Ertan Özyiğit’in hazırlayıp sunduğu Kayıt Dışı adlı programda, insanlığın dünyalı olamayacağını söylemişlerdi. Bu söylemi sadece onlar değil, pek çok kişi de gündem yapmaktadır. Örneğin; Humans are not from earth yani “İnsan Dünyalı Değil” adlı kitabın yazarı olan Amerikalı ekolojist Dr. Ellis Silver, kitabında şu gerekçeleri ileri sunmaktadır.

İnsanoğlunun pek çok hastalıkla boğuşması, bağışıklık sisteminin zayıf olması.

İnsan vücudunun daha düşük yerçekimi olan bir gezegene uygun olması sebebiyle görülen kronik sırt ağrıları.

İnsan derisinin güneşe daha uzak bir gezegene uygun olması sebebiyle ortaya çıkan güneş yanıkları.

Gezegendeki diğer türlerin aksine insan bebeğinin kafasının çok büyük olması ve doğum esnasında ölümlere yol açabilmesi.

Çoğu insanın zaman zaman hissettiği bu dünyaya ait olmama hissi, vb.

Başkaları ise çok daha başka argümanları ortaya sunmuşlar. Bu duruma bende bir iki argüman eklemek isterim.

‒ İnsanın bedensel evrimi dünya şartlarına göre ışık hızı denecek bir süratle olmuş. Bunu dünyalı başka hiçbir tür gerçekleştirememiş.

‒ İnsanın teknolojik devrimi de ışık hızı üstü bir süratle gerçekleşmiştir. Yine dünyalı hiçbir tür, bu başarının milyonda birine bile yaklaşamamıştır. Çarpıcı bir örnek vererek bu durumu anlatmak daha kolay olacaktır. Sümerler yazıyı MÖ 4000 yıllarında resim yazısı olarak icat ettiler ve yaklaşık bin yıl gibi bir zaman içinde çivi yazısına dönüştürdüler.[1] Bu süreçte matematiği de icat edip geliştirdiler. MÖ 1700’lerdeki tabletlerden trigonometri, kare köklü işlemler ve iki bilinmeyenli denklemleri çözdüklerini görebiliyoruz. Ki! bu işlemlerin bulunduğu tabletler kopyasının kopyası olduğu için, süreç çok daha erken oluşmuş olmalıdır. Elimizde olan ilk trigonometri hesabının yapıldığı Plimpton 322 tabletindeki bir değerin, kopyalayanı tarafından hatalı kopyalandığı bilinmektedir.[2] Bu demektir ki Sümerler bugün bile pek çok kişinin çözemediği problemleri çözebilmekteydi. Peki Sümerler milyonlarca yıl sürmesi gereken bu gelişmeyi bu kadar kısa sürede nasıl gerçekleştirdi.

Başka bir konu da, burası bizim evimiz ise, nasıl bu kadar hoyratça kullanabiliyoruz. Ne yazık ki torunlarımıza yaşanamayacak bir dünya bırakmak üzereyiz. Etkili ve yetkili yerlerde olan pek az insan, bu tehlikeyi önemsiyor. Kısa süreli çıkarlarımız yüzünden, dünyayı felakete sürüklemekten geri durmuyoruz.

Başkalarının evini talan eden veletler gibi değil miyiz? Dağdan geldik bağdakileri öldürüp yiyoruz; üzerlerinde hayvan deneyleri yapıyoruz; ağaçları kesiyor, suları, toprağı, havayı kirletiyoruz. Saldırganlık had safhada, birbirimizi de mahvediyoruz. Başkalarını asıp, kesiyoruz. Yalan dolan, riya ile geri kalmış olanları sömürüyor ve uyanmamaları için her türlü entrikayı çeviriyoruz ve bunu yaparken de, kendimizi en modern ve ileri kültür seviyesine sahip olarak kabul ediyoruz.

Dünya evrimsel olarak asla kendine veya sisteme bu kadar düşman bir canlıyı üretmemesi gerekirdi. Bu durum insana kadar olan gelişmelerde hiç görünmeyen bir durumdur. Onun için insan “dünyalı değil” denmektedir.

Benzer durum, Profesör Dr. Sinan Canan’ın İFA/Beden adlı kitabında da yer bulmuş. Onun kaleminden derlediklerim.

Bedenimiz, diğer tüm canlıların tersine, herhangi bir doğal ortamla uyumlu değildir. Böceklerden bitkilere, ineklerden kuşlara kadar tüm canlıları gözünüzün önünden geçiriniz lütfen. Bizim gibi sırf hayatta kalabilmek için ‘elbise giymek, teknoloji üretmek, çevresini bu denli değiştirmek zorunda olan başka canlı var mı?

İnsanın bu farklı durumu elbette ki kendine ve tabiata bakan herkesin aklını kurcalar. Bu dünyaya ait değil gibi gözüken, adeta bir uzay gemisinden kazara düşmüş bir yabancı yaratık gibi garip duran bu canlının durumu, izaha muhtaçtır. Bir yandan zayıf, yetersiz ve tabiata uyumsuz olup öbür yandan da bu kadar etkili, muktedir, zeki ve baskın bir canlı türü olmamız açık bir tezat gibidir.” [3]

Peki, insanın kökeni gerçekten dünya dışı mı, yoksa başka bir nedenle mi öyle gözükmektedir? Ben, doğru bakış açısına sahip olmamamız yüzünden böyle bir izlenime sahip olduğumuzu düşünüyorum. Bizler bu günkü reel duruma, yetersiz bir zekâyla bakışımızdan, ulaştığımız sonuç olarak görüyoruz. Oysa bu duruma bakarken baz almamız gereken şey, “tekâmül sistemidir”. Yani, tüm olayları değerlendirirken, bakmamız gereken yön, tekâmül açısından olmalıdır. O zaman tüm bu davranış ve olayların gerçek sebebi anlaşılır ve doğru sonuca ulaşmış oluruz.  Hatta dünyadaki her şey, örneğin; bilim, dinler gibi bilgiler yanında, yaşam ve ölüm gibi kavramların da anlamını kavrarız. Şimdi olaylara tekâmül penceresinden bakarak anlamaya çalışalım.

İlk olarak “İnsan neden vahşidir?” sorusunun cevabını arayalım.Bu kavramı biraz abartmakla beraber, kapsamını açıklamakta fayda var. Bu vahşi kelimesi; zevk için insan ya da hayvan öldürmeyi, hakkımız olmadığı halde; başkalarını çalmayı veya sömürmeyi kendimizde hak görmeyi kapsar. Sizler çok başka şeyleri de, bu vahşetin kapsamında düşünebilirsiniz. Ben fazla abartmayacağım.

İnsanın kendi çıkarı için yaptığı bu hareketlerin iki ana sebebi var. Birincisi zekâ olarak yetersiz seviyededir. İkincisi kendine hizmet ile tekâmül etmektedir. Kendine hizmet ile tekâmül sistemini biraz açmakta fayda var.

Tekamülü ben, IQ ve EQ zekâ seviyelerinin gelişimi olarak almaktayım. İkisini geliştirdiğimizde tekâmül etmiş oluruz. Bu zekaların toplamına bilinç demekteyim. Dinlerin bahsettiği ruh da, bu bilinç kelimesiyle kastedilen şeye söylendiğini düşünmekteyim. Yani bizler dünyaya, bu bilincin tekamülü için gelmekteyiz.

Tekamülün asıl olması gereken yolu, başkalarına hizmet ile olmalıdır. Fakat insanın bilinç seviyesi, tekâmülün değerini anlamadığı için, başkalarına hizmeti zül görür. Onun için kendine hizmet ile tekâmül sistemi devreye sokulmuştur. İnsana verilen duygular, hep bu sistemi çalıştırmak üzerine düşünülmüştür.  İçimizdeki duygular, yaşama şeklimiz bu sistemi destekler. Örneğin yaşamak için enerjiye ihtiyacımız vardır. O enerjiyi başka canlılardan elde edişimiz bu sebepledir. Bir aslanın, bir ceylanla beslenmesi tekâmül sistemi yüzündendir. Yoksa tepemizde güneş dururken, başka canlılardan enerji almak şizofrenik bir durum değil mi? Üstelik başka canlılardan enerji alabilmek için, çok karmaşık bir sistem oluşturmak gerekiyor. Oysa biz bile bu kadar gelişmemişliğimize rağmen, Güneş pilleriyle, yaşam için gerekenden çok daha fazlasını üretebilmekteyiz. Eğer yaşam enerjimizi güneşten alsaydık, yaşamak için yapılacak en büyük çaba, güneş ışığı için en güzel yeri kapmaktan öteye gitmezdi. Oysa şimdi dünyada çok büyük bir efor harcanmaktadır. Bu efor tekâmül için olmazsa olmazdır. Yaşam için yapılan her mücadele (buna hırsızlık ya da başkalarını sömürmek için yapılan uğraşlar da dahil) tekâmüle muazzam katkılar sağlamaktadır.  Dünyada yapılan her şey bir deneyimdir. Her deneyim (başarısız olsa bile) tekâmüle katkı sağlar.

Bu sistem içinde insanın neden kılsız ve aciz olduğu anlaşılırdır. Çünkü bilinç geliştirmelidir. Bunun için bazı konularda âciz olmalıdır. Aciz olması gereken şeyler, onun soyunu tüketmeyecek şeyler olmalıdır. Kılsızlık soyunu tüketmez ve üşüdüğü için çare aramak zorunda bırakılmıştır. Bu da onun tekamülüne katkı sağlar.

İnsanın zekâ geliştirebilmesi için bilincinin bağlanacağı komplike bir beyne ihtiyacı vardır. Komplike bir beyin, hayvan beyninden büyüktür. O zaman da insanın anatomik yapısı büyük beynin gelişimine izin vermez. O kadar yer yoktur. Böylece insan yavrusu, hayvan yavrularına nazaran bir yıl erken doğar. Yani hayvanlara bakarak insanın 2 yıl anne karnında kalması gerektiği anlaşılabilir. Fakat bu mümkün olmadığı için, insan yavrusu erken doğar. Beyin gelişimi doğum sonrası tamamlanır. Bu açık, annelik duygusu sayesinde kapatılır. Anne, karnında bakacağı yavrusunu doğumdan sonra da bakar. Annelik duygusu, başkasına hizmet ile tekamüle güzel bir örnektir.

Bilim ya da dinler de, bu sisteme katkı yapan etkenlerdir. Bilim, sistemi daha iyi anlamamızı sağlar ve bizi daha fazla şeyler araştırmaya iter. Dinler ise tutucudur ama onların da sistemde önemli yeri vardır. Örneğin; Yunana kadar bilgi sadece dinler sayesinde aktarıldı. Pisagor Mısır ve Babil’li rahiplerden matematik öğrendi ama aslında o rahipler Pisagor’a kendi dinlerini öğrettiler. Yunan medeniyetinin misyonu gereği, bilim dinlerden ayrılmalıydı ve öyle de oldu. Böylece dinler misyon değiştirdi. Dinlerin misyonunu “Dünyada dinlerin var olma sebebi” adlı makaleden okumanızı öneririm.

Makaleyi okuduğunuzda, dinlerin farklı zekâlarla olan ilişkisini anlamış olmalısınız. O zaman neden farklı dinlerin olduğu anlaşılmış olur. Yani tanrının bir din göndermesi ve insanların o dini değiştirmesi sonucu, tanrının yenisini göndermek zorunda kaldığı gibi bir gerekçeyle, pek çok dinin oluştuğu saçmalığına inanmak zorunda kalmayız.

Bizler, yaşam ve ölümü, doğanın tesadüfen oluşturduğu bir mekanizma olarak görüyoruz. Oysa ölüm ve yaşam, insanın tekamülünün baş mekanizmasıdır. Birileri “yaşamı anladık da, ölümün anlamı ne?” diye sorabilir. Yaşam; insanın deneyim kazanma mekanizmasıdır. Bize sunulan zorunlu şartlar ve güdüler yüzünden, yaşamak için büyük bir mücadele veririz. Ölüm ise, bir deneyimden başka bir deneyime geçme mekanizmasıdır. Bir hayatınızda zenginliği, diğerinde fakirliği, bir diğerinde bilim insanlığını, bir başkasında ezilmişliği deneyimlersiniz. O yaşamınızda edindiğiniz tekâmül seviyesi, ölüm sonrası berzah hayatında, ruhunuza yüklenir. Böylece bir sonraki yaşamınızda daha zeki olarak yaşarsınız. Bu sebepledir ki, insanlık, her on yılda bir, üç puanlık zekâ artışına uğruyor. Bu teori, Flynn etkisi olarak bilinen bir durumdur.[4]

Yukarıda yazdığımız ve insanın dünyalı değil düşüncesini oluşturan ana sebep, ölümlü bir varlık yapma uğraşısıdır. Onun için zaaflarımız var, onun için bağışıklık sistemimiz zayıftır. Vahşi hayvanlarda hastalanıp ölmek pek az rastlanır. Çünkü hem bağışıklık sistemleri güçlüdür, hem de o kadar uzun yaşayamazlar. Başka bir canlı tarafından öldürülürler. İnsan, aklı sayesinde yaşamını, bedeninin sınırlarına doğru yükseltmektedir. Gerçi henüz bedenimizi ideal kullanıp 120 yaşlarına kadar yaşamaya yaklaşamadık ama, gelişmeler ölümsüzlüğe doğru gitmektedir. İşte benim, “kıyamet yakın” söylemini gündeme getirmemdeki sebeplerden biri de budur. Çünkü ölümsüzlük, tekâmülü durduran bir mekanizmadır. Ölümsüz olan kişi, kendine rahat bir hayat sağlayıp sefa içinde yaşar. Bu tür bir yaşamın, tekâmüle pek katkısı olmaz.  Onun için de, bu durum oluşmadan insanlar dünyadan alınacaktır. Böylece dünyaya verdiğimiz zararlar da son bulacaktır.

İnsanlık, yazıyı bulmasından 5–6 bin yıl sonra, aya gidebilmiştir. Bu teknolojik evrimin, ışık hızı üstü bir hızla gerçekleştiği anlamına gelir. Bunun doğal süreç olmadığı çok açıktır. İşte benim bu blokta savunduğum ana düşünce de budur. İnsana, her konuda yardım edilmektedir. Yardım biraz gizli olduğu için insan, tüm gelişmeleri kendi başarısı sanmaktadır. Oysa insan, ne kadar zekâ özürlü olduğunu anlayamayacak kadar geridir. Önümüzdeki süreçte; kendimizi, bizden zeki olanların emeklerini ve tüm sistemi anlama evresine gireceğiz.

Seyfullah Demir

[1]https://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=1127-1142.pdf

[2] http://seyfullahdemir.com/ilk-medeniyetlerin-dogusu-sumerden-gunumuze/

[3] Sinan Canan, İFA Beden, Tutikitap, sayfa 30-31

[4] https://seyfullahdemir.com/flynn-etkisi/

Please follow and like us: