Mücahit Özdoğan’ın https://soyut0.blogspot.com/2018/04/kurandan-gelecege-baks-ya-yeni-kutsal.html?m=1 linkindeki sorgulamasıyla başlamanızı öneririm. Çoğu konuda onunla özdeş düşünüyorum.
Kur’an ‘son kitap’ olmanın ağırlığını artık taşıyamıyor.” Diyerek şu paragrafı ekliyor.
Robotlar, yapay zekâ, bilinç taşınması, yeni insanlık, uzayda yaşam, uzayda koloni, küreselleşme, bilgi akışı, nesnelerin interneti, nörolink ve daha fazlası… İnsanlık artık bambaşka bir evreye doğru gidiyor. Yeni bilimsel gelişmelerin Kur’an’ı daha fazla geri plana itme ihtimalinin güçlü olması ve Kur’an’ın ‘son kitap’ olması üst üste konduğunda kıyametin çok yakın olduğu sonucunu çıkarıyorum. Hatta bana sorarsanız Sanayi Devrimi ve sonrasını düşündüğümüzde, insanlık Sanayi Devrimi’nden sonrasını görmemeliydi.
Kendisine bu konuda sonuna kadar katılıyorum. Eğer Kuran sonsuz bir gücün eseri ise her dönem bize hitap etmesi gerekiyordu. Oysa bazı ayetlere baktığımız da peygambere özel torpil ve onun egolarını tatmin için olduğunu düşündürüyor. Örneğin Ahzap 53 “Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O’nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah’a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır.” Ayeti bana hiç de sonsuz güce sahip birinin söylemi gibi görünmüyor. Burada hanımlarını kıskanan ve fazla misafir sevmeyen birinin Allah’a söylettiği şeyleri görüyorum. “Allah gerçeği söylemekten utanmaz” cümlesi epey ipucu içeriyor. Peygamber kendi taleplerini Allah’a söyletirken durumu daha inandırıcı yapmak istemiş sanırım. Ayette Allah konuşurken birden peygamber (ya da üçüncü tekil kişi) araya girip Allah’ın yalan söylemeyeceğini söylüyor. Oysa “Ben yalan söylemem” demesi gerekirdi. Sonsuz bir gücün kitabında böyle bir söylem olamaz. Eğer peygamberine torpil yapmak isteseydi insanların kalplerine bu duyguları yerleştirirdi. Daha kolayı Nebisinin duygularını değiştirmek olmaz mıydı? Böylece adam kıskançlık cenderesinden de kurtulmuş olurdu.
Yanlış anlamanızı istemem. Ben Kuran’ın (en azından bir kısmının) kutsal mekanların işi olduğuna inanan biriyim. Fakat içinde peygamberin arzu ve istekleri de bulunur. Fakat bu istekleri Allah’a rağmen Kuran’a girdi sanmayın. Allah, onların da Kuran’da olmasına izin vermiştir. Ben şöyle ayrım yapıyorum. Ayet kısa ve sembolik ise Kutsal mekanlardan, uzun ve detay içeriyorsa peygamberdendir, diye düşünüyorum. Yazılarımda Kuran’ın iki amacının olduğunu yazmaktayım. Bu amaçlardan biri mevcut dini oluşturmak, diğeri kıyamette insanlığa rehber olmak. İlk amacını peygamber vasıtasıyla gerçekleştirdi. İkincisine yeni yeni başladı.
Yukardaki ayete başka bir çerçeveden daha bakalım. Diyelim ki Allah o günün şartlarını düzenleyerek bize evrensel bir mesaj oluşturmak istemiş. O zaman ayetteki mesajı kişilere bakmaksınız evrensel kural olarak almalıyız. Milletin evine olur olmaz girmek her ne kadar evrensel bir kural değilse de evrensel kabul edelim. Fakat arkadaşlarımızın eşleriyle daha da ilerisi bütün diğer kadınlarla perde arkasından görüşmemizin istenmesi ancak sapık bir düşüncenin ürünü olabilir. Bu kadın erkek herkesi zan altında bırakmaktır. Kadın ve erkeklerin sadece seksi düşündükleri ve hiçbir fırsatı kaçırmayacakları anlamına gelir. Hani birileri “kalpleri kayabilir” diye itiraz edecektir ama haddini aşan bir düşüncedir. Buradaki amaç zinayı engellemek ise, askeri tedbirlerle zina engellenemez. Nitekim hiçbir dönemde zinanın önüne geçilememiştir. Hapishaneler de bile zina vardır. Bu insanın doğasıdır. Yaratılışında vardır. Üstelik annelik, babalık dolayısıyla çoğalma gibi önemli bir duygu bu eyleme bağlanmışken… Yani burada, yola radar koyup hızlı gideni cezalandırmak gibi bir durum var. Devletin insanlara tuzak kurması doğal değildir. Tuzak kurma yerine belli bir hızı geçmeyen araç ürettirmesi gerekmez mi? Aynı şekilde Allah da kullarına tuzak kuruyor. Oysa eşinden başkasıyla sevişemeyen bireyler yaratabilirdi. Hemen birileri “sınav nerede kaldı” diyecektir. Yani insanlara tuzak kurup, uymayanları ateşte yakmanın nasıl bir uygulama olduğunu lütfen anlamaya çalışın.
