Makaleyi buradan okuyabilirsiniz…
İnsanın, bir ruh ve bir bedenden yaratıldığını söylemekteyim. Bu yapıyı en güzel şekilde, Kuran anlatır. Hatta diyebilirim ki bu yapıyı anlatabilen başka bir kaynak yoktur. Evet, bilim bedensel yönü çok daha muazzam anlatabilirken, ruhu yok sayar. Oysa Kuran, her iki yönü sembolik bir dille muazzam bir şekilde tarifler. Yalnız, mevcut inançta bu anlatım yoktur. Onun için tefsirlere bakarak beni test edemezsiniz.

Kuran’ın büyük bölümü sembol diliyle yazılmıştır. Benim çözebildiğim en önemli sembollerden âdem ve şeytan sembollerini inceleyelim. Oysa mevcut inanç onun bir tarih kitabı gibi bir şey olduğunu düşünür. Meselâ Âdemin yaratılması olayını: “Allah, bir tarihler cennet denen bir yerde bir miktar çamuru alarak bir insan yarattı ve insanlık onun sayesinde var oldu” diye düşünür. Biz ayetlerdeki sembolü düşünerek bu hikâyeye yeni bir bakış açısı getireceğiz.

 


Hicr 28:  Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."

Hicr 29: Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."


Adem, topraktan yani minerallerden oluşturulup içine ruh üflenerek kompozit olarak oluşturulmuştur. Ayetlere dikkat edilirse ruh üflenmeden önce beden yaratılmıştır. Âdem’in, Âdem olabilmesi için bedene ruhun üflenmesi şarttır. Yani sadece bedenden oluşan şeye Âdem denmez. Bu yaratma işlemi için ne kadar zaman geçtiğini ise. Insan 1: Gerçek şu ki, insanın üzerinden, yaratılış amacına uygun hale gelene kadar, zaman olarak çok çok uzun bir süre gelip geçti” ayetinden anlayabiliyoruz. İnsan oluşumundan önce çok uzun müddet geçmiştir. Bunun sebebi ruh üflenebilecek bir varlığın oluşumu için beklenmesi gerektiği içindir. Bugün insanın yapısına bakarak anlayabiliyoruz ki! insanı, insan yapan beyindeki serebral kortekstir. Beynin gelişim safhasını takip ettiğimizde en dipte “beyin sakı” var. Buradan yürek atışı, soluma gibi temel biyolojik fonksiyonlar yönetilir. Onun üzerinde daha sonra gelişmiş olan bölge var. Burada “sürüngen davranışları” diyebileceğimiz davranışlar yer alır: saldırganlık, bölge sahiplenişi, sosyal hiyerarşi gibi. Onun da üzerinde memeli davranışları taşıyan ”limbik sistem” var. Burada karmaşık duygular, yavrulara duyulan sevgi ve onları koruma içgüdüsü vardır. Nihayet en üstte “serebral korteks” bulunur. Burası en gelişmiş işlevleri üstlenmiştir. Analiz yeteneği, hayal gücü, matematik ve müziğin yaratıldığı yer burasıdır. Görüldüğü gibi insanın, insan olabilmesi için beynin gelişimini tamamlaması gerekmektedir. İnsan 1 ayetinde bahsettiği "çok çok uzun bir süre", bu zamanı anlatır.

Kısacası Âdem, inanılanın tersine evrim sürecini beklemek zorundaydı. Geliştirilen primatın serebral korteksi yeterli gelişme seviyesine ulaştığında ona ruh üflenebilmiştir. Üflenme olayıyla ruhun beyne bağlanabilmesini anlamalıyız.  Ancak o zaman insan, insan fıtratına sahip olabilmiştir. Artık olayları değerlendirme ve yorumlama yetisine kavuşmuştur. Zira, insan ancak bu yetiler sayesinde tekâmül edebilecektir. Birileri; İslam inancındaki “o, ol deyince oldurur inancına ne oldu", diye itiraz edecektir. Aslında o başka bir makale konusudur. O konuyu zamanın yapısı adlı makaleden takip edebilirsiniz.

Hikâyenin devamını Araf süresinden takip edelim.

