Tarihi sürece bakarsak genel yapı olarak gördüğümüz şey sonra gelenlerin öncekilerin bilgilerini alıp bir adım daha ileri götürüp sonrakilere devretmesi şeklinde olmaktadır. Elde ettiğimiz verilere göre bunun tek istisnası Sümerlerdir. Sümerlerin öncüllerinin olmaması yanında başka bir muamma da kurdukları medeniyetin günümüz standartlarına göre bile muazzam olmasıdır.

Öncelikle Sümerlerin kurdukları sistemin hem yönetim olarak hem toplum yapısı olarak hem de bilim olarak seviyesini anlamaya çalışalım.

Sümerler Mezopotamya’da kurulan ilk medeniyetti. Onlardan sonra Akadlar, Babilliler, Asurlular gibi ardılları hemen hemen aynı şehirlerde yaşadıkları için Sümerlere ait olan izler silikleşmiştir. Onun için önce Asur tabletleri bulunmuş ve onların başka bir dilden bahsetmeleri üzerine Sümerlerin varlığı anlaşılmıştır. Bizler Sümer gelenek, görenek ve bilimsel verilerinin çoğunu ardıllarından öğrenmekteyiz.

Sümer bilgilerinin, sonra gelenler tarafından bir miktar değiştirilerek taklit edilmesi, Sümerli bir yazar olan Ludingirra’nın yaşam öyküsünü anlatan 3. Tablette şöyle eleştirmekteydi:

Bu Yeni Yıl törenimize de yabancılar hemen sahip çıktılar. Bizim değil onlarınmış gibi, Tanrıçamızın adını İştar, Tanrımızın adını da Tammuz şeklinde değiştirerek, buna sarıldılar. Başka ülkelerde yaşayan kendi soydaşlarına da öğrettiler.  Böylece sınırlarımızı aşarak her tarafa yayılmaya başladı bu tören. Bilinmez belki bundan yüzlerce yıl sonraya kadar etkileri sürer de kimse, kimden ve nereden kaynaklandığını bilemez ve anlayamaz. Ne yazık, ne acı değil mi?” Muazzez İlmiye Çığ Sümerli Ludingirra Sayfa 25 (Akad Tanrısı İştar= Sümer Tanrısı İnanna, Akad Tanrısı Tammuz= Sümer Tanrısı Dumuzi)

Sümerli Ludingirra’nın bu endişesinde onun ne kadar haklı olduğunu tarih göstermiştir. Fakat bilgileri kendi malı yapan o toplumlar bile, Sümer’in muazzam bilgisini tamamen kendilerine mal edemediler ve aciz kaldıkları yerde sığındıkları Sümer bilgilerini deşifre etmek zorunda kaldılar.  Böylece bizler geçte olsa, Sümerlerin başarılarından haberdar olduk.

Zaman içinde; yılın neden 12 ay; dairenin, neden 360 derece; saatin, neden 60 dakika olduğunu unuttuk. Bu tür pek çok bilgiyi ilk duyduğumuz kişilere ya da medeniyete atfettik. Oysa bu gün görebiliyoruz ki medeniyetin kökeni bize öğretilenin çok ötesinde…

Öncelikle Sümerlerin neyi başardığına ait birkaç çarpıcı örnek sunmak gerek. Öncelikle matematikteki başarılarından birkaç örnek sunmak onları daha iyi anlamamızı sağlar.

Öncelikle Sümerler, 60 tabanlı sayı sistemini kullandıkları için onlarda 60’ın ast ve üst katlarının büyük önemi var. Nasıl ki 10 tabanlı bir sistemde 10 ve katlarının değerli olduğu gibi. Bu durumda bir dairenin iç acıları toplamının 360 olması 6 tane 60 demektir ki bu 10 tabanlı sistemde 1 tane 10 anlamına gelir. Eğer 10 tabanına göre dairenin iç açısı bulunsaydı 1 tane 10 yerine 10 tane 10 ya da farklı büyüklükte başka bir rakam tercih edilirdi. Çünkü 1 tane 10 küçük bir rakamdır ve ast katları açısından hesaplarda sorun çıkarabilirdi. İşte bu sebeple bizler tarih içinde medeniyetten medeniyete aktarılan bu bilginin kaynağı kaybolmasına rağmen kullanmaya devam ediyoruz. Bu gün bilimsel problemlerde dairenin iç açısını 360 derece yerine 400 radyan (40 tane 10) olarak kullanmaktayız. Çünkü 10 tabanlı sistemle daha uyumludur.

Tıpkı Âdemin yaratılması ya da Nuh tufanı gibi mitolojilerin Tevrat’a dayandırılması gibi. Oysa onlar gibi pek çok bilginin kaynağının Sümer olduğu artık bilinmektedir.


Şekil 1 M.Ö. 1700’lü yıllara ait matematik içeren tablet

Sümerlerin matematik konusunda geldiği noktayı anlamak için Sayın İbrahim Okur’un Sümer Matematiği ve Sayıların Gizemi adlı kitabını okumak gerek. Ben oradan birkaç örnek alacağım. Fakat belirtmeliyim ki elimizdeki tabletler MÖ 1700’lü yıllara aittir. Fakat benim düşüncem kesinlikle bu tabletlerin asılları ilk baştan itibaren mevcuttu. Sümerler muazzam bir bilgi sistemi kurmuşlardı. Bir okulda edinilen bir bilgi eğer değerliyse hemen çoğaltılarak diğer şehirlerdeki okullara gönderilirdi. Onun için pek çok tabletin kırık olan tarafı başka bir yerde bulunan sağlam bir tablet sayesinde okunabilmiştir. Eskiyen tabletler yenileriyle değiştiriliyordur. Böylece ilk tabletler bir şekilde yok olmuş olmalıdır.


Şekil 2 Şekilde verilenlere göre x ve y’nin bulunması. Tabletin arkasında 60 tabanına göre çözümü var.

Şekil 1’de bir kenar 3060 olan bir karenin köşegen hesabı var.60 tabanlı sistemde 30 rakamı 10 tabanlı sistemde 0,5 rakamına denk gelir. Buna göre köşegen   rakamına denk gelir Fakat tablette iki sayı var. Üstte olan 1.24.51.10 sayısı ’nin değeri olan 1,41419444, altta olan 42.25.35 ise  değeri olan 0,70704167 rakamına denk gelmektedir. İsteyenler http://ghiorzi.org/sexagesi.htm sitesinden rakamları çevirebilir. Gördüğünüz gibi gerçek değere oldukça yaklaşmışlar. Virgülden sonra 4 rakama kadar doğru bulmuşlar. Bu rakamları ölçekli geometri çizerek bu hassaslıkta ölçemezlerdi. Tablette nasıl çözdükleri yazmıyor ama hesap yaparak buldukları kesin.

’yi nasıl bulduklarını yazmışlarsa bile, henüz elimizde çözümü gösteren tablet yok ama çözümünü verdikleri ikinci dereceden bir denklemin tableti var. Onu da buraya almak istiyorum.

Soru: köşegeni ve alanı bilinen bir dikdörtgenin kenar uzunluklarının bulunması.

 Kolaylık olması açısından ben alanı 12 cm2 ve köşegeni 5 cm alarak, soruyu çözeceğim. Amacım ne kadar muazzam bir şeyi başardıklarını anlatabilmek. Önce Pisagor’un dik üçgenler bağıntısından yararlanarak x2+y2=52 denklemiyle dikdörtgenin alan formülü olan x.y=12 denklemlerini birleştirerek x2-7x+12=0 gibi ikinci dereceden bir denklem elde ederiz. Bu ikinci dereceden denklemi çözerek kökler olan x=4cm, y=3cm değerlerini bulmuş oluruz. Günümüzde bile pek çok kişinin bu problemi çözemeyeceği aşikârdır. Gördüğünüz gibi ciddi matematik bilgilerine sahip olmuşlar. Bizler daha önce bu tür şeylerin çözümünü ilk Yunan medeniyetinin bulduğunu sanıyorduk. Pisagor Anadoluludur ve eğitimini de Anadolu’da almış ama Yunanistan’da öğretmenlik yapmıştır.

İlginçliklerin bunlarla bittiğini düşünmeyin. Örneğin “Plimpton 322” denilen bir tablet daha var. Netten araştırırsanız daha geniş bilgilere ulaşabilirsiniz. Ben UNSW Bilim Fakültesi’nde matematik ve istatistik doktoru olan Daniel Mansfield’in yazdıklarıyla yetineceğim. Plimpton 322 tabletini kastederek; “Bu zamana kadar büyük bir gizem olan ise amacıydı: Antik dönemin yazmanları, niçin tabletin üzerindeki sayıları oluşturup sıralamak gibi karmaşık bir görevi gerçekleştirdiler? Çalışmamız ortaya koydu ki, Plimpton 322, dik üçgenlerin şekilleri açılar ya da dairelere bağlı değil, oranlara dayalı özgün bir trigonometri aracılığıyla tarif ediyor. Bu şüphe götürmeyen bir dehayı kanıtlayan büyüleyici bir matematiksel çalışma. Tablet yalnızca dünyanın en eski trigonometrik tablosunu içermiyor, ayrıca bu, Babillilerin aritmetik ve geometriye dair oldukça farklı yaklaşımlarından ötürü, tam bir kesinliğe sahip tek trigonometrik tablo. Bu da demek oluyor ki tablet günümüz dünyasıyla epeyce bir alakalı. Babillilerin matematiği 3000 yıldır demode kalmış olabilir, fakat alan ölçümlerine, bilgisayar grafiklerine ve eğitime uygulanabilecek muhtemel pratiklere sahiptiler. Bu, bize antik dünyanın yeni bir şeyler öğrettiği nadir örneklerdenhttps://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2017/10/01/babil-tableti-plimpton-322-simdiye-kadar-dusunuldugunden-daha-ustun-bir-matematik-mi-iceriyor/

Nette bu tür ilginç konuları açıklayan pek çok blok var. İsteyen yararlanabilir ama pek çok blokta yabancı dil gerektiğini unutmayın.

Sümerlerde matematik sadece matematik değildi. Aynı zamanda onların diniydi. Örneğin 60 rakamı An olarak anılırdı. Bu aslında en büyük tanrılarının adıydı. Yani en büyük tanrıları matematikle özdeşti. Böylece rahipler ya da okuyanlar aslında bu işi matematik öğrenmek için değil tapınmak için yapmaktaydı. Yani bu gün namaz kılmak gibi o zamanda matematikle uğraşmak bir ibadetti. Matematiğin din olması olgusu Yunan’a kadar gelmiş ve Pisagor matematik kurallardan oluşan bir din kurmuştu. Elbette bu çok doğaldı. Çünkü Pisagor Mısır ve Babil’de eğitim almış ve her iki yerde de onu eğitenler zamanın din adamlarıydı. O din adamları Pisagor’a matematik değil kendi dinlerini öğretmişlerdi. Yani her iki kültürde de matematik demek din demekti… Elbette bu durum sadece matematikle sınırlı değildi…

Günümüzde din; insanların kendilerini ve tabiatı aşan, kaderlerini elinde tutana karşı hissen ve davranışlarıyla, sevgi, korku ve huşu duyguları içinde yönelmeleri; iman ikrarı, ibadet, ayin ve törenlerle yüce tanrı veya ilahi varlıkların rızasını kazanmaya, kurtuluşa ulaşmaya çalışmaları, böylece bir hayat tarzı ve cemaat oluşturmalarını mümkün kılan önemli bir müessesedir. (Bayladı, 1998: 11) Fakat Sümerler için din yaşamın kendisidir. Onlar için dinden başka bir yaşam tarzı düşünülemez. Ben tanrıların buyruklarının yapılmadığında ceza verildiğine dair bir kayıt görmedim. Anladığım kadarıyla ilk dönemler “Me” denilen ve iyi ya da kötü olan tüm davranışları düzenleyen bir porspektüsler dizisi uygulanıyordu. Cezaya da gerek yoktu. Çünkü o porspektülere uymayan zaten başarılı olamazdı. Örneğin “dericilik” Me’sine uymayan deri işlemeyi başaramayacaktır. Rahiplik Me’sine uymayan da başarısız olacağı için görevinden alınırdı. Onun için uymamak gibi bir alternatif pek düşünülmezdi. İyi ya da kötü derken yönetimden rahipliğe, tarımdan adalete, hırsızlıktan faişeliğe kadar hemen her şeyin Me’si vardı. Ne yazık ki hiç Me bulamadık. Fakat kenarda köşede kalan bir uygulamanın bu Me’lerin uygulanmasıyla ortaya çıkmış olma ihtimali var. O uygulama Me’ler hakkında bize bir fikir verebilir. Sayın Muazzez İlmiye Çığ hanımefendi Sümerli Ludingirra adlı eserinde “Fallusu öpme” Me’sinden bahsetmektedir. Yunanistan’ın Tyrnavos’un sakinleri her yıl Lent döneminin ilk Pazartesi günü fallus (penis) hakkında deliye dönüyor, açık saçık şarkılar söyleyip yoldan geçenleri maket penisleri öpmeye zorluyorlar. Pagan bereket festivali Yunanistan’daki en ünlü eğlencelerden biri. Bu festival büyük bir ihtimalle Sümerlerin bu Fallusu öpme Me’sinden kalan bir gelenek olmalıdır. https://bianet.org/biamag/dunya/107492-yunanistan-da-fallus-festivali

Tabletlerden okunabilen Me listesi: “(1) efendilik; (2) tanrılık; (3) yüce ve sonsuz taç; (4) krallık tahtı; (5) yüce krallık asası; (6) kraliyet alametleri; (7) yüce kutsal alan; (8) çobanlık; (9) krallık; ( 10) sürekli hanımlık; (11) “tanrısal hatun” (rahiplik görevi); , (12) işib (rahiplik görevi); (13) lumah (rahiplik görevi); (14) gutug (rahiplik görevi); (15) doğruluk; (16) ölüler diyarına iniş; (17) ölüler diyarından çıkış; (18) kurgarru (hadım); (19) girbadara (hadım); (20) sagursag (hadım); (21) savaş sancağı; (22) tufan; (23) silahlar; (24) cinsel ilişki; (25) fahişelik; (26) yasa; (27) iftira; (28) sanat ; (29) kült odaları; (30) ‘göğün hizmetkarları;’ (31) gusilim (müzik aleti); (32) müzik; (33) yaşlılık; (34) kahramanlık; (35) kudret; (36) düşmanlık; (37) dürüstlük; (38) kentlerin yok edilişi; (39) ağıt; (40) yüreğin sevinci; (41) yalan; (42) asi ülke; (43) iyilik; (44) adalet; (45) ahşap işleme sanatı; (46) metal işleme sanatı; (47) yazmanlık; (48) demircilik sanatı; ( 49) deri işçiliği sanatı; (50) duvarcılık sanatı; (51) sepet örücülüğü sanatı; (52) bilgelik; (53) dikkat; (54) kutsal arınma; (55) korku; (56) dehşet ; (57) didişme; (58) barış; (59) bezginlik; (60) zafer; (61) öğüt; (62) sıkıntılı yürek; (63) yargı; (64) karar; (65) lilis (müzik aleti); (66) ub (müzik aleti); (67) mesi (müzik aleti); (68) ala (müzik aleti). (Tarih Sümer’de başlar Samuel Noah Kramer :129)

Sümerlere ait tarihsel belgeler incelendiğinde, ilk edinilen intiba burada inanç âleminin bütün yaşayışa hükmettiğidir. Sümer tarihinde, başlangıcından sonuna kadar dev mabetler, sayısız dini kitabeler, şehirlerin her yanında semaya yükselen basamak kuleler ve her kutsal binanın duvar kalıntıları arasında bulunan adak sunma tasvirleri, onların bütün yaşayışlarını dine adadıklarını doğrulamaktadır (Schmökel, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/748/9576. pdf, Erişim: 04/05/2011: 198).

Fakat Yunanlı Euclides, Eflatun ve Aristo gibi âlimler, yaşadığı devirlerde, bugün için bilinen ilmi gerçeklerde hataya düşmüşlerdir. Bu filozofların felsefeleri, modern matematiğin kurucusu Descartes (1596-1650) ve Newton (1564-1642) kadar, modern fiziğin kurucusu Galile (1564-1642) ve modern kimyanın kurucusu olan Lavoisier (1743-1794) zamanına kadar iki bin yıllık bir gecikmeye neden olmuşlardır. Eğer Yunan’lılar Euclides, Eflatun ve Aristo yerine Archimedes’i izlemiş olsalardı, Descartes, Newton, Galile ve Lavoisier’in kurdukları modern ilme iki bin yıl önce ulaşır ve bugün içinde bulunduğumuz medeniyete iki bin yıl önce varılırdı. Yani, Archimedes’le Newton, Galile ve Lavoisier arasında tam iki bin yıllık ilmi boşluk vardır. Bu boşlukta kolay kolay doldurulamaz. Bu nedenle, Yunan’lıların medeniyetin ilerlemesine iki bin yıllık bir gecikmeye sebep oldukları da bir gerçektir. Avrupa’da uzun yıllar egemen olan ve hüküm süren skolastik düşüncenin temeli Yunanistan’da atılmış ve İtalya’da geliştirilmiştir. Bu nedenle de uzun yıllar bu skolastik düşünce yenilememiştir. Bu uğurda çok sayıda ilim adamı yok edilmiştir. https://www.matematikciler.com/pisagor-mo-596-500/

Yunanlıların sayı sisteminde Mısırdan etkilenmiş olmalarına rağmen 60 tabanlı Babil matematiğini kendi sistemlerine çevirebilmişlerdi. Böylece günümüzde kullanılan sisteme yakın bir sistem ortaya çıkmış oldu. Günümüzden farklı olarak en önemli sorun, sıfırın olmamasıdır. Anladığım kadarıyla Yunan rakam sistemi hem Babil’den hem de Mısır’dan etkilenmiş. Babil 60 tabanlı konumluyken, Mısır 10 tabanlı toplamalıydı. Yunanlıların 10 tabanlı ve toplamalı sistemi Mısır’dan etkilenmiş olmalı. Fakat sayılara verdikleri semboller tıpkı günümüz sayı sistemine benzer olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse 657 sayısı Roma sisteminde DCLVII olarak yazılır. İki rakam alt alta yazarak toplanmaz. Oysa Yunan sisteminde günümüzdeki gibi semboller farklı olsa da 657 sayısı 3 rakamla temsil edilirdi. 600 rakamının sembolü X, 50 rakamının sembolü N ve 7 rakamının sembolü Z yan yana (XNZ) yazılır ve sayı bu üç rakamın toplamından oluşmuş olurdu. [ https://docplayer.biz.tr/18497001-Yrd-doc-dr-nuray-caliskan-dedeoglu-ilkogretim-matematik-egitimi-ndedeoglu-sakarya-edu-tr-matematik-tarihi-aritmetik-islemler.html]

Yunanlılar Anadolu’yla iç içeydiler. İyon devleti İzmir ve havalisinde kurulmuştu. Sümer’den yola çıkan bilgi Asur’lu tüccarlar sayesinde Anadolu’ya gelmişti. Hititler o bilgiyi batı Anadolu’ya kadar taşımıştı. Yunan medeniyetine bilgi sağlayan İyon devleti de batı Anadolu’da kuruluydu ve Sümer bilgileri onlara da gelmişti. Yunan bilginleri hem Anadolu’da hem de Mısır’da eğitim almışlardı. Bilgiye ulaşan bazı insanlar Yunanistan’a göç edip oralarda okullar kurmuşlardır. Çünkü zamanın ruhu ve yönü öyle olması gerektiği içindir. Yani Yunan’da yeşeren bilimin kökü Sümer’e dayanır.

Roma medeniyeti dünyada uzun bir süre egemen olmasına rağmen, modern matematiğin Yunan’dan bu kadar etkilenmesinin sebebi bu sayı sistemidir. Bu sisteme sıfır eklenmiş ve ilk 10 rakama isim verilerek diğer tüm rakamlar oradan türetilebilmektedir. İngilizlerde ilk 12 rakam, başka bazı dillerde ise 10’un katlarına da farklı adlar verilmiştir. Fakat bu durum sistemde bir sorun oluşturmaz.  

Şu ana kadar Sümer’in bilim üzerindeki etkisini inceledik. Fakat Sümerler her konuda dünyaya etki etmiştir. Örneğin dini sistemler, tamamen birbirini etkileyen şekilde günümüz dinlerine kadar gelmiştir. Edebi eserlerde bile taklit devam etmiştir. Tıpkı matematikte olduğu gibi biraz değişiklikle taklit gelenek olmuştur. Taklit etmek yerine, tekrar demek daha doğru bir anlatım olurdu. Çünkü bu günkü eğitim sistemimizde de benzeri var. Örneğin orta okuldan itibaren kümeler konusunu hep işlemiştik. Lise ve üniversitede de aynı küme konusunu görünce şaşırmıştım. Fakat orada küçük bir tekrardan sonra daha gelişmiş olarak görmüştük. Sanki bu taklit geleneği ona benziyor. Her medeniyet aynı durumu tekrar yaşıyor ama sanırım biraz daha gelişmişini yaşamıştır.

Aristo’ya göre tüm maddeler dört elementten oluşmuştur. Bunlar; ateş, su, toprak ve havadır. Bu elementleri Aristo Sümer tanrılarından esinlenerek oluşturmuştur. Çünkü Sümer’de dört yaratıcı tanrı vardı.  Yer, Gök, Hava, Su Tanrıları yaratıcı tanrılardı. An gök tanrısı, Enlil Hava tanrısı, Enki Su tanrısı ve Ninhursag/Ki büyük toprak ana tanrısı olarak isimlendirilir. İşte bu tanrılar zaman içinde Aristo’ya gelince tanrılık vasfından, elemente dönüşmüş olmalıdır. 

Her konuda zaman geçtikçe, gelişim ilerlemesine rağmen, yönetim sisteminde aynı şeyi göremiyoruz. Sümerler ilk zamanlarda Site adı verilen, şehir devletlerinden oluşurdu. Her site başlı başına bir devletti. Patesi adı verilen bir prens şehri tanrı adına yönetirdi. Patesi aynı zamanda şehrin başrahibiydi. Bu bakımdan hem dini hem siyasi yetkilere sahipti. Sümerlerde yönetim tarzının teokratik olduğunu söyleyebiliriz. Yönetim babadan oğula geçmez, tanrı adına ona layık rahip, yönetime gelirdi. Ayrıca iki adet meclis vardı ve yöneticiler en az bir meclisin onayını almak zorundaydı. Sümer’de yönetici olabilmek için rahiplik sisteminde çok zeki ve çalışkan olup göz doldurması gerekiyordu. Başka türlü, o makamlara gelinemezdi. Oysa daha sonraları despot “dediğim dedik” krallar oldu. Demokrasi gelişene kadar binlerce yıl bir daha Sümer’in ilk dönemlerindeki yönetim seviyesine çıkılamadı.

Sümer’de her şehirde mahkemeler vardı. Hatta Nippur’da yöresel mahkemelerin çözemediği sorunların çözüldüğü yüksek mahkeme vardı.

Her şehrin bir tanrısı vardı ve şehrin önemini belirleyen şeyde tanrının panteondaki yeriydi. Nippur’un önemini belirleyen şey yaratıcı dört tanrıdan biri olan Enlil’in bu kentin kurucusu olduğuna inanılıyor olmasıydı. Sümer’de her şey tanrılara bağlıydı. Her karar ya da gelişme onlar sayesindeydi. Çünkü bir Sümer tableti “Güzel görünen ne varsa, tanrıların lütfuyla yaptık” der. [Muazzez İlmiye Çığ Sümerli Ludingirra]

Sümer’in dünyayı şekillendirmesinin en önemli nedeni tarım şekliydi. Aynı dönemlerde Mısır Medeniyeti de vardı. Hatta Yunanlı matematik ve filozofların hemen hepsi Mısır’da rahiplerden ders almasına rağmen taklit edilen Sümer olmuştur. Çünkü Mısır’da olan tarım Nil’in taşmasına dayalı bir tarıma sahipti. Bu tür tarım dünyanın başka hiçbir yerinde olması pek mümkün olmadığı için taklit edilemezdi. Aynı durum Çin içinde geçerlidir. Çin medeniyeti de kendi içinde kaldı. Çünkü pirince dayalı tarım, çok su isteyen zor bir tarımdır. Oysa buğday ve türevleri dünyanın pek çok yerinde taklit edilerek ekilebilmiştir. Böylece insanların derdi olan yiyecek sorununu çözmek istemeleri Sümerlerin taklit edilmesiyle sonuçlandı. Taklit sadece tarımda olmamıştır çünkü kazma ya da sapan tanrısal figürlerdir. O zamanki insan Sümer’de nasıl uygulanıyorsa onu taklit ederek almıştır. Elbette herkes kendi gelenek ve göreneklerini de işin içine katarak kabul etmiştir. Böylece Sümerler yiyeceğe bulduğu her yerde uygulanabilir çözüm sayesinde, tüm dünya medeniyetlerine etki etmiştir. Amerika’nın mısır olan üretimi bile Amerika’nın keşfinden sonra buğdaya dönmüştür. Bugün dünyanın en büyük buğday ihracatçısı Amerika’dır.

Bu açıklamalara bir de görünmeyen etkinin varlığını da eklemek gerekir. Aslında görünmeyen etki demek çok doğru değil. Çünkü bu etkiyi anlatabilmek için Sümerler bas bas bağırmışlar, her tablette adlarını yazmış ve anlatmışlar. Fakat günümüzde aynı etkenleri görmediğimiz için yok farz ediyor ve yöneticilerin halkı kandırmak için kullandığı güç olarak düşünüyoruz. Çünkü günümüzde tanrı figürü insanları sindirmek için kullanılan bir metadır. Kimse tanrıyı görmemiş veya varlığını kanıtlayamamıştır. Oysa Sümerler Tanrı diye anlattıkları, aralarında yaşayan kanlı canlı insanlardı. Tek farkları uzun ömürleri ve çok şey bilmeleriydi.

Sümerlerin ya da ardıllarının o kadar tablette yalan yazmış olmaları mümkün değildir. Onun için bazıları bu boşluğu doldurmak için yorumları “uzaylıların bizi oluşturup eğittiği” yönünde olmaktadır. Fakat sistemi tanımlayıp nasıl olabileceğini anlatabilmek için bir sisteme oturtmak gerekir. Benim düşünceme göre:

İnsanoğlu dünyada ilk insanlık değildi. Bilim teknikteki bir makaleye göre yirmiden fazla hominid türü bulunmuştur. (Bilim Teknik Nisan / 2003 “Atalar O Kadar Çok mu?”) Bilimin düşüncesi, hepsinin belli bir seviyeye kadar zekâ geliştirip sonra yok olduğu yönündedir.  Sadece insan aya gidebilecek kadar gelişebilmiştir. Bu çok bencilce bir düşüncedir. Daha önceki türlerin zekâ olarak geri olduğunu gösteren biyolojik bir verimiz yoktur. Örneğin Neandertallerin buzul çağını aşabilmiş olmaları sebebiyle çok zeki olmaları gerektiği ortadadır. Bazı bilim insanlarına göre biyolojik yapıları konuşmaları gerektiğini göstermektedir. Irakta bulunan Şanidar mağarasında yapılan kazılardan anlaşıldığına göre; ölülerini gömdükleri, hatta tören düzenledikleri ve yaşlılarına baktıkları anlaşılmıştır. Bence o türlerin daha önce bizim gibi dünyada yüksek teknolojiye ulaştıkları açıktır. Fakat bilimin bizden önce başka tür yoktu kabulü gözlerimizi köreltmiştir.

Ben bu Sümer tanrılarının kimliği hakkındaki ilk ipucunu Tevrat’taki bir ayette görmekteyim.

Yaratılış 6. 4. İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Bu ayetteki “İlahi varlıklar” ismi Sümerlerin tanrı diye adlandırdıkları bu varlıkları kastettiğini kabul ederek çözüm arayışına gireceğim. Bu gün karşımızda kanlı canlı olmadıkları için onların hiç var olmadıklarını düşünüyoruz. Oysa bir Sümerlinin hiçbir tereddüdü yoktur. Sümerlileri hayalperest insanlar konumundan çıkarmak gerek. O insanlar gördüklerini ve yaşadıklarını yazdıklarını kabul etmemiz gerekir. Elbette onlarında olayları mitolojiyle süsleme hakları vardır. Eğer Sümerliler haklı ise bu görevlilerin tüm işi bizi medeniyet seviyesine ulaştırmak olduğunu anlamalıyız. Çünkü yazılan hemen her tablet bu yönde bilgiler vermektedir. Hatta zaman içinde isimleri değişse bile aynı işi farklı farklı yer ve topluluklarda gerçekleştirdikleri görülmektedir. Dünya üzerinde oluşan her medeniyetteki tanrı figürlerinin aynı varlıklardan bahsettiğini düşünmekteyim.

İşte bu varlıkların kimler oldukları sorusu can alıcı sorumuzu oluşturmaktadır. Bir kabul yaparak bu varlıkların bizden önce yüksek teknolojiye ulaşmış dünyalı bir türden kalan son insanlar olduklarını düşünelim. Bu düşünceye karşı çıkmadan önce elimizdeki delilleri okumanızı öneririm. Çünkü elimizde ciddi deliller var. Bu sitenin diğer makalelerinde bu delilleri okuyabilirsiniz.

Fakat bunu hep dünyada insanlar arasında yaşayarak yapmadılar. Çünkü insanlık geliştikçe yöntem değişikliği yaptılar. Ayrıca hep tanrı rolü üstlenmediler. Bazen içimizden biri olarak bir icada parmak bastılar bazen bir filozof olarak bazen bir yönetici olarak dünyaya yön verdiler. Geçmişte insanların vahiy ya da sezgi alabilecek gelişim seviyesinde olmadıklarını düşünüyorum. O dönemlerde bu işi kendileri yapıyordu. Daha sonra bunu insanlara yaptırmışlardır.

Öyle sanıyorum ki Sümerler bile tarih sahnesinden çekilmeden onlar insanların arasından çekildiler. Yönetimi irtibatta oldukları yöneticiler aracılığıyla yaptılar. Hatta daha sonra onlarla da ilişkilerini kesmişlerdir. Bu süreci Tevrat’la bize aktarmışlardır. Örneğin Musa ile Firavunun mücadelesi; İnsanlığın tanrı krallar aracılığıyla yönlendirilmesinin sonu, peygamberlik döneminin başladığını anlatır. Elbette yönlendirme tamamen vahye dönüşmemiştir. İbrahim Peygambere gözüken tanrı, arada müdahaleler yaptıklarını sembolize eder. Hatta Yakup peygambere güreşte yenilen Tanrı, aslında artık tanrının fiziksel yönlendirmesinin sonunu işaret ediyor olabilir. Fakat fiziksel olmazsa da manevi olarak yönlendirme günümüzde de devam etmektedir.

Önemli yönlendirmeleri incelediğimizde karşımıza birden ortaya çıkan medeniyetleri görüyoruz. Sümer ilk ve canlı kanlı müdahale idi ama ondan sonra önemli başka müdahaleler devam etti. Her ne kadar Sümer ardılları tarafından taklit edildiyse de mutlaka onların yaptıkları değişikliklerde tanrıların parmağı vardır. Fakat asıl ciddi müdahale Yunan ve Roma medeniyetlerinin oluşumunda yapılmıştır. Elbette bu süreçte Mısır, İndus, Maya, Aztek veya İnka medeniyetlerine de müdahale vardır. Fakat ben daha çok, dünyayı bu günkü hale getiren süreçle ilgilendiğim için Sümerler ve ardıllarıyla ilgileniyorum.

Peki, bu süreçlere tanrıların müdahalesi nasıl olmaktadır. Benim anladığım pek çok yol izlenmektedir. Bu yollar içinde direk görüşmenin yanında sihir, kehanet, rüya, görüm, vahy ve sezgi kullanılmıştır. Peygamberlerin vahy yöntemiyle bilimin sezgi, az da olsa rüya yöntemiyle yönlendirildiğini biliyoruz. Bu konuları daha detaylı buradan ve buradan okuyabilirsiniz. Geçmişte insanlık vahiy ve sezgi alabilecek kadar gelişmemiş olduğu için direk ya da rüya kullanılmış olsa da çoğunlukla sihir, kehanet gibi yollar tercih edilmiş olmalıdır. Çünkü her kralın mutlaka bir büyücüsü ya da kâhini vardı. Onlar krallara tanrıların isteğini iletirdi. Fakat bunlar dünyada yön değişikliği yapabilecek durum oluşturmazdı. Benim tahminim Sümer, Yunan, Roma medeniyetleri birebir görüşmelerin de kullanıldığı bir süreçti. Onun için çok etkili olmuşlardır. Fakat istenen oluşturulduğunda direk görüşmeler hemen sona ererdi. Sanırım bu medeniyetlerdeki ilk kralların ahit sandığı benzeri bir iletişim aracı vardı. Ahit sandığı derken ille bir cihazdan bahsetmiyorum. Bu cihaz iyi bir kâhin de olabilir. Yani Tevrat’taki ahit sandığı bile bir semboldür. İnsanlığı yönlendirildiğinin sembolüdür.

Yönlendirmelere tarihi süreçten örnek vermek gerekirse biri; Sfenks’in bacakları arasına konulmuş bir taşa, kazılı efsane metnine göre, Sfenks, M.Ö 1419 yılında IV. Tutmosis’in rüyasına girmiş. “Beni kumdan kurtar ki firavun olasın” demiş. Böylece Sfenks belki de yok olmaktan kurtarılmıştır. Ya da başka amaç güdülmüş olabilir. Başka bir örnek ise Likya uygarlığında yapılmış 12 tanrı stelleri var. Bu Stellerin üzerinde “Tanrının emri üzerine” notu düşülmüş. Arkeologlar bu emrin rüyada verildiği üzerine hemfikirdir ama ben o kadar emin değilim. Yüz yüze görüşme yapılmış olabilir.

Antik dünyada kehanet sisteminin ne kadar önemli olduğunu anlatan birkaç örnek vermek isterim. Antik Yunan dünyasının birçok farklı kehanet merkezi vardı, fakat Delphi en yetkin bilgi ve kehanet merkeziydi. [ http://www.mistikalem.com/kose-yazisi/delphi-tapinaginin-unlu-kehanetleri-ve-ruyam/8895]

Burasıyla ilgili kayıtlarda ki ilk örnek; Lydia’lı Croesus, çok meşhur, çok zengin, çok güçlü bir kraldı ve bir başka krala, bir başka antik kültüre, Pers imparatorluğuna karşı savaş açmayı planlıyordu. Bu planını hayata geçirmeden evvel Delphi’ye delegelerini gönderdi ve Perslere savaş açıp açmaması gerektiğini sordurdu. Kâhinin cevabı “Perslere savaş açarsan, büyük bir imparatorluğu yok edeceksin” oldu ve kral bunun harika bir fikir olduğunu düşünerek savaşa girdi. Ne var ki kendi imparatorluğunu yok etti.

Aslında kahinlerin verdiği cevaplar kolay anlaşılır cevaplar değildir. Gerçek anlamı zamanı gelmeden pek anlaşılmayan cevaplardır. Güzel bir örnek; Sparta’lı Phalantus Delphi’ye bir koloni kurmak hakkında soru sorar, aldığı cevap ise “Açık bir havadan yağmur yağdığını gördüğünde, toprak elde etmeli ve koloni kurmalı” idi. Bu konuda çok fazla düşünmez ve İtalya’nın güneyine hedefi doğrultusunda gider, ancak hiçbir şekilde bir koloni elde etmeyi ya da kurmayı başaramaz. Birkaç başarısız girişimden sonra ise iyice çaresiz hisseder, birden ona verilen kehaneti hatırlar ve yağmurun açık bir havadan yağmasının imkansızlığını düşünerek daha da kötü hisseder, üzüntülü bir şekilde karısının kucağına başını koyar. Karısı ise onu bu kadar çaresiz ve üzgün görmesi nedeniyle ağlamaya başlar ve gözyaşları yanaklarından Phalantus’un yüzüne damlar. O an Phalantus kehanetin anlamını kavrar, çünkü karısının ismi Aethra’dır ve antik Yunancada açık hava demektir. Ertesi gün de Sparta’nın meşhur kolonisi Tarentum’u kurmayı başarır. http://www.mistikalem.com/kose-yazisi/delphi-tapinaginin-unlu-kehanetleri-ve-ruyam/8895

Daha yakın zamana gelirsek Osmanlı padişahlarının bile kahinlere danıştığı gerçektir. [http://www.hurriyet.com.tr/murat-bardakci-abdulhamid-gelen-yeni-yuzyili-falcilara-sormustu-39093955]

Bu sistemde din adamının yeri çok önemlidir. Her şey onlar üzerinden organize edilebilme imkânına sahiptir. Bir inancın organizesi için din adamları kullanılır. Tıpkı Pavlos’un Hristiyanlığı kendi gördüğü vizyonlar sayesinde oluşturması gibi. Elbette tüm din adamları öyle kullanılmaz ama dinin unutulması, bir köşeye atılması ya da ihmal edilmesi onlar sayesinde engellenir. Demokles’in kılıcı gibi, insanların üzerinde sürekli bir din baskısı olmuştur. Görüldüğü gibi dünyanın geleceğini şekillendirmek için dünyada en az bir yöntem her zaman olmuştur. Zaten dünyanın şekillenmesine sebep olan şey dünyalı yöneticilerin aldığı kararlardır. Onların alacağı kararların yönü etkilenirse, dünya istenilen hedefe doğru yönlenir. Günümüzde bile pek çok yöneticinin bu tür şeylere başvurduğunu düşünüyorum. Ancak günümüzde eskisi kadar yönlendirme ihtiyacı kalmış olmayabilir. Artık dünya kaos düzenine doğru yönlenmiş durumda. Sanırım geri planda, bu ve buna benzer planlar işlemeye devam etmektedir. Belki de benim hiç bilmediğim başka yöntemler de olabilir.

Pek çok insanın aklına “neden bizi doğru, adil bir düzen içine yönlendirmediler” diye gelebilir? Bunun nedeni tekâmül sistemimizde gizlidir. Bizler dünya sisteminde en zor olan kötülüğü deneyimleme sürecini yaşıyoruz. Onun için bizi refaha ya da ideal yönetimlere doğru değil de adaletsizliğe doğru yönlendirdiler. İyi sistemleri başka bir boyutta deneyimleyeceğiz. Şimdi insanlığın maksimum dayanma sürecine kadar, kötülük ve adaletsizlik yaşanacak. Bu süreç ancak kıyamet ile sona erecek.

Seyfullah Demir

Please follow and like us:
error