Size soruyorum… içinizdeki duygulara uyup zina yaptınız. Zina yapmak güzel ve haz veren bir şey olmasaydı zaten yapmazdınız. Demek ki bu hisleri size Allah verdi. Sizin o işten zevk almanızı istiyor. Hem de dünyadaki en üst seviye hazlardan biri… Sonra da sizin bu zevki yaşamanızı kısıtlıyor. Kadınlarda bir kişiye erkeklerde 4 kişiye kadar daraltıyor. Bunun neresi adil, insana uygun? İnsanın tabiatı serbest seks yapmaya uygun. Özellikle erkekler çok eşlilikten yana. Zaten hiçbir din bu durumu engelleyememiş. Fırsatını bulan herkes bu işi yapıyor. Elbette namuslu insanlar var. Herkesi töhmet altında bırakmak doğru değil ama zinanın dünyadan silinmediği aşikâr bir gerçektir.
Peki sonsuz güce sahip bir tanrının kimin, kiminle yatıp kimden çocuk yapacağı ile neden ilgilensin. Yarattığı evrende biz, bir toz zerresi bile olamayız. Eğer evrendeki her şeyden sorumluysa onun, o kadar işi olmalı ki kafasını kaldıracak vakti olamaz. Aynı anda 100 milyar x 200 milyar kadar güneş sistemini kumanda etmek zorunda. Her zerrenin o anda ne yaptığı ve ne yapacağıyla ilgilenmeli, örneğin, o anda milyarlarca yıldızın çarpışmasını organize etmeli… Yani size ayıracak zamanı olmamalı. Ha! Bunlar doğa kanunudur kendiliğinden olup gider diyorsanız zaten tanrıya ihtiyaç kalmaz. Her şey doğanın kanunu olarak sürüp gider. Sizde bugün var, yarın yoksunuz… O zaman tanrıya tek yerde ihtiyaç kalır. İlk başlangıca Tanrıyı koymanız gerekebilir. Oysa ilk yaratılış, cevabı verilemeyen bir sorudur. Henüz bu konuda bir yorum oluşturabilecek verilere ulaşamadık. Gelecekte bir gün cevap verebilecek duruma ulaşacağımızı düşünüyorum. Ama şunu belirteyim ki bu belirsizlik tanrının varlığının ispatı olamaz. Çünkü bir şeyi bilmiyoruz diye tanrı oluşmaz. Bilmiyorsak başka bir durum olmaz. Bilmiyoruzdur… Bizim oraya tanrıyı koymamızın tek sebebi inançlarımızdır. Fakat şunu unutmayın inançlarımız doğruyu oluşturmaz. Tarih boyunca bütün bilinmezlere Tanrıyı yerleştirdik. Bilim geliştikçe, bilinmezler aydınlandıkça tanrı giderek işlevini yitirdi. Benim anladığım kadarıyla günümüzde en büyük delil olarak “Büyük Patlama nasıl oldu?” sunulmaktadır. Oysa bu durum sadece bir zaman meselesidir. O da açıklandığında bakalım tanrı nereye konuşlandırılacak. Ha! Bu yazdıklarımın inançlılarla hiçbir ilişkisi yok. Onlar her dönem tanrıya inanmaya devam edecektir. Çünkü onların kalpleri mühürlüdür, başkasını düşünemezler.
Başka bir bakış açısı ile bakalım. Geçenlerde bir yazı okudum “İsviçre laboratuvarlarındaki bilim insanlarının yaptığı bir çalışmada, robotlar öncelikle diskler aramak için programlandı ve sonrasında belirlenen bölgeye yollandılar. Başarılı olan robotlar tutulurken, diğerleri elden çıkarılacaktı. Bu robotlara ayrıca diğer robotları kurtarabilmeleri için disklerini paylaşabilecekleri de söylendi. Robotların ortalama olarak disklerini paylaşmayı, dolayısıyla diğer robotları hayatta tutmayı seçtikleri gözlemlendi.
Bana göre çok yaratıcı bir deney. Farkındaysanız robotların yaşam gayesi disk toplamak. Bizdeki çocuk yapıp çoğalmayla özdeşleşebilir. Başka robotlarla diskleri paylaşmaları ise insanlık yönümüz. Fakat insandan daha insancıldırlar. Çünkü bizde pek çok kişi diskini paylaşmazdı.
Robotların disk toplamasının kendilerine ne faydası oldu. Aslında hiçbir faydası olmadı. Ama kendi açılarından, yaşam gayelerini gerçekleştirdiler.
Onları programlayanlar için bu disk toplamanın ne faydası var? Gözlem yapmak. O teknolojiyi tanıyıp daha iyi robot programlayabilmek.
Bu durum bizim de tıpkı o robotlar gibi olabileceğimizi düşündürüyor. Acaba bizde bir deneyin ürünleri miyiz?
Farkındaysanız tanrı kavramını eleştirirken kutsal mekanlar diye bir şeyden bahsettim. Bazıları “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyecektir. Durumu şöyle anlatmaya çalışayım. Ben dinlerde bahsedilen sınırsız güçlere sahip, her şeyin yaratıcısı bir güce itiraz ediyorum. Öyle bir güç olsaydı insan denen bu aciz varlık olamazdı. Çünkü öyle bir güç, insanı yaratmaya ihtiyaç hissetmezdi. Eğer herhangi bir güç bizi yaratmışsa ya egodan ya da bir ihtiyaçtan demektir. Her iki durumda da gücün sınırları var demektir. Kuran “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım“ (Zariyat 56) demektedir. Böyle bir düşünceyi nasıl eğip bükerseniz bükün, ne kadar tevil ederseniz edin, baştan sona ego kokar. Eğer tanrı sınırsız bir güce sahip olsaydı asla bir eksiği ya da tanınma isteği oluşmazdı. Ayet her ne kadar ego kokuyorsa da ben egoyu değil, ihtiyaç sebebiyle bu süreçlerin yaşandığını düşünüyorum. Bunu da “Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık” (Enbiya 16-17) ayetine bağlıyorum. Eğer bir konu eğlence amaçlı değilse, ihtiyaç amaçlıdır. Yaradan’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoksa, otomatikman bundan bizi eğlence olsun diye, laf olsun diye yarattığı anlamı çıkar. Ayet eğlenceye itiraz ettiğine göre asıl amaç ihtiyaçtır.
Yazılarımda kutsal mekanları ve neye ihtiyaçlarının olduğunu yazıyorum. Bloktan okumanızı öneririm. Hatta bu ihtiyacın büyüklüğü sebebiyle “tek tür” olmadığımızı iddia etmekteyim. Yani biz Âdemoğlu olarak okyanusta bir damla bile değiliz. Tıpkı evrende bir zerre olamayışımız gibi… Evrende bir büyüklük oluşturamamamıza rağmen yine de ihmal edilemeyecek kadar önemliyiz.
Yukarı da “bir deneyin ürünleri miyiz?” diye sordum. Aslında ona benzer bir durum yaşıyoruz. Ben daha çok, ürün hasadına benzetiyorum. Dünya denen tarlaya ekilen bilinçler geliştirilip büyütülüyor. Zamanı geldiğinde ürün toplanıyor. İşte işin püf noktası burası. Yazısından bir paragraf aldığım Mücahit Özdoğan’ın bir tespitine gelmek istiyorum. “Kuran’ın “son kitap” olması üst üste konduğunda, kıyametin çok yakın olduğu sonucunu çıkarıyorum” diyor.
Mücahit Özdoğan farklı bir bakış açısıyla kıyamete ulaşırken ben bilinç yönünden bakarak kıyametin yakın olması gerektiğini sonucuna ulaşıyorum. Yazılarımdan, Flynn etkisi denen bir olguyu okursanız insanlığı sürekli bilinç geliştirdiğini anlarsınız. İnsanlık her 10 yılda bir, 3 puanlık bir zekâ artışına uğruyor. Bu durum artarak ilerliyor. Tıpkı evrenin genişlemesi gibi gittikçe hızı artarak gerçekleşiyor. Bu demektir ki bilinç bir gün, içinde bulunduğu bu kalıpları yıkmak isteyecektir. Hızla bedenimiz, bilincimizin isteklerine cevap veremeyecek duruma doğru gidiyor. Bilinç hızla gelişirken bedenimizde hiçbir değişiklik olmuyor. Oysa bilinç sınır tanımayan bir yapıya sahiptir. İşte zamanı geldiğinde bilinçler bedeni terk edebilecektir. Bu sürece kıyamet diyorum. Her ne kadar kıyameti felaketle özdeşleştirseler de aslında kıyamet uyanmaktır. Bu uyanmayı Kuran “‘Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.’ der.” (Kâf 22) şeklinde tanımlar. Kuran bu sözü kıyameti yaşamış birine hitaben söylediği için kıyamet sonrası uyanma olduğunu anlayabiliyoruz. Bizler kıyameti yaşamadığımız için gözümüzdeki gaflet perdesi henüz kalkmadı. O perde kıyamette kalkacak ve bizler gerçeği bileceğiz.
Birileri bir tarih bekliyordur ama ne yazık ki kıyametin saati gizlidir. Onun için söylenecek her tarih atmasyon olacaktır. Ben sadece “yakın” diyorum ama yakınlığın ölçüsünü de bilmiyorum. Çünkü bakış açısına göre yakınlık değişir. Bir yılda, on yılda, yüz yılda, bin yılda duruma göre yakındır.
Seyfullah Demir

The following two tabs change content below.
Dünya denilen gezegende, resimde görülen beden içine sıkışmış bir varlık... Uyanmak için teskere bekleyen bir nefer... Tekamül denilen yolun ta! en başında olan bir yolcu... Kısacası HİÇ denecek kadar bile gelişememiş gariban... Ama yine de bu yola çıkmış olmaktan mutluluk duyan bir bilincim...

Latest posts by Seyfullah Demir (see all)