 


 Araf 10: Sizi yeryüzünde yaşatıyor ve orada ihtiyacınız olan her şeyi de yaratıyoruz, buna rağmen siz, bunun karşılığını dosdoğru vermiyorsunuz.

Araf 11: Sizi kesinlikle Biz yarattık, sonra sizi yaratılış amacınıza uygun olarak şekle sokup düzenledik ve sonra meleklere: "Âdem’e itaat edin" dedik. İblis’in dışında hepsi itaat ettiler. O, itaat edenlerden olmadı.



Bu anlatımda itiraz edilecek, önemli bir husus var. Şeytan kim oluyor da Allah’ın içine kendi ruhundan üflediği bir varlığı, küçük görüyor. Burada bir mantık hatası yok mu? Âdemin bedenine değil ama, içine üflenen şeye saygı duyması gerekmez miydi? Bir melek olmasına rağmen şeytan kendini Allah’tan üstün mü görüyor? Bu tür itirazları daha sonra tekrar dile getireceğiz.

İnsanın kompozit yapısından bahsettik. Bu yapıda ruh asıl, beden ise bir program parçacığıdır. Her iki yapının kendi içgüdüleri vardır. Ruh, sevgi ve vicdan güdülerine sahipken, geri kalan tüm güdüler bedenin yapısından gelir. Yani aslında beden oluşturulurken içine ego, üreme, annelik, kıskançlık, sahiplenme vb güdüler yerleştirilmiştir. Kuran, ruhtan gelen güdülerin haricindeki güdülerin tümüne, şeytan ya da iblis der. Yani, sürüngen ve Memeli beyninin sahip olduğu güdülerin tümü şeytan sembolizmi kapsamındadır.

Şeytan, diye adlandırdığım bu güdülerin amacı; zor şartlar içine bırakılan insanın hayatta kalıp varlığını devam ettirebilmesidir. Zira, ruh ancak bu zor şartlarda gelişme gösterebilmektedir. Yani, ruhun gelişme gösterebilmesi, insanın şeytanıyla beraber dünyada yaşamasına bağlıdır. Ruhun gelişmesini sağlayan şey ise, insanın tekâmül etmesidir. Tekâmül konusunu Ruhun gelişimi adlı makaleden izleyebilirsiniz.

Biz, hikâyemizi Kuran’dan takip etmeye devam edelim.

 


Hicr 30: Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.

Hicr 31: Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.

Hicr 32: Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?"

Hicr 33: İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim."


Ayetlerdeki iblis ile, insanın ego gibi hayvani duyularının kastedildiğini söylemiştik. Ayetlerde oluşturulan senaryoda iblisin isyanı onun cennetten kovulmasını gerekli yapmıştır. Buradaki anlatım aslında zaten pozitif tekâmül edemeyecek olan insana iblislik özellikleri verilerek dünya ortamına gönderilmesidir ki! aynı şeyi Âdem’in de meyveyi yemesi olayında görüyoruz. Aslında bu iki olay, tek olaydır. Yani Âdem’e iblis elbisesi giydirilerek dünyaya gönderilmiştir.  Tek olay, iki ayrı senaryo ile süslenerek anlatılmaktadır. Yalnız iblisin ateşten ya da enerjiden oluştuğu bir tezat gibidir. Aslında iblis dediğimiz etkiler insanda olan elektrik akımıdır. Yani güdülerimizi oluşturan şeyler bir program parçasıdır ve programın çalışabilmesi için elektrik akımı gereklidir. Aslında materyallerden yapılan beden de bir program parçasıdır ama bizler madde bedeni görüyor olmamıza rağmen iblisi göremeyiz. O bizim benliğimizin yapısı içindedir.

 


Hicr 36: İblis: "Rabbim! Öyle ise insanların ayağa kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver" dedi.

Hicr 37: Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin."



İnsanın negatif tekâmüle maruz kalacağı süre kıyamete kadar olan süredir. Onun için şeytana, kıyamete kadar süre verilmiştir. Kıyametten sonra sistem değişeceği için iblis elbisesine gerek kalmayacaktır. Yani, negatif tekâmülün süresi kıyamette son bulacaktır. Aslında her öldüğümüzde, iblis elbisesini bırakıp gideriz. Fakat yeniden doğduğumuzda tekrar iblis elbisesini giyeriz. İnsan için bu süreç kıyamete kadar devam eder.

 


Hicr 39: İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"


Görüldüğü gibi iblis elbisesi sadece dünyada ve kıyamete kadar geçen sürede etkili olacaktır.  Senaryonun ikinci kademesi insanın cennetten kovulmasıdır. 


Araf 19: Ve ey Adem, zevcenle birlikte cennete yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin şu ağaca yaklaşıp da zalimlerden olmayın!” dedi.

Araf 20: Derken şeytan, kendilerine örtülmüş olan ayıp yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve: “Rabbiniz size bu ağacı yalnızca birer melek olmamanız yahut ölümsüzlüğe kavuşmamanız için yasak etti.” dedi.

Araf 21: Ve onlara: “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti.



Daha öncede söylediğimiz gibi, şeytan ya da iblis; Âdem’in hayvansal dürtüleridir. Güdülerinden en güçlülerinden biri egosudur. Ego insana her şeyi yaptırma potansiyeli taşır. İnsanın, egosuna karşı koyması pek mümkün değildir. Onun için insan, dünya hayatına gönderilme senaryosu gereği cennetten kovulmuştur. Kısacası insan, hayvani yönünün farkına varmıştır. Giydiğimiz iblis elbisesi her zaman, kişinin çıkarına karar vermeye çalışır. Karşı tarafın lehine karar veren şey, ruhsal güdülerimizdir ve bu ikisi sürekli çatışır. Aslında karşı tarafın lehine değerlendirmeyi vicdan muhasebesi olarak görmemize rağmen bunu oluşturan şey koşulsuz sevgidir. İnsan geliştikçe melek yönü, şeytan yönüne üstün gelmeye başlar. Bu üstünlüğün oranına göre iyi insan olur.

Bu hikâyelerdeki mantık hatalarına da değinmek gerekir. Zira, sembolik anlatımın değeri daha iyi ortaya çıkacaktır. Birinci olarak şeytan, henüz âdem yaratılmadan önce itiraz ediyor. Olay daha proje aşamasındayken itirazda bulunuyor. Henüz ne Havva yaratılmış, ne de dünyaya gönderilmişler. Henüz, çocukları olacağı bile belli değildir. Olay, “bir beşer yaratacağım, içine ruhumdan üflediğimde sözüyle başlıyor ve şeytan hemen itiraz ediyor. Yani, şeytan kovulduğunda ortada ne Havva ne de çocukları vardır. Fakat ne hikmetse şeytan, tüm senaryoyu daha olmadan biliyor gibi, âdemin çocuklarını kastederek “hepsini mutlaka azdıracağım” diyebilmektedir.  Bu durum senaryonun mantıksızlığını gösterir. Bu durumu açıklama için, ya zamansız bir ortamdan ya da şeytanın geleceği görebilme yeteneğinden bahsetmek gerekir. Her ikisi de hatalıdır. O mekânlarda; Hac 47 ayetinde söylediği gibi, “Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir” diyerek zamanın var olduğunu görebiliyoruz. Geleceği görme işi ise, hiç olamaz. Zira, şeytan geleceği görebilseydi, bir secde yüzünden, tüm geleceğini yakar mıydı? Yani, cezalandırılacağını bilmesi gerekirdi.

Aslında “cennette yasağın ne işi vardı?”, “kovulan şeytan, cennete nasıl girebilir?” ve en önemlisi “Allah’a sezdirmeden, şeytan bu işleri nasıl yapar?” gibi soruları sormadım bile. Tüm bu senaryo hatalarının sebebi, bu olayın yaşanmış bir vaka olmadığını anlatmak içindir. Bu olay tarihsel olarak yaşansaydı, bu şekilde yaşanamazdı. Bu senaryoyu yaşanmış vaka diye düşünmek, şeytanın Allah’a sezdirmeden cennete girebildiği ve karı kocayı kandırdığı anlamı taşır. Bu durumda Allah kandırılabilir ve her olayı göremeyen bir varlık haline gelir. Dediğim gibi, bu senaryo sadece bize bilgi vermek amaçlıdır.

Yapılmaya çalışılan şey, insan denen varlığın, tekâmül ederek bir üst level’e geçmesini sağlamaktır. İnsandaki iblis yapısı, kendini merkeze koyarak bir yaşam tasarlaması demektir. Bunun sebebi de tekâmülün kendine hizmet ile olmasıdır. Bunu sağlayacak olan iblis sayesinde dünyada her türlü kötülük, kan, vahşet olacaktır. İnsanlar kendi çıkarları için başkalarına her türlü eziyeti yapacaktır. Yani iblis tüm gücüyle çalışacaktır. Bakara 30 ayetinde meleklerin “Aa!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın… diye itiraz etmelerindeki sır da bu iblis sembolizminde yatmaktadır. Fakat tüm bu vahşet onların tekâmüllerini sağlayacak ve cehennemde yerlerini alacaklardır. Çok azı tekâmüllerini bitiremediği için cennete gidecektir. Onun için ayetlerde şeytan “pek azı hariç” diyerek çoğunluğun cehenneme gideceğini söyler.

Bu ayetlerden farklı çıkarımlar da yapmak mümkündür. Ayetlerden, insan yapısını da anlayabiliriz. Güdülerimiz olan iblis, içimizden bize hükmetmektedir. İnsanın, iblis yapısı gereği yasakları çiğneme özelliği öne çıkarılmıştır. “Bir yerde yasak varsa, o yasak çiğnenmek içindir” felsefesi gereği, ağaca yaklaşılmıştır. Ayrıca en güçlü iblis güdülerimizden biri de cinselliktir. Ağaç; soyu sembolize eder. Aslında yasak olan şey cinsel birleşmedir. Çiğnenen yasakta odur. Böylece Âdemin nesli oluşmaya başlamıştır.  Üreme ölümlü insan bedenini ölümsüz yapmaktadır. Bu sayede tekâmül edebilecekleri bedenler bulup melek olacaklardır.

Güzel ve sembolik bir anlatım. Aslında cennetten kovuldukları için hem melek hem de ölümsüz olacaklardır. Çünkü tekâmül edebilmeleri için dünyada iblis elbisesiyle yaşamak zorundadırlar. Yani aslında iblis onları kandırmıyor. Cennette kalsaydılar tekâmül edemeyeceklerdi.

 
Araf 22: Bu şekilde onları kandırıp sarktırdı. Bunun üzerine o ağacın meyvesini tattıklarında, ikisine de ayıp yerleri açılıverdi ve üzerlerini üst üste cennet yapraklarıyla yamamaya başladılar. Rableri onlara: "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı, haberiniz olsun bu şeytan size açık bir düşmandır, demedim mi?" diye seslendi.


Âdem hayvansal yönünü fark ettiğinde bu yönünün etik davranmadığını da fark etti. Kötü yönü fark eden şey; ruhunun vicdan muhasebesidir. İnsan, vicdana sahip olmasına rağmen kötülük yapabildiğini gördü. Ve vicdanı bu kötülüğü engellemeye çalıştı. Ayrıca gönderilen dinlerle de bu kötülüklerin önüne geçilmeye çalışıldı. Allah’ın, şeytanın düşman olduğunu söylemesi, dünyadaki tüm dinler tarafından söylenen bir olgudur. “Söylememiş miydim” sözü bu uyarının hep yapılmış olduğunu gösterir. Yani sadece tek bir din kastedilmez.

 
Araf 23: Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!"


İnsanın kötü olacağı ve her türlü melaneti işleyeceği görülüyor. Fakat ona rağmen yine de yaratılmasından vaz geçilmemiştir. Aynı anlatımı Bakara 30 ayetinde de görmüştük. Çünkü insanın çok önemli bir görevi vardır. Hatta bu görevini yerine getirebilmesi için zorunlu olarak kötü olacaktır. Her ne kadar kötü olduğunun farkında olup da vicdanı onu dizginlemeye çalışsa da başarılı olamayacaktır. Bu insana verilmiş o kadar büyük bir yüktür ki! Kuran, Ahzâb 72 ayetinde bu görevi dağların ve taşların bile kabul etmediğini söyler.  Özellikle insan öldüğünde hayvansal güdülerinden kurtulduğu için vicdanıyla baş başa kalır ve yaptıklarının muhasebesini yapar. Sadece sevgiden oluşan ruh, tüm bu yaptıklarından utanır, vicdanı sızlar. Fakat hepsinin olması gerektiği için olduğu, ona anlatılır.

Artık Âdem ile anlatılan hikâyenin tüm insanlığı kapsadığını anlıyoruz. İnsanlık dünyada tekâmül edebilmek için belli bir vakte kadar kalacaktır. Hayatta kalmak için verilen mücadele kıyamete kadar sürecektir. Bu süre içinde birçok kereler ölüp dirilecektir. Her insan birbiriyle mücadele ederek tekâmüle devam edecektir. Ve tekâmül ettikçe kâmil insan olma yolunda ilerleyecektir. Çünkü tekâmül ettikçe melek yönü şeytan yönünü dizginleyecektir. Kuran’ın takva elbisesi dediği şey bu durumu anlatır.

Neden, ille de insana bir iblis elbisesi giydirildiğini anlamak zor değildir. Zira, iblis elbisesi olmazsa, insan dünyada yaşayıp tekâmül edemezdi. Hayatta kalma güdüsü daha uzun yaşamamızı, üreme güdüsü ise neslin devamını sağlar. Sadece sevgiden oluşan biri, her şeyini vereceği için hayatta kalamaz. Bunu annenin çocuğu için yaptıklarına bakarak anlayabiliriz. Eğer sadece sevgi elbisesiyle dünyaya gelseydik tüm insanlar için çocuğumuza duyduğumuz sevgiyi duyacak ve neyimiz varsa onlara verecektik. O durumda bizim yaşama şansımız azalacaktı. Ölmeyi hiç önemsemeyecek ve kısa sürede ölüp gidecektik. O zaman tekamülümüz sekteye uğrayacaktı.

Aslında tek sorun bu değil. Daha büyük sorun ise biz dünyaya kötülüğü deneyimlemek için geliyoruz. Onun için dünyada hem kötülüğe maruz kalmak hem de kötülüğü bizzat yapmamız gerekir. Sadece sevgiden oluşan insan kötülüğe maruz kalabilir ama asla kötülük yapamaz. O zaman tekamülün o ayağı eksik kalır. Örneğin; hırsızlığı ya da tecavüz etmeyi deneyimlemesi gereken bir ruha nasıl kötülük yaptıracaktınız. Bunu ancak iblis elbisesini giyerek yapabilir.

Araf 26’daki takva elbisesinin, “Allah’ın ayeti” olması önemli bir şeye daha vurgu yapar. Takva elbisesi ruhun getirisidir. Yani insanın sevgi güdüsüdür ve melek yönüdür. Bu özelliğin “Allah’ın ayeti” yani delili olması, Allah’ın tamamen sevgiden oluştuğunun göstergesidir.

 
Araf 27: Ey Âdemoğulları! ebeveynlerinizin çirkinliklerini kendilerine göstermek için Şeytan Cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de belâya uğratmasın, çünkü o ve kabilesi sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz cihetten görürler, biz o Şeytanları o kimselerin velileri kılmışızdır ki imana gelmezler.


İblis insanın içgüdüleri olduğu için bizler onu göremeyiz. Onu kendimiz sanırız. Ona uyduğumuz için de o bizim velimiz, dostumuzdur. Bu özelliğimiz sayesinde, Bakara 30’da denildiği gibi dünyada bozgunculuk yapar, kan dökeriz.

Görüldüğü gibi Âdem’in cennetten kovulması tamamen sembolik bir anlatımdır. Elbette insanlığın dünya ortamında tekâmüle sokulduğu bir zaman vardır. Bu senaryo da onu kullanarak, oluşumumuzu açıkladığı için, gerçek olarak algılarız.

Bu tür bir yorumu yalnızca benim yaptığımı sanmayın. Pek çok insan benim bu anlatımıma çok yakın şeyler söylemektedir. Geçmişteki âlimler sembolik anlatımı anlamadıkları için benim bu söylediklerimi söyleyebilme imkânları yoktu. Onun için Kuran, kıyamete yakın kendi üzerinde reform yaparak tüm dünyada dikkate alınan bir şey olacaktır. Geçmişteki insanların bu sembolik anlatımı neden anlayamayacak olduklarını Flynn etkisi adlı makalemi okuyarak anlayabilirsiniz.

Seyfullah DEMİR

Please follow and like us: