuzuncu aya kadar sürdürmesi zor bir iş bu.
Dr. N: Anlayabildiğim kadarıyla gerekli olan konsantrasyon ve hepsi.  Kliday’in niçin üçünüzün yardımına ihtiyacı olduğunu söyler misin?
D: Ona, bu çocuğun tabiatına daha iyi uyum sağlaması için yardımcı olacak şekilde biçimlendirilmiş cesaret verici bir enerji göndermeye çalışıyoruz. Bir bebeğe katıldığınız zaman bu ellerinize hem kendiniz hem de çocuk için tam ölçüde olan bir eldiven geçirmeye benzemeli. Kliday’in eldiveni bu kez pek uymuyor.
Dr. N: Bu bilgi siz ve öğretmeniniz için bir sürpriz mi?
D: Hayır, aslında değil. Anlamalısın, Kliday sakin, huzurlu bir ruhtur, bu bebekse huzursuz, sinirli bir zihne sahip… kendisini neyin beklediğini bilmesine rağmen bu birleşme Kliday için zor.
Dr. N: Onun bu bebek seçilmeden önce belli bir tür mücadele istediğini mi söylüyorsun?
D: Evet, böyle bir bedenle başa çıkmayı öğrenmesi gerektiğini biliyordu, çünkü sinirlerini kontrol edemediği için daha önce sıkıntılar yaşamıştı.
Dr. N: Bu çocuk saldırgan bir kişi mi olacak? Belki de bazı çekingenlikleri… duygusal çatışmaları vb. olan biri?
D: (gülüyor) Bildin. İşte benim ağabeyim.
Dr. N: Şimdiki hayatında mı demek istiyorsun?
D: Evet.
Dr. N: Peki senin dışındaki diğer iki ruh Kliday’in hayatında hangi rolleri alacak?
D: Zinene onun karısı, Monts da en iyi arkadaşı.
Dr. N: İyi bir destek ekibi gibi görünüyor. Kliday’in niçin bir bedendeki böyle A tipi bir kişiliğe ihtiyaç duyduğunu biraz daha açıklayabilir misin?
D: Pekala, Kliday çok düşüncelidir. Her şeyi zihninde uzun uzun tartar ve farazidir. Olaylara atlamaz. Bu bedenin onun yeteneklerini artırabileceği, aynı zamanda bu çocuğa da yardımcı olabileceği düşünüldü.
Dr. N: Kliday’in son yaşamında bir sorun mu oldu?
D: (omuz silkerek) Sorunlar, sorunlar… aynı türde beden… obsesyonlara ve bağımlılıklara takılıp kaldı… çok az kontrol. Hem Zinene’e de zarar verdi.
Dr. N: Öyleyse niçin?
D: (araya giriyor) Biz gerçekten de bu son yaşamı iyi çalıştık… her şeyi defalarca gözden geçirdik… Kliday aynı tür bedende bir şans daha istedi. Zinene’e tekrar eşi olup olmayacağını sordu, o da kabul etti. (denek gülmeye başlıyor)
Dr. N: Seni güldüren ne?
D: Ama bu kez ben onun erkek kardeşi olarak gidiyorum; onu dengede tutmaya yardımcı olacak oldukça güçlü bir bedenim var.
Dr. N: İstersen bu konuyu enerji demeti egzersizinizle bitirelim. İki arkadaşınla birlikte Kliday’e yardım etme konusunda enerjinizi nasıl kullandığınızı anlatır mısın?
D: (uzun bir duraklama) Kliday’in enerjisiyle bebeğinki uyumlu değil.
Dr. N: Bebeğin duygusal enerjisi dağılmış, Kliday de bununla uyum sağlamakta zorluk yaşıyor gibi mi?
O: Evet.
Dr. N: Bu beyinden çıkan elektrik impulsları örüntüleriyle mi ilgili, yoksa başka bir şeyle mi?
D: (duraksama) Evet, sinir uçlarından gelen… düşünce süreçleri (duruyor, sonra da devam ediyor) Kliday’in bunu izlemesine yardım etmeye çalışıyoruz.
Dr. N: Bebek Kliday’e dışarıdan gelen biri olarak direnç gösteriyor mu?
D: Ah, hayır… Öyle olduğunu sanmam… (gülüyor) ama Kliday onun bazı açılardan ilkel bir beyne sahip olduğunu düşünüyor.
Dr. N: Birleşmiş enerji demetinizi bebeğin bedeninde nereye gönderiyorsunuz?
O: Ensesinden başlayarak kafatasından yukarı doğru çalışıyoruz.
Dr. N: (danışanı geçmiş zamana götürüyorum) Bu egzersizde başarılı oldunuz mu?
D: Sanırım Kliday’e yardımcı olabildik, özellikle de başlangıçta. (yine gülüyor) Ama ağabeyim bu yaşamda hâlâ bildiğini okuyan bir kişi.

Bu seansta bedene bağlanmayı dördüncü ay olarak söylemesine karşılık, başka bir ruh, sekizinci ayda bağlanmayı daha uygun bulduğunu söylemektedir. Yani standart bir zaman olmamasına rağmen, Araf 172 ayetindeki anlatımdan cinsel organların sırttan bel bölgesine hareket etmeye başlamasından sonra, bağlantı gerçekleşebilir diye anlıyorum. Ya da en azından o dönemde, cenine bir ruh atamasının yapıldığını anlayabiliriz. Ruh, kendi tercihine bağlı olarak istediği zamanı seçebilir. “Kalû Belâ” yani “şahit olma” bu süreçlerin bize anlatmak için sembolleştirilmiş halidir.
Seyfullah DEMİR

Please follow and like us: