Makaleyi buradan dinleyebilirsiniz…

Bizler hem bilim, hem de dinler sayesinde bilgilendiriliyoruz. Bilimin bize sağladığı bilgiler bazı yönlerden sınırlı kalır.  Öyle konulardaki boşlukları, kadim kaynaklar sayesinde doldurabiliriz. Benim yaptığım şey de tam olarak budur. Her iki kaynağı kullanarak bir teori oluşturabildim.

Sistemin işleyişinde tekâmül çok önemli bir yer tutar. Tekâmül ruhun gelişimi olarak düşünüldüğünde ve ruh ile bilincin aynı şey olduğunu kabul ettiğimizde, tekâmülün aynı zamanda bilincin gelişimi olduğunu da anlamış oluruz. Yani dinlerin kâmil insan olma yönüyle aldığı tekâmül, aynı zamanda matematik zekâ gelişimini de kapsar. Tekâmül dediğimizde, hem matematik, hem de sosyal zekâdan bahsetmiş oluyoruz. Hem IQ hem EQ zekâ gelişiminin toplamı; bilincimizi, gelişimi de tekâmül sistemini anlatır.

Bilime göre insanlık, hayvandan evrimleşerek türemiştir. Dinler ise, insanı, tanrının yarattığına inanır. Her iki kurumun verdiği cevaplar herkesi ikna etmediği için, “uzaylılar tarafından oluşturulduk” gibi bir cevap da, bazıları için ikna edicidir. Ben de bu iki cevabı ikna edici bulmadığım için, farklı bir cevap arayışındayım. Fakat bilim ile dinler arasında, insan tanımında, çok bariz farklar var. Bilim, insanı, bedensel varlık olarak alır. Oysa dinler, bedene üfürülmüş başka bir yapının daha olduğunu söyler. İşte dinler ile bilimin, uyuşamamasını sağlayan en önemli bakış açısı budur. Biri ruhu, diğeri bedeni insan olarak görür.

Ben de bu konuda daha çok, dinler tarafında yer almaktayım. Yani, bana göre de insan; bir beden ve onu kumanda eden, bir bilinçten oluşmaktadır. Dinler, benim bilinç dediğim şeye, ruh der. Belki sıra yorumlar, ruh ile bilinci, farklı şeyler olarak tanımlar ama, ben, her iki tanımın, aynı şeyi kastettiğini kabul etmekteyim. Yani insanda bilinçten başka, ruh diye ayrı bir mekanizma yoktur.

İnsanın yaratılması konusun da ise, bizi uzaylılar oluşturdu düşüncesine benzer bir düşünceye sahibim. Benim cevabım da uzaylı görüşüne yakın olmasına rağmen, ben uzaylı arayışında değilim. Cevabım, bilimsel verilerle kadim kaynakların birleşiminden oluşur. Tevrat’ın Yaratılış 6’ya 4 ayetinde “İlâhi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi” demesi benim için, önemli bir veridir. Elbette bu ayetin doğru bir tanımlama yaptığını söyleyebilmek, çok kolay değildir. Fakat beni, bu ayetteki bilgilerin doğru olduğuna götüren, pek çok veri var.

Bu makalede, bilimin cevap bulamadığı bazı konulara, kadim kaynakların ne cevap verdiğine bakacağız. Kadim kaynaklarla kastım kutsal kitaplardır ama, bu kitaplardan Kuran, baş kaynağımı oluşturur.

Hominid türlerinin nesilleri, neden tükendi?

Bizden önce dünyada iki ayağı üzerinde yürüyen yirminin üzerinde hominid türü bulundu. Bilim teknik dergisinin Nisan 2003 sayısında, bu konuya vurgu yapılmış ve bu türlerin bizim atamız değil de, akrabamız oldukları üzerinde durulmuştur. Bu durum, pek çok akrabamızın olmasına rağmen, atamızın olmaması gibi, garip bir durum oluşturmaktadır. Yani aslında bizden önce dünyada medeniyet türetebilme potansiyeli olan, pek çok tür gelip geçti. Fakat bilim, bu türlerin medeniyet türetemediklerini kabul etmesine rağmen, son dönemlerde, bu sav yıkılmaktadır. Özellikle, Neandertallar, Denisova insanı, Cro-Magnon gibi türlerin yüksek anlayış ve beceri kabiliyetine ulaşmış olduğu gözükmektedir. Bilimin, bu insanları geri kabul etmesinin belirgin bir sebebi var. Öncelikle bilim “bizden önce gelişmiş bir tür yoktu” ön kabulü ile olaylara baktığı için, bu insanları geri olarak düşünmektedir. Çünkü, gelişim süreci ilkelden moderne doğru olmak zorundadır. Bu kategoriye uymayan bir veri, ya görmezden gelinir, ya da onu, insana bağlayan bir teori türetilir. Örneğin; 4500 yıl önce insanlığın Mısır Piramitlerini yapamayacağı bilinir ama, yine de, piramitlerin yapılışını insana bağlamak için olmadık teoriler türetilir.

İnsanlık bilinç olarak sürekli gelişiyor. Bu konuda yapılmış olan en önemli araştırmalardan biri, Flynn etkisidir. James Flynn’e göre insanlık, her on yılda, üç puan zekâ artışı yaşamaktadır.  Konuyu bloğumdaki Flynn etkisi adlı makaleden daha detaylı okuyabilirsiniz. Eğer insanlık sürekli olarak zekâ artışına uğruyor ise, gelişen bu zekânın bir gün, içinde bulunduğu bedeni terk etmesi gerektiği gibi, bir sonuca da gidilebilir. Bu sonuç mantıklıdır, çünkü; beden, bilinç için kısıtlayıcı bir yapıdır. Bedenden ayrılarak, çok daha muazzam güçlere kavuşması mümkündür. Bu duruma dinlerin kıyamet demesi de, rastlantı değildir. Yani, dinlerin ruh dediği benim ise, bilinç dediğim şey, sürekli gelişir. Bu gelişmeyi, bedensel olarak açıklayamayız. Çünkü; nesiller arasında, gen yapısından kaynaklı bir fark gözükmez. O zaman, bu gelişimi açıklamak sorunu doğar. Hele başlangıç, daha da muammadır. Doğa nasıl oldu da, kendine düşman bir canlıyı türetebildi. Bu açık yüzünden, uzaylı teorisi de epey taraftar buldu. İşte daha çok “bilinç” demeyi uygun bulduğum bu yapı, kıyamet ile içinde bulunduğu kısıtlı beden yapısından tamamen ayrılabilir. “Bu nasıl olacak?” diye düşünenler için, ölümü hatırlatmak isterim. Ölümün bir yok oluş olmadığını, pek çok bilim insanı da kabul etmektedir.

Bu düşünce yapısı dünyada bulunan teknolojik eserlere de, bir gerekçe sunar. Mısır piramitleri gibi bir anıt yanında, o dönemdeki insanların yapamayacağı pek çok eser daha vardır.  Örneğin; Stadel Aslanı, inanılmaz bir şaheserdir. Mamut dişinden, büyük bir özgünlük, yaratıcılık ve olağanüstü bir teknik beceri ile yontulmuş bu eser, 31 santimetre boyunda ve 40 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Heykel güçlü bir duruşa sahip, bakışları da fazlasıyla etkileyicidir. Yüzünün detayları, dikkatli olduğunu, izlediğini ve dinlediğini göstermektedir. Güçlü, gizemli ve olağandışı dünyanın ötesinden olduğunun görüntüsünü çizmektedir. İnsan ve hayvan karışımı bir formda olan, ancak doğaüstülüğü ile ilgili fikirleri sembolize eden, bir varlığın bilinen en eski temsilidir. İşin daha da garibi 40 bin yıllık bu eserin Almanya’da bulunmasıdır. Çünkü o dönemde insan, henüz Avrupa’ya ayak basmamıştır.

Siz hiç, bu konuyu ele alıp gündem yapan bilimsel bir yayın okudunuz mu? Ben okumadım. Oysa böyle konular gizem koktuğundan, basın için sevilen konulardır. Yani böyle bir yayın olsaydı, kesinlikle basın yaygarasını yapardı. Onun yerine, bu verilerin örtüşmemesi yüzünden, bilim sessizliğe gömülür. Bir hata olduğu düşünülür ve tarihler değiştirilmeye çalışılır. Aslan adam mamut dişinden yani, organik olduğu için, tarih konusu kesine yakındır. O zaman insanı Avrupa’ya daha erken getirmek seçeneğine baş vurulur.

İnsana ait olduğu sanılan ama, insandan önceki türlere ait pek çok eser vardır. Örneğin Avrupa’da bulunan mağara resimlerinin büyük çoğunluğu öyledir. İspanya’da, 65 bin yıllık mağara resimleri, insanlar tarafından değil de, Neandertallar tarafından yapılmış olduğu anlaşılınca, o insanların çok daha gelişkin oldukları anlaşıldı. Bu tür her veriyi insana yapıştırmaya çalışan bilim, 65 bin yıl karşısında çaresiz kaldı. Bizden önce de gelişkin bir tür olduğu düşüncesi yavaş yavaş yeşermektedir. Elbette her alanda oluşmuş tabuları yıkmak zordur.

Avrupa’da 30-35 bin yıl önce harika mağara resimleri yapan Cro-Magnon insanını da, yine insan yapmışlardır. Oysa onlar bizden önceki türün modern insan dönemi insanlarıydı. Bizim sapiens dönemimiz onların Neandertal, bizim modern insan dönemimiz, onların Cro-magnon dönemlerine denk gelir. “Tanrı insanı kendi görünüşünde yarattı” sözü bu duruma bir açıklamadır. Cro-Magnonlar kendi genlerini kullanarak sapiensten modern insana geçişi sağlamıştır. Onun için bilim, Cro-magnonları, Avrupalıların nesli tükenmiş atası olarak düşünür.

Savımı güçlendiren konulardan biri de, bizden önceki tüm insansıların nesillerinin tükenmiş olmasıdır. Elbette nesli tükenmiş pek çok hayvan bulunmaktadır ama, onların nesillerini tüketen etmenleri tahmin edebilmekteyiz. Oysa Cro-magnon ve Neandertalların nesillerinin neden tükendiğini bulamadık. Sadece bu iki tür değil tüm hominidlerin nesli tükenmiş bulunmaktadır. Üstelik buzul çağının olumsuz koşullarında hayatta kalan neandertal ar ve Cro-magnonlar, tam rahata erecekleri dönemde, nesilleri tükendi. Özellikle Neandertalların neslinin tükenmesi insanın Avrupa’ya gidişiyle çakıştığı için, suçu insana atma eğilimi vardır. Oysa bugün homo sapiens insanının nesli neden tükendiyse Neandertalların nesli de onun için tükenmiştir. O bedenler zamanlarını doldurmuş ve gitmişlerdir. Nuh tufanı bu hikâyenin yaşandığı zamandır ve Tevrat’tan çıkarılan Hanok’un kitabındaki Nuh’un hikayesi bu durumu anlatır. Hikâye özetle şöyledir. “Nuh’un babası Lamek, evine dönünce, görünüşü bakımından aileye hiç uymayan bir oğlanla karşılaşır. Bunun üzerine karısı Bat-Enoş’u çağırır ve çocuğun kendisine ait olmadığını söyler. Bat-Enoş bildiği bütün kutsal şeyler üzerine yemin ederek tohumun ondan, yani Lamek’ten geldiğini, bu işte ne bir askerin ne bir yabancının ne de ‘tanrı oğullarının’ parmağı olduğunu anlatır. Bununla birlikte Lamek karısına inanmaz ve babası Methuselah’ın öğütlerini almak üzere yola çıkar. Babasının evine varınca olayı olduğu gibi anlatır ve çok üzüldüğünü söyler. Methuselah dinler ve çocuğun nereden geldiğini anlamak için, bilge Enok’a başvuracağını, bunun için de çok uzun ve yorucu bir yolculuk gerektiğini söyler. Ama ailenin bu çocuğa tepkileri öyle büyümektedir ki, sonunda yolculuğa çıkmaya karar verir.

Enok, Methuselah’ın ailede birdenbire ortaya çıkan ve ne saçı, ne gözü, ne de derisi kendilerine benzeyen bu çocuğu anlatmasını dinler ve yaşlı adamı çok üzücü bir haberle birlikte evine yollar. Pek yakında dünya, insanlık ahlâksızlık ve alçaklık suçundan yargılanacaktır. Ailedeki çocuk, büyük evrensel yargılamadan kurtulacak olanların dedesidir. O bakımdan Lamek’in çocuğu kabul etmekten ve Nuh adını koymaktan başka çaresi yoktur!

Bu hikâye, insanın Homo Sapiens görünüşünden modern insan görünüşüne geçişini anlatır. Modern insan dönemine geçişten sonra, sapiens görünüşlü bedenler artık kullanılmadığı için, nesilleri tükenmiş olur. Ve tanrı, tanrı oğlu veya meleklerin, insan kızlarını hamile bırakması da, genlere müdahale durumunu anlatır. Ortada cinsel birleşme yoktur.

Cro-Magnonların neslinin tükenmesi ise, biraz daha farklıdır. Onlar kıyametlerini yaşayarak bir üst boyuta geçtikleri için, nesilleri tükenmiştir. Bilim böyle bir sonuca ulaşamaz. Hele materyalist bilim maddeye bağlı geliştiği için, manevi yönü yok sayar. Haliyle böyle bir sonuca ulaşabilmesi mümkün değildir. İşte böyle veriler de bize kadim kaynaklarımızdan gelir.

Bilinç konusunda bilim neden sessizdir?

“Bilinç”, bilimin araştırmaları içinde pek yer almaz. Sanki tesadüfen oluşmuş bir yan etki gibi düşünülür. Doktor Robert Lanza, Biyomerkezcilik adlı eserinde “Gerçekte Bilinç sadece biyologları değil, aynı zamanda fiziği de ilgilendiren bir konudur. Modern fizik, beynimizdeki birtakım moleküllerin nasıl olup da bilinci yarattığı konusuna açıklama getirememektedir. Bir günbatımının güzelliğinden zevk alışımız, aşk denilen mucizeyi, iyi bir yemekten aldığımız lezzet gibi şeyler modern bilim için hâlâ gizemini korumaktadır. Bilim, bilincin maddeden nasıl olup da üretildiğini hiçbir şekilde açıklayamamaktadır. Elimizdeki mevcut modelin içerisinde bilinci koyacak en ufak bir yer bulunmamakta ve bu model mevcudiyetimizin en temel olgusu hakkında hiçbir açıklama yapmamaktadır. İşin daha ilginci, mevcut model bu konuyu bir sorun olarak dahi görmemektedir.” Oysa, hemen bütün kadim kaynaklar, insanı beden ve ruh olarak ikiye ayırır. Bilim bu yapıdan sadece bedeni tanır ve onu merkeze koyar. Oysa asıl olan, ruh olmalıdır. Bilim materyalist görüşlü insanlar tarafından oluşturulunca ruh konusu göz ardı edildi.

Kuantum mekaniği durumu değiştirdi ama, o da henüz emekleme çağında olduğu için, bilinç konusu, hakkettiği değere ulaşmaktan epey uzaktır. İşte, kadim kaynakların ruh olarak adlandırdığı bilinci, evrenin ana unsuru olarak görmesi, bilimin bu yöndeki açığını kapatır. Bilimin yok sayması, büyük çoğunluk için, ruhun varlığına, şüphe düşürmez. Onun için dünyada ateistler harici hemen herkes, bilim “yok” dese bile, ruhun varlığına bir şekilde inanır.

Geçmiş türlerden, bize bilgi kalmış olabilir mi?

Bilim bu tür düşünce tarzına asla ulaşamaz. Çünkü, “bizden önce teknoloji üretmiş başka tür yoktu” kabulü farklı düşünülmesini engeller. Fakat, benim gibi, geçmişte akıllı türün olduğunu, hele de kıyamet ile, bir üst boyuta geçtiklerini düşünenler, çok farklı yorumlayabilirler.

Bilim bu tür düşünce tarzına asla ulaşamaz. Çünkü, “bizden önce teknoloji üretmiş başka tür yoktu” kabulü farklı düşünülmesini engeller. Fakat, benim gibi, geçmişte akıllı türün olduğunu, hele de kıyamet ile, bir üst boyuta geçtiklerini düşünenler, çok farklı yorumlayabilirler.

Karaköy rıhtımında, bu konuyu düşünüp, dalgın dalgın yürürken, Eric Von Daniken’in Tanrıların Arabaları adlı kitabında yazdığı, 1965’li yıllarda bazı mühendislerin “insanlık bir şekilde yok olursa” diye yeraltına, bizleri gelecektekilere tanıtacak bilgiler, sakladıklarını yazmıştı. Aynı şeyi bizden öncekilerin de yapmış olması gerektiğini düşünmüştüm. Hem de, bu bilgilerle ilgili ipuçlarını, nerede bulabileceğimi de anlamıştım. Bu bilgilerin olabileceği yerler ancak kadim kaynaklarımızda olabilirdi. Yaptığım araştırmalar sonucunda dünyada, iki adet, yeraltı kütüphanesinin olması gerektiği sonucuna vardım. Bu konuda Kuran, bize en ciddi verileri sunarken, Tibet ve Hint söylencelerindeki agarta hikâyesinin de, konuyla bağının olduğunu anladım.

Kuran biri Mısır’da, Dabbe olarak, diğeri Tibet’te, Yecüc Mecüc olarak isimlendirdiği iki kütüphaneden bahseder. Bu kütüphanelerde insanlığı kıyamete götürecek hem teknolojik, hem de ruhsal bilgiler vardır. Onları kullanarak insanlık, bir üst boyuta geçebilecektir. Bu konuyu “Zülkarneyn’in bize bıraktığı sırlar” adlı makaleden daha detaylı olarak okuyabilirsiniz.

Evren, kütle kaybediyor olabilir mi?

Bu ana kadar yazdığım tüm çıkarımlara, bilimin ulaşması mümkün değildi. Oysa bilim, “evren kütle kaybediyor” savına ulaşması gerekiyordu. Zaten ulaşmasına da ramak kalmıştır. Yani bu bilgi, Kuran tarafından verilmemiş olsaydı bile, biz bu bilgiye ulaşacaktık. Bilim şu anda karanlık madde ve karanlık enerjiyi ortaya atarak muazzam bir adım atmış olmaktadır. Bu verilerin bir sonraki basamağı “evren kütle kaybediyor” şeklinde olacaktır.

Beni bu düşünceye yönelten mantık ise şöyle olmuştur. İnsanlığın sürekli tekâmül ediyor oluşu, ruhun, gök katlarında yükselmesini sağlamaktadır. Bu durum ise, Kuran’da “O’ndan geldik O’na döneceğiz” mantığı ile işlenmektedir. Kuran bu durumu pek çok ayette, çokça dillendirmektedir. O’ndan geldik mantığı, Büyük Patlama sonrası maddenin astral düzeye kadar enerji kaybederek inmesidir. O’na döneceğiz mantığı ise, biyolojik yaşam sayesinde tekâmül ederek, gerisin geri yükselmesidir. Bu işlem, bilinçsiz yola çıkan enerjinin, bilinç kazanarak, geldiği yere dönmesini sağlamaktadır. Bu konuyu daha detaylı olarak “Kuran’a göre tekâmül ve bilimsel anlamı…” adlı makaleden okuyabilirsiniz. Kuran O’na dönüş işleminin öte dünya zamanıyla bin yıl sürdüğünü açıkça söylemektedir. Zamanın işleyişi ve Kuran’ın izafiyet kavramını “Zamanın Yapısı” adlı makaleden okuyabilirsiniz. Ayrıca, bu sistemin bilimsel olarak nasıl işlediğini “Evren hakkında her şey” adlı makaleden okumanızı öneririm. Fakat bu makale, çokça fizik bilgisi gerektirdiği için, anlamakta zorlanabilirsiniz.

Tekâmülün yanında Kuran, Ra’d Suresi kırk birinci ayette “Yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi?” diyerek dünyanın kütle kaybettiğini söylemektedir. Kuran her ne kadar “yeryüzü” diyorsa da, kastettiği tüm evrendir.

Büyük Patlama öncesi hakkında, bilgi edinebilir miyiz?

Bilimin cevap oluşturamadığı konulardan biri de, Büyük Patlama öncesidir. Bilim Büyük Patlama sonrasını irdeler ve o konuda muazzam çıkarımlar sunar ama, öncesi için, pek çözüm sunmaz. Onun için de, hemen her inançtaki insanlar, Büyük Patlama öncesine, tanrıyı yerleştirir. Hatta İslâm alimleri bile, öyle düşünür. Oysa, benim Kuran’dan edindiğim bilgi çok başkadır. Kuran’ın sıra yorumunda asla bulamayacağınız, farklı bir bakış açısıyla, Büyük Patlamanın öncesi için, akla hayale gelmeyecek bir bilgi sunar.  Kuran’dan o konuyu çözene kadar, benim de aklımın ucundan geçmiyordu.

Kuran, öte dünyayı hem cehennem hem de sekar olarak adlandırır. Kuran’a göre öte dünya, yedi gök katı şeklindedir. Bu yedi gök katındaki sistemi, birinci level olarak alırsak, Kuran bu sistemin üzerinde, 19 katman daha olduğunu söyler. Anladığım kadarıyla bizler, 20 levellı bir sistemin, ilk bölümünün, ikinci gök katındayız. Kıyametten sonra üçüncü gök katında ikamet etmeye başlayacağız. Bu konuyu, daha detaylı olarak, bloğumdaki “Müddesir suresi ve 19 sayısı” adlı makaleden okuyabilirsiniz.

Bu bilgi; ne bilimde, ne de başka bir kaynakta bulunmaz. Bilim bu bilgiye asla ulaşamaz. Çünkü Büyük Patlama ötesi, bizim kanun ve kurallarımızın geçerli olmadığı bir bölge olduğu için, ne matematiğimiz, ne de fiziğimiz işe yaramaz. Onun için böyle bir bilgiye asla ulaşamayız. Zaten öyle bir durumu çözebilecek zekâ seviyesine de sahip değiliz. Böyle bir bilgi ancak, bizden çok daha yüksek bilgi ve zekâ seviyesine çıkmış birilerinin, bize bildirmesiyle olabilir. Nitekim, tüm kutsal kitaplar da, öyle birileri tarafından oluşturulmuştur.

Seyfullah Demir

Please follow and like us: