Makaleyi buradan dinleyebilirsiniz…

 

Müslümanlığın sözlü geleneğinden gelen Deccâl, İsa, Mehdi üçlüsünün dönem ismi olduğunu söylemiştim. Bu konuyu “Deccâl, İsa, Mehdi üzerine bir söyleşi” adlı makalemden okuyabilirsiniz. Bu makalede daha çok deccâliyet üzerinde duracağım. İçinde bulunduğumuz dönem, deccâliyet dönemidir.

Deccâl kelime anlamıyla; “yalancı, hilekâr; zihinlerde, iyi ile kötüyü, hak ile batılı karıştıran; bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, her yeri dolaşan kötü ve uğursuz kişi” gibi anlamlara sahiptir. Bu anlamların, hemen hepsi doğrudur. Şimdi, bu anlamları biraz açalım.

Örneğin; “bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen” anlamına bakalım. Yazılarımda hep yazdığım şey, içinde yaşadığımız dünyanın, bir hologram görüntüsü olduğudur. Bu hologram görüntü, gerçek yapımızı saklamaktadır. En büyük kandırmacayı zaman ve mekânda yaşamaktayız. Hem zaman, hem de mekân, bildiğimiz gibi değildir.  Mış gibi bir dünyada yaşamaktayız. Örneğin; atomun %99,997 oranında boş olduğunu hepiniz bilirsiniz. Yani, aslında, boşluktan oluşan varlıklarız. Varlık diyorum ama, aslında gerçekte katı diye tanımladığımız bedenimiz, tamamen dalgadan oluşur. Fakat, hologram yapısı ve ona uyumlu oluşturulan beynimiz sayesinde, evreni algılayışımız, tamamen sanal bir yapı kazanmaktadır. İşte, deccâlin insanlığı kandırdığı en önemli yer burasıdır.

Elbette bunun çok çok önemli bir nedeni vardır. Geri zekâlı insanlığın, zekâ geliştirebilmesinin –belki de- tek yolu, bu yöntemdir. Kişi kendini, madde dünyasında yaşıyor sanarak, onun gereklerini yerine getirmeye çalışır.  İşte bu yaşam, onun tekâmül etmesini sağlar. Hem de zorunlu tekâmül eder. Deccâl insanlığı madde dünyasında yaşadığına ikna etmesinin yanında, tek gerçekliğin de, bu madde dünyası olduğu gibi, ikinci bir yalanı vardır. Haliyle buna inanan kişi, bu düzende en iyi yaşamı elde edebilmek için, her türlü şeyi yapmayı mubah görür. Buna etik olmayan yöntemler de dâhildir.

İnançlar ise insanlığa maneviyatla, madde arasında bir yaşam sunar. Bu durumu “Cennet ve cehennemin anlamı” adlı makalede detaylı açıklamıştım. Ateizm ile Budizm’in bu konuda iki ucu oluşturduğunu yazmıştım. İşte deccaliyet, bu işin madde tarafını temsil eder. Diğer taraf maneviyattır. Dinler ise, bu iki aralıkta, kendi belirledikleri yerde dururlar. Linkini verdiğim yazımda, inançların sıralamasını görebilirsiniz.  Müslümanlık tam ortaya denk gelir. Hem maneviyata, hem de maddeye, yaklaşık eşit değer veren bir yaşam önerir.

Maddeye önem vermek, insanlığın dünyada daha başarılı bir şekilde yaşanmasını sağlar. Örneğin; bilim, maddeye değer veren insanlar tarafından geliştirilmiştir. Sadece bilim değil, tüm buluş, icat ve teknoloji, aynı tür insanların elinden çıkmaktadır. Onun için, bilimsel gelişmeler sırasıyla; ateist, Musevi ve Hıristiyan bilim insanlarının tekelindedir. Çünkü bu üç inanç, maddeye en büyük değeri veren guruptur. Linkini verdiğim yazıdaki sıralamada da madde tarafın ilk üç sırasını oluşturur. Onun için, deccâliyet sistemi; bu bilim insanlarının oluşturduğu dünya görüşünün adıdır. Bu görüş, bilimsel deliller eşliğinde oluşturuluyor olmasına rağmen, tamamen sanal bir görüştür.

İnsanlığa sunulan hologram görüntüsü insanların, olayları kıt zekâlarıyla daha iyi anlayabilmeleri için, oluşturulan somut vakalardır. İnsanlık geliştikçe soyut olayları daha iyi anlayıp yorumlayabilmektedir.  İşte gelişen bilimde, somut olaylara bakarak evreni tanımlamaktadır. Soyut olayları yok varsaymaktadır. Oysa evrenin gerçek yapısı tamamen soyuttur. Soyut olan evreni, somut olarak tanımlamaya kalktığınızda sanal bir dünya elde edersiniz. Bilim insanlarının da elde ettiği tamamen budur. Geçmişte insanlık soyut olayları daha zor anlar ve yorumlardı. Soyut kavramı, insanlığın gelişimiyle paralel olarak hayatımızda gittikçe daha çok yer almaktadır. Konu hakkında daha geniş bilgiyi “Flinn etkisi adlı makaleden okuyabilirsiniz.

Deccâliyetin insanları kandırdığı en önemli konu, soyut dünyanın olmadığını söylemesidir. Haliyle böyle söyleyen bir sistem, kendi doğrularını oluşturmak ve sunmak zorundadır. İşte; zengin olmak, başarılı olmak, meşhur olmak ya da ölümsüz olmak bu sistemin Nirvana’sıdır. Haliyle deccâl gerçekleri gizlediği için, yalancıdır. Doğruyla yanlışı çarpıtır. Hak ile batılın yerini değiştirir. Sistemini allayıp pullayarak sunar. Bunu yaparken kişilerin egosunu kullanır. Ve bu sistem tüm dünyada hüküm sürer. Her ne kadar maneviyata önem veren inançlar bu işten uzak durmaya çalışsa da, asla başarılı olamazlar. Çünkü insanın egosuna hitap eden deccâliyete karşı olabilmek, çok büyük irade gerektirir. Bunu da başarabilen insan sayısı, yok denebilecek kadar azdır. İnsanlığı gerçeklerden uzaklaştırdığı için, kötü olarak anılır ama, aslında o olmadan tekâmül başlayamazdı, ya da en azından bu hızla gelişemezdi.

Buna karşılık, Mehdiyet maneviyatı anlatacağı için, gerçek bilgiler verecektir. İnsanlık bu sayede, gerçekleri öğrenecek ve uyuduğu gaflet uykusundan uyanacaktır. Fakat, insanlığın gaflet uykusundan uyandırılma zamanı, kıyamettir. Kıyamette nasıl uyandırılacağını bize, Kuran söylemektedir. Bize bırakılan iki ayrı kütüphane vardır. Bu kütüphanelerin açılmasıyla kıyamet süreci devreye girecek ve insanlar ne olduğunu anlamaya başlayacaktır. Kütüphaneler Kuran’da Dabbe ve Yecüc Mecüc kelimeleriyle şifrelenmiştir. Kuran bu kütüphanelerin açılması anında olacakları şöyle söylemektedir.

Neml 82: Söylenen başlarına geleceği vakit, bunlar için yerden bir “dâbbe” çıkarırız ki bu, onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.

Enbiya 97: Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beliriverir. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik.” derler.

Her iki ayette de, olay kıyamette gerçekleşecektir. Nemıl seksenikinci ayette dabbe ortaya çıktığında insanlara “doğru bilgilere inanmadıklarını”, Enbiya doksanyedinci ayette ise, Yecüc mecüc açıldığında “insanların gaflet içinde olduklarını anlayacaklarını” söylemektedir. Yani insanlığın maddiyata verdiği önem yüzünden, gaflet içinde olduklarını göreceklerdir. Ayette kâfirlerden bahsetmektedir ama, buradaki “kâfirler” sözü tüm insanları kapsamaktadır. Çünkü kâfir: gerçeği gizleyen, saklayan demektir ki, bu bilgileri, Müslümanlarda inkâr etmektedir. Onun için, tüm insanlık kâfir kapsamındadır. Kısaca kıyamette gerçek bilgiler insanlığa açılacak ve insanlık sadece maneviyatın gerçekleri oluşturduğunu anlayacaktır. Maddiyat, insanlığın maneviyatı anlayabilmesi için kullanılmaktadır.

Deccâl dönemi: madde dönemini, mehdi dönemi ise, maneviyatın hâkim olacağı dönemi anlattığını söylemiştik. İsa dönemi ise bu ikisi arasındaki geçiş dönemini sembolize eder.

İslam inancında deccâl, Yahudi kökenlidir. Bunu şöyle anlamalıyız. Yahudiler dünyasal değerlere çok önem verdikleri için, deccâliyet döneminin hâkimiyeti onlarda olacaktır. Bugün para, güç ve bilim onların tekelindedir. Bu durum, neden İsrailoğullarının seçilmiş ırk olduğunu anlatır. Onlar, deccâliyeti temsil etmektedirler. Deccâliyet ise, insanlığın tekâmülünün ay Q gelişiminin yapıldığı bölümdür. Fakat yanlış anlaşılmaması için, her ruhun pek çok kereler mutlaka Yahudi olarak bedenlendiğini bilmeniz gerekir. Çünkü ay Q gelişimini çok uzun dönem onlar sağlamıştır. Son zamanlarda bu gelişim, daha çok, ateistlerin tekeline geçmiştir. Onun için, artık Yahudiler seçilmiş ırk olmaktan çıkmıştır. Çünkü ay Q gelişimi için, gereken beden sayısı Yahudi nüfusuyla karşılanamayacak seviyelere çıkmıştır. Bu açığı karşılamak için, ateizm devreye sokulmuştur. Ateizmin devreye girmesiyle Yahudilerin seçilmiş ırk olma durumları sona ermiştir. Gerçi, ay Q gelişimine Hıristiyanlığın da katkısı var ama, oda reform hareketlerinden sonra devreye girebilmiştir. Böylece ay Q gelişimi için, gereken beden sayısı, her üç inanç tarafından karşılanır olmuştur.

Tevrat’ta, Çıkış Bab 32’de; Musa dağda Tanrı ile görüşürken halk, altın ve gümüşten yapılma buzağıya tapındığını anlatmaktadır. Üstelik bir sürü mucizeler olmasına rağmen, halkın hemen sapıtması garipsenmektedir. Fakat burada anlatılan şey, İsrailoğullarının maddiyatı yani deccâliyeti her zaman önde tutacağının anlatımıdır. Ve insanlık tarihi boyunca, İsrailoğulları deccâliyetin kurucusu olmuşlardır. Düzen hâlâ daha devam etmektedir.

Bu konuyu Kuran’da desteklemektedir.

Araf 148: Musa’nın arkasından kavmi, tutmuş süs takılarından böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi. O buzağının kendilerine bir söz söylemediğini ve bir yol gösteremediğini görmemişler miydi? Fakat yine de onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular.

Musa’nın kavminin parayı tanrı edineceği önceden de bilinen ve plânlanmış bir olgu olduğu görülmektedir. İsrailoğullarının dünyaya yayılarak tüm dünyada maddiyatın yani materyalizmin kurulmasına ön ayak olmaları bunun içindir. Onlara biçilen rolü yerine getirmişlerdir.

Eğer bu makalemdeki mantıkla, deccâl hakkındaki hadislere bakarsak, hadislerin daha anlamlı olduğu anlaşılır. Gerçi ben hadislere temkinli yaklaşma taraftarıyım ama, bu yazıma aldığım hadisler gerçekten, durumu güzel açıklıyor. İçeriklerine bakarak doğru olma ihtimallerinin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Bu hadisler doğru değilse bile, güzel bir anlatım oluşturmuşlardır. Deccâliyeti güzel bir şekilde anlattıkları için, kullanacağım.

“Deccâl, kâfirdir! O kısırdır, çocuğu olmaz! O Medine ve Mekke’ye giremez!”

Deccâl’e İsbehan Yahudilerinden yetmiş bin kişi tabi olacaktır. Onların başlarında ve omuzlarında miğfer vardır.”

Deccâl kâfirdir, yani gerçeği örtendir. Kısırdır, çünkü dönemini doldurduğunda ortadan kalkacaktır. Ayrıca Müslümanlık içinde tam olarak faaliyet gösteremeyecektir. Bugün, çok az Müslüman bilim insanının olması, duruma gayet güzel delil oluşturur. Sadece geçiş döneminde, İslam kökenli bir miktar bilim insanı olmuştur. Yukarıda da açıkladığım gibi bilim, Yahudiler sayesinde gelişmiştir.

Deccâl; ‘ben sizin Rabbinizim’ der. Siz ölünceye kadar Rabbinizi göremezsiniz! O, tek gözü kör biridir. Sizin Rabbiniz kör değildir! Onun iki gözünün arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan yahut olmayan her mü’min o yazıyı okur.

Deccâlin kâfir yani, gerçeği örten olduğunu ancak, gerçeğe vakıf olanlar görebilir. Onların haricindeki herkes, onun boyunduruğunda olacaktır. Bu, kaçınılmaz bir durumdur. Bugün bu durum, fiili olarak yaşanmaktadır. İnsanlar, tanrı yerine, maddiyata tapmaktadır. Hemen herkesin hayali, zengin olmaktır. Oysa bu durum, gerçeklere tam terstir. Onun için, deccâliyet gerçeği örtüp, insanlığa boş şeyleri hedef olarak göstermektedir. Tek gözlü olmasının anlamıysa; sadece maddeye önem verip, maneviyatı dışlamasındandır. Maddiyat ve maneviyat yönüyle iki gözlü olan dünyamızda, deccâliyetin manevi gözü kördür.

Rüzgârın yönlendirdiği yağmur gibidir. Deccâl bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar da davetine icabet edip ona iman ederler. Bunun üzerine Deccâl semaya emreder onlara yağmur yağdırır, yere emreder onlara nebatat bitirir. O kavmin otlağa çıkmış hayvanları akşam olunca zirveleri en yüksek, böğürleri daha geniş ve memeleri sütten dopdolu olarak dönerler.

Bu anlatımları günümüzden örnek vererek açıklamak daha kolay bir yol olduğu için, o yolu seçeceğim.

Maneviyattan uzaklaşan ve Deccâliyete tam olarak tabi olan batı, tüm dünya zenginliklerini ele geçirmiştir. Hem bilim, hem de para olarak, tüm dünyanın kaynaklarını ellerinde tutmaktadır. Böylece, dünyanın her yerindeki kaynakları hoyratça sömürebilmektedirler. Yani onların inekleri, memeleri dolu olarak eve dönmektedir. Bu gün Fransa’nın, Afrika’daki sömürgelerinden yıllık 500 milyar dolar geliri vardır. Tüm batı aynı şekilde dünyanın diğer ülkelerini sömürmektedir.

Sonra Deccâl başka bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar Deccâl’i reddedip iman etmezler. Deccâl onları bırakıp gider. O kavim kuraklığa ve kıtlığa uğramış olarak sabahlar, malları ellerinden gider.[/stextbox]

Maddeye tamah etmeyen, Budizm gibi dinler, dünya zenginliklerinden nasip alamazlar. Budizm ile Ateizm arasında sıralanan her inanç, maneviyata kaydığı oranda maddiyattan uzaklaşmış demektir. Maddiyattan uzaklaştığı oranda refahtan da uzaklaşmış olur. Gelişmekte olan ülkeler, inançlarının getirdiği maneviyatı, bir miktar köreltebilen toplumlardır. Maddiyata kayabildikleri oranda, refaha da yaklaşmışlardır. En bariz örnek; Osmanlı, deccâliyeti sindiremediği için, kıtlığa uğramış ve yerine kurulan Türkiye, dini devletten uzaklaştırarak, refah seviyesini biraz yükseltebilmiştir. 

 

Deccâl bir harabeye uğrar ve ‘hazinelerini çıkar’ der. Bunun üzerine o harabenin hazineleri, arıların arıbeyinin arkasından takip etmesi gibi onu takip ederler.

Hadisteki anlam tam olarak şudur: Eğer fakir bir toplum; inanç olarak manevi yönü bırakıp, madde yöne yönelirse, zengin bir toplum olur. Ancak deccâliyete tam olarak biat eden toplumlar, dünya nimetlerinden bolca yararlanabilir. Günümüzde bu durumu, batı gerçekleştirdiği için, güzel bir örnektir. Eğer, toplum yerine devletler maddiyata kaymaya çalışıyorsa, ortaya gelişmekte olan ülke çıkar. Yani eğer toplumun kendisi maddiyata yönelmezse, sistem tam olarak çalışmaz. Arada bir durum oluşur.

Sonra Deccâl, gençlik dolu bir adamı çağırır, ona kılıçla vurup iki parçaya ayırır. Her bir parçayı ok atımı mesafesinde uzaklaştırır. Sonra onu çağırır, o genç güler halde yüzü parlayarak gelir.[/stextbox]

Deccâliyet o kadar bilimi geliştirecek ki, ölüme çare bulmaya yaklaşacaktır. Ortalama ölüm yaşının bu kadar yükselmesi deccâliyet sayesindedir. Maddiyatın insana sunduğu şey ölümsüzlüktür. Onun için, o yönde büyük araştırmalar yapılır.

 

Deccâl bu şekilde iken Allah, Meryem oğlu İsa’yı gönderir. İsa, Dimeşk’in doğusunda “Beyaz Minare” denilen mevkide herd ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanatlarına koymuş bir halde iner. Başını öne eğse su damlatır, yukarı kaldırsa inci tanesi gibi su bulunur. İsa’nın nefesinin rüzgârını hisseden hiçbir kâfir yaşayamaz! Onun nefesinin rüzgârı göz alabildiğincedir. İsa, Deccâl’i arar, nihayet ona Lüdd kapısında yetişir ve onu öldürür.[/stextbox]

Burada çok somut bir anlatım olmasına rağmen, İsa göklerden gelmeyecektir. Bu anlatım soyutu sevmeyen insanlığa, somut vaka sunmaya yöneliktir. Deccâliyet dönemi ancak, kıyamete kadar sürecektir. Kıyamete yakın, İsa dönemi yaşanacaktır. Bu dönemde paraya, egoya, sömürüye dayalı savaşlar azalarak, huzur dönemine geçilecektir. İnsanlar, bu dönem içinde oluşacak, yeni bir inanç sayesinde gerçekleri görecek ve deccâliyetin hatalı bir yaşam tarzı olduğunu idrak edecektir. Böylece deccâl öldürülmüş olacaktır.

 

Sonra Meryem oğlu İsa’ya Allah’ın Deccâl’den koruduğu bir kavim gelir. İsa, onların yüzünü sıvazlar ve cennetteki derecelerini onlara söyler. Onlar bu durumda iken Allah, İsa’ya:

‘Bana ait bir takım kullar çıkardım ki onlarla savaşmaya kimsenin kudreti yoktur! Sen kullarımı Tur dağında muhafaza et’ diye vahyeder. Bunun üzerine Allah, Yecüc ve Mecüc kavmini gönderir. Onlar her tepeden süratle inerler. Onların ilkleri Taberiye gölüne uğrar ve içmeye başlarlar. Onların sonları göle uğradıklarında:

Andolsun ki bir zamanlar burada su vardı, derler. Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Tur dağında mahsur kalırlar. O zaman onlardan birinin yiyecek olarak bir sığır başı olması, sizden birinin şu anda yüz dinarı olmasından iyidir. Sonra Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Allah’a dua ederler. Bunun üzerine Allah Yecüc ve Mecüc kavminin boyunlarına negaf denilen kurtlardan gönderir. Hepsi de tek bir kişinin ölmesi gibi ölü olarak sabahlarlar.

Deccâlin ölümünün ardından, kütüphanelerdeki bilgiler insanlığa açılacak. Yecüc mecüc ve Dabbe insanlığı, doğru bilgilere gark edecek. Bu bilgiler, çok kısa bir sürede tüm dünyada duyulacaktır.  Hemen akabinde insanlar, bedensiz yaşama alınacaktır. Fakat bedensiz yaşamda yaşayamayacak olanlar, dünyada yaşamaya devam edecektir. Bu insanlar kütüphanelerdeki bilgileri anlamayacak seviyede olanlardır. Tekâmül olarak, öte dünyaya gidemeyecek seviyededirler. İşte, Tur dağında mahsur kalanlar onlardır. İsa, o insanları cennetteki derecelerine yani tekâmül seviyelerine göre tasnif edecektir. Böylece birbirine yakın olanlar aynı şehirlere alınacaktır. Bu insanlar kıyametten önce bir miktar dünyada yaşayıp tekâmül ettiği için, seviyeleri farklı olacaktır. Kimisi bedensiz yaşama geçmeye epey yaklaşmış, kimisi yolun başında olacaktır. Onun için kurulacak olan altınçağ şehirlerinde, seviyelerine göre gruplandırılacaklardır.

Hadisteki Tur dağı, koruma altına alınan bir yerdir. Çünkü, kıyamet anında tüm insanların ruhları bedenlerini terk etmek zorundadır. Tur dağında olanlar ise, bedenlerinde kalacaktır. Onlar bedensiz yaşamda yaşayabilecek kadar tekâmül edememiş ruhlar olduğu için, bedenleri korunacaktır. Ayrıca bu insanlara cennete gidecekleri müjdesi verileceği için, mutlu olacaklardır. Kendilerini şanslı sanacaklardır. Yerleştikleri cennet şehirlerinde bir kere öleceklerdir. Çünkü, yeniden doğduklarında, cennet şartlarına uygun şekilde eğitilecekler ve bir daha ölmelerine gerek kalmayacaktır.

Sonra İsa ve ashabı yeryüzüne inerler. Yeryüzünde onların cesetlerinden ve pis kokularından dolmamış bir karış dahi yer bulamazlar. Sonra İsa ve ashabı yine Allah’a dua ederler. Allah develerin boyunlarına benzeyen kuşlar gönderir. Kuşlar onların cesetlerini Allah’ın dilediği bir yere taşırlar. Sonra Allah bir yağmur gönderir, balçıktan ve kıldan yapılan hiçbir ev kalmaz, hepsi dümdüz olur. O yağmur yeryüzünü yıkar, hatta ayna gibi yapar.

Kıyamet sonrası, dünyada bulunan 7 milyarı aşkın insan bedeni ortalıkta kalmıştır. Sanırım çürüyen bedenler, dünyada kötü manzara oluşturmuştur. Fakat bu işin bir şekilde çözüldüğü anlaşılmaktadır.

İsa peygamber ve ashabının, yeryüzüne ineceğinin söylenmesi bana, bu insanların bir araçla alınarak korunduğu, izlenimi vermektedir. Zaten öncesinde bu insanların amel defterlerine bakılarak seçilmeleri gerekmişti. Tekâmülü belli bir seviyenin altında olanlar ya da, defteri sağdan verilenler bu araçla koruma altına alınmıştır. Yani Tur dağı, bu aracın adı olmalıdır.

‘Meyvelerini, nebatatını bitir bereketlerini getir’ denilir. O vakit, bir topluluk, cemaat tek bir nar meyvesinden yerler ve onun kabuğunda gölgelenirler. Sütler de bereketlenir. Sağmal bir devenin sütünden büyük bir kalabalık içerler, sağmal bir ineğin sütünden bir kabile içer, sağmal bir koyunun sütünden bir oymak içer. Onlar bu şekilde iken Allah-u Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr onların koltuk altlarından girer, her mü’min ve Müslümanın ruhunu kabzeder ve insanların en şerlileri kalır. Onlar eşeklerin ilişkiye girmesi gibi insanların gözü önünde ilişkiye girerler.

Tur dağından tekrar dünyaya gelindiğinde, o insanlar altın çağın yaşanacağı şehirlere yerleştirilecektir. Böylece o insanlar açık tekâmüle başlayacaktır. Bu şehirlerde yaşam açık olacak ve ilişkiler aleni yaşanacaktır. Kimse kimsenin malı olmayacak ve her şey makro felsefe mantığına uygun olacaktır. Yiyecekler yapay zekâlı robotlar sayesinde oluşturulup şehirlerde, emre amade şekilde sunulacaktır. Her şehre tekâmülü yaklaşık aynı seviyede olanlar yerleştirilecektir. En alt kademe, tekâmülü en az olanlardan olacağı için, hayvani davranışlarından henüz kurtulmuş olmayacaklar. Onun için, hadis onlara “en şerlileri” demektedir.

Aslında mikro bakış açısı serbest ilişkiyi abes gördüğü için, kötüleme eğilimindedir. Oysa makro felsefe mantığında, evlilik kurumu yoktur.

En üstte olanlar kısa süre sonra devşirilecektir. Altın çağda en uzun kalanlar, tekâmül olarak en altta olan en şerliler olacaktır.  Fakat en uzun bin yılda, tüm ruhlar, bedensiz yaşama geçmiş olacaktır.

Kuran’da da Deccâl konusu işlenmektedir ama, oradaki ismi Câlût’tur. Tâlût ise Mehdiyettir.

BAKARA   249: Tâlût, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka yani, bu kadarına ruhsat vardır.” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Tâlût ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Câlût ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.”

Ayette Deccâliyetin tam bir tanımı vardır. Nehrin, maddiyat olduğunu düşündüğümüzde geçilen suyun da, para olduğunu anlamalıyız. Günümüzde herkes deccâliyetin içinde yaşıyor ve tek gerçek olarak onu görüyor. Oysa Kuran, maddiyatı değil, maneviyatı salık verir. Fakat ayette, bir avuç suya izin vermiştir. Yani insanın, geçimlik kadarını elde etmesine cevaz verilmektedir. Fakat insanlık, tek gerçek olarak parayı gördüğü için, çok az insan geçimlik kadarıyla yetinecektir. İçinde bulunulan sistem deccâliyet dönemi olduğu için, kimsenin maddiyata karşı durmaya gücü yetmez. Herkes ona uymak durumundadır. Câlût, deccâliyeti sembolize eder ve bugün tüm dünyada hâkim durumdadır. Bu durum yukarıda paylaşılan hadislerin, Kuran versiyonunu oluşturur.  

BAKARA   250:  Câlût ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!

BAKARA   251:  Derken, Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Câlût’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.

Bu ayetlerde, çok güçlü olan deccâliyetin yenileceği söylenmektedir. Tâlût, mehdiyeti sembolize eder. Ayrıca Deccâliyetle bütün mücadeleyi Tâlût verir ama Deccâli Davut öldürür. Davut İsa dönemini sembolize eder. Bu durum “İsa gökten inecek, Deccali öldürecek veya Mehdî’nin Deccâli öldürmesine yardım edecek” hadisiyle desteklenmektedir.

İsa dönemi, Saidi Kürdi tarafından 5inci şuâsında şöyle açıklanmıştır.

Hem Deccâl’ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. Meselâ “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa onu öldürebilir, başka çare olamaz” rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek ancak semavî ve ulvi, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kuraniyeye iktida ve ittihat eden bu İsevî dinidir ki Hazret-i İsa aleyhisselâmın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.

Saidi Kürdi, deccâlin şahsının kolaylıkla öldürülebileceği, zor olan getirdiği sistemin öldürülmesi olduğunu vurgulamaktadır. Şu anda yaşadığımız sistemin deccâliyet olduğunu düşündüğümüzde bu sistemin yıkılmasının imkânsız olduğunu görmek zor değildir. İsa peygamberin, bu düzeni yıkmasının yolu, yeni bir sistem getirmesiyle gerçekleşebilecektir. Fakat deccâliyet, kendini yok edecek bir sisteme müsaade etmez. Onun için, İsa döneminde mucizevi bir şeylerin ortaya çıkması gerekir. Said Kürdi’nin “İsa batıda yeni bir din oluşturacak ama bu din halis bir din olacaktır” sözü bu duruma açıklamadır. Aslında anlatmak istediği şey, yeni bir din değildir. Çünkü dinler dönemi Muhammed peygamberle kapanmıştır. Yeni akım demek daha doğru. Benim düşünceme göre bu yeni akım, bilimin tavan yapması olacaktır. Öyle sanıyorum ki! her şeyin teorisi oluşturulacak ve bu bilgi evrenin, hatta öte dünyanın yapısını ortaya çıkaracaktır. Bu sayede insanlar gerçek bilgilere vakıf olacak ama, bu bir din değil gerçeğin kendisi olacaktır. Yani insanlara, var olmalarının gerçek sebebini ve sistemin yapısını anlatacaktır. Böylece deccâliyet dediğimiz bu sistem, sona erecektir. Bu sürece ben İsa dönemi diyorum. Ondan sonra kıyamet yaşanacak ve kalanlar kurulacak dört cennette, mehdiyet dönemini yaşayacaktır.

Seyfullah DEMİR

 

Please follow and like